
Özgürlük Kuşağı Rojava - 3. Bölüm
Rojava Devrimi için takvim yaprakları 19 Temmuz 2012’yi gösterse de Rojavalılar, devrimin temellerinin 29 Temmuz 1979’da Kürt Halk Önderi Öcalan’ın Rojava’ya geçişiyle atıldığını dile getiriyor. Yaklaşık 20 yıl boyunca Rojava ve Suriye’de “iğne ucuyla kuyu kazarcasına” emek veren Öcalan’ın burada yarattığı miras, Rojava Devrimi’nin gerçekleşmesiyle taçlanacaktı. Devrim öncesi kendilerini Kürdistan’ın diğer parçalarındaki özgürlük mücadelelerinin “yardımcı gücü” olarak gördüklerini söyleyen Kobanê Kantonu Öz Savunma Konseyi Başkanı Hesen, “O, devamlı 5 yıl, 10 yıl sonrası üzerine konuşuyordu” dediği Öcalan’ın verdiği emeğin ürünü olarak bu devrimin gerçekleştiğini ifade etti.
Rojavalılar arasında Rojava Devrimi’nin “resmi olmayan” başlangıç tarihi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 29 Temmuz 1979 yılında Riha’dan Kobanê’ye geçişi olarak kabul ediliyor. Öcalan’ın Kobanê’ye gelişiyle Rojava’nın adeta bir akademiye dönüştüğünü belirten Rojavalılar, bu akademiden mezun olan yüzlerce Rojava gencinin özgürlük devrimine atıldığını dile getiriyor.
‘Rojava’da bir uyanış başladı’
Öcalan’ın Rojava’ya geçişi ile birlikte o güne kadar pek de siyasi hesaplara katılmayan Rojava’da halkın uyanışı başlıyor. Öcalan’ın Şam’da bulunduğu dönem defalarca kendisiyle görüşen Kobanê Kantonu Öz Savunma Konseyi Başkanı İsmet Şêx Hesen, Öcalan’ın Rojava'ya geçişinin Kürdistan'ın dört parçasını etkilediğini ancak en büyük etkiyi Rojava halkı üzerinde yaptığını belirtiyor ve şunları dile getiriyor: “O döneme kadar Kürdistan'ın genelinde ciddi bir öncülük, önderlik eksikliği vardı. Belki bazıları sağda solda, yemek masalarında, dar sohbetlerde Kürtlükten bahsediyordu ama siyaseten ve örgütlü olarak bir çalışma yoktu. Ama Önderliğin buraya gelişi ile bir uyanış başladı. Mesela onun söyledikleri doğru mu, değil mi diye sorgulayanlardan biri de benim.”
Rojava aydınlanma akademisine dönüştürüldü
Öcalan Rojava’ya geçtikten sonra öncelikli olarak eğitim çalışmalarına ağırlık verdi. Onun bulunduğu alanda eğitimden geçen birçok kişi daha sonraki yıllarda özgürlük mücadelesine katılacaklardı. O dönem Öcalan’ın bulunduğu Rojava ve Bakaa Vadisi, genellikle “Önderlik sahası” olarak tanımlandı ve Kürdistan’ın diğer parçaları ile Avrupa’dan birçok genç buraya akın etti. Onun eğitiminden geçen birçok kişinin “özgürlük mücadelesinin militanı” olduğunu kaydeden Hesen, “Birçok insan her şeyden elini çekerek devrime katıldı. Ailesi, çocukları ve her konuda çekinceleri olan insanlar o eğitimlerden geçtikten sonra bu çekinceleri ortadan kalkıyordu. Mesela çocuk sahibi olan birçok kişi hakikati gördükten sonra devrime katıldı” dedi.
Hesen, Öcalan’ın kadın özgürlüğüne verdiği önemi de, “Önderlik burada olduğu zamanlar kadına ve kadın özgürlüğüne çok önem veriyordu. Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez diyordu. Bizler ancak şimdi görüyoruz, bunu. Kürt kadınının Rojava Devrimi'nde nasıl dünyada ses getirdiğini gördük” sözleriyle değerlendiriyor.
En fakir halktan en zengin halka
Rojava Devrimi'ni o gün yapılan çalışmalara borçlu olduklarını söyleyen Hesen, Öcalan’ın Rojava’daki çalışmaları sayesinde bir aydınlanmanın da başladığını dile getiriyor. Hesen, bu durumu şu sözlerle anlatıyor: “Eskiden bakıldığında hem Kürdistan'ın diğer parçaları hem de Ortadoğu'da en fakir halk Rojava halkıydı. Ama bugün baktığımızda felsefi ve ideolojik olarak en zengin halklardan biri Rojava halkıdır. Bu da Önderliğin ve Özgürlük Hareketi'nin ürünü olarak ortaya çıkıyor ve etkisini gösteriyor. Eğer Önderliğin emeği ve buradaki çalışması olmasaydı bu önemi ve devrimi de kaybedecektik. Nasıl ki Şêx Seîd, Qazi Muhammed, Seyîd Rıza devrimleri kırıldıysa bu devrim de kırılıp gidecekti. Eskiden Rojava'nın Rojhilat'tan, Bakûr'dan haberi yoktu. Onların da Rojava'dan haberleri yoktu. Ama bu devrimde öyle olmadı. Bu da burada verilen emeğin bir ürünüydü.”
‘Kendimizi diğer parçaların yardımcı gücü olarak görüyorduk’
O zaman Rojava’da bir devrimin olacağına inançlarının olmadığını söyleyen Hesen, devrimi Kuzey ya da Kürdistan’ın diğer parçalarından beklediklerini ifade ediyor. Rojava olarak kendilerini diğer parçalarda olacak devrimlere “yardımcı güç” olarak gördüklerini söyleyen Hesen, şöyle devam ediyor: “Şam'da ve diğer yerlerde Önderlik ile kaldığım zaman; o devamlı 5 yıl, 10 yıl sonrası üzerine konuşuyordu. Örneğin Sovyetler üzerine konuştuğu zaman birçok kişi ‘Yahu Sovyetler de yıkılır mı?’ diyerek inanmıyordu. Rojava üzerine konuştuğu zaman da birçoğumuzda o inanç yoktu ilk başlarda. Bizler Kuzey, Güney, Doğu Kürdistan halkının bir şeyler elde edeceğini düşünüyor, kendimizi de onlara yardımcı olarak görüyorduk. Kendimize inancımız yoktu.”
Öcalan’ın şimdi zindanda olmasına rağmen “kendilerine önderlik yaptığını” belirten Hesen, son olarak şunları dile getiriyor: “Belki dünyanın tamamı onu çok iyi tanıdı ama hala birçok Kürt onu tanıyamadı. Eğer tanımış olsaydık bugün çok farklı olabilirdi. Eğer bugün farklı yerde durup da bazı kazanımlar elde etmiş olan bir takım Kürtler varsa, onların kazanımı da Önderlik sayesindedir.”
Yaklaşık 20 yıl boyunca Rojava ve Suriye’de kalan Öcalan, kendi deyimiyle “iğne ile kuyu kazarcasına” yürüttüğü çalışmalar neticesinde toplumsal bir uyanışı yarattığı gibi, Kürt inkarını ve Kürdistan’ın işgalini süreklileştirmek isteyen güçlerin de tepkisi toplamıştı. 1995 yılında Şam’da Öcalan’a düzenlenen çok boyutlu suikast girişimi başarısız olunca 1998 yılında bu kez uluslararası Gladyo’nun denetimindeki Türk ordusu, Hatay sınırında Suriye’ye savaş notasını okuyordu. Bunun üzerine halkların zarar görmemesi için Suriye’den çıkan Öcalan’ın burada bıraktığı miras yıllar sonra ete kemiğe bürünecekti. 2011’de Suriye için artık sonradan iç savaşa evrilecek bir devrim kapıdaydı.
Artık çanlar Suriye için çalıyordu
BAAS'ın Suriye'de yaşayan diğer oluşumlara karşı yürüttüğü "Benim olan zaten benimdir, senin olan da ikimizindir" politikası ve halkları sıkıştırdığı cenderenin acısı artık çekilmez olmuştu. Daha önce başvurulan isyanların kanlı bir şekilde bastırılmasının yarattığı korkuyu; Batı'nın Sünnilere desteği ve Tunus'ta işportacı Muhammed Bouazizi’nin kendisini yakması sonrası başlayan isyanlar sonucu Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali'nin devrilmesiyle başlayan "Arap Baharı" biraz dağıtmıştı. Bu isyanın sırasıyla Mısır ve Libya'yı sarmasıyla artık çanlar Suriye için de çalıyordu.
"Devrimleri Yazmak" adlı kitabında Arap ayaklanmalarının sesini duyuran Khawla Dunia, Suriye'deki durumu "Suriye bir sessizlik hükümdarlığıydı" sözleriyle özetliyordu. Bu sessizlik, 2011 yılının hemen başında -Ocak ayında- yavaş yavaş bozuluyordu. Mezhepçilik temelinde başlayan ve başta Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi bölgesel güçlerle Batı'nın körüklediği iç savaş 15 Mart'ta başladı.
‘Halk rejimi devirmek istiyor’
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Ocak ayında Wall Street Journal’a verdiği röportajda isyanların Suriye'ye sıçramayacağını söylerken; içerideki durum ise "resmi söylemin" aksini gösteriyordu. Ocak ayında Hesekê'de Hasan Ali Akleh, rejimi protesto etmek amacıyla kendisini yaktı ve Şam’da polisin bir esnafı dövmesinin ardından 1500 kişi, “Suriye halkı aşağılanamaz” sloganıyla sokağa çıktı. Daha önce Mısır ve Yemen'de duyulan "Eş-Şa’ab yürîd iskât en-Nizâm!" (Halk rejimi devirmek istiyor) sloganı bu kez Suriye'nin Deraa kentinde duyulmaya başlandı. Bu sloganı duvara yazan 15 öğrenciye rejim güçleri tarafından işkence edilmesi üzerine 15 Mart Cuma günü halkın öfkesi Deraa'dan başlayarak Suriye'nin Hama, Humus, Lazikiye, Qamişlo ve Deyr ez-Zor gibi kentlerine yayıldı. Ardından “Cuma öfkesi” sürekli eylemlere dönüştü.
‘Dış mihrakların işi’
İsyanı "dış mihrakların işi" olarak tanımlayan Esad, yine de o güne kadar 100'ü aşkın kişinin yaşamını yitirdiği protestoların önünü almak için zorunlu askerliğin süresini azalttı, maaşları yükseltti, siyasi tutsakları serbest bıraktı ve o güne kadar kimlik dahi verilmeyen Kürtlere yurttaşlık gibi hakları tanımak zorunda kaldı. Esad yönetimi bir yandan bunu yaparken bir yandan da yapılan gösteri ve yürüyüşlere çok sert bir şekilde saldırmayı da ihmal etmiyordu. Nisan ayındaki bir eylemde tutuklanan ve bir ay boyunca ağır işkencelerin yapıldığı 13 yaşındaki Hamza el Hatip’in parçalanmış cesedi üzerinde yanıklar ve üç kurşun deliği bulunan cansız bedeni, 25 Mayıs tarihinde ailesine teslim edildi. Hatip'in fotoğraflarının sosyal medyada yayımlanması üzerine bir öfke patlaması yaşandı ve Hatip ayaklanmanın sembollerinden biri haline geldi.
Antalya’da Suriye Muhalefeti toplantısı
Haziran’a gelindiğinde mücadelenin silahlı kanadı toparlanmaya başladı. 2 Haziran tarihinde Antalya’da buluşan Suriyeli 300 muhalif “Suriye’de Değişim Konferansı” gerçekleştirdi. Konferans sonucunda 31 kişiden oluşan bir komite kuruldu. Konferansa Arap aşiretleri, Îxvan-ı Müslim (Müslüman Kardeşler), bazı Kürtler, bazı Arap Aleviler, Türkmenler, Dürziler, Hıristiyanlar, Süryaniler, aydınlar, kimi sivil toplum örgütleri, önde gelen kanaat önderleri, Şam Deklarasyonu liderleri, Avrupa’daki Suriyeliler, ABD’deki Suriyeliler, Ortadoğu’daki Suriyeliler, Türkiye’deki Suriyeliler katıldı. Temmuz’da ise Riyad el-Esad liderliğinde, Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kurulduğu açıklandı. 11 Ekim’de ÖSO'nun siyasi kanadı Suriye Ulusal Konseyi (SUK) kuruldu.
Muhalefet cihatçıları ülkeye davet etti
2012 yılında El Kaide lideri Eymen el-Zevahiri'nin yayımladığı bir video ile "Müslümanları” Suriye'de cihada çağırması üzerine ülkede terör saldırıları düzenlenmeye başlandı. Ocak ayında ise El Kaide'nin Suriye kolu olarak El Nusra Cephesi’nin kuruluşu ilan edildi. El Nusra çetelerinin ülkede güçlenmeye başlaması ve Suriye Muhalefeti'nin parçalı olması (buna Suriye Muhalefeti içerisindeki devrimci-sosyalist ve demokrat kesimlerin tasfiyesini de eklemek gerekir) sonrası ülkede yaşayan Kürtler, Dürziler, gayrimüslimler ve Alevilere yönelik toplu katliamlar başladı. O güne kadar El Kaide bağlantılı grupları "cihatçı kardeşlerimiz" diyerek ülkeye davet eden Suriye muhalefeti, (Bunda Suriye muhalefetine ev sahipliği yapan ve onları yönlendiren Türkiye'nin rolünü de unutmamak gerekir) tarihinin en büyük hatasını yaptığını sonraki yıllarda görecekti.
12 Nisan 2012'de Birleşmiş Milletler'in (BM) ülkede sürdürdüğü "barış görüşmeleri"nin başarısız olduğu açıklandıktan sonra 13 Haziran'da da ülkedeki durum aynı BM tarafından "iç savaş" olarak tanımlandı. Tabii Suriye'de kan oluk oluk akmaya devam ediyordu.
Kobanê özgürlük bayrağını dalgalandırdı
Takvimler 19 Haziran'ı bulduğunda o güne kadar üzerlerindeki BAAS zulmünü tecrübe edinen Kürtler; Suriye muhalefetinin de "Kürt" kelimesini dahi ağzına almamasından dolayı onlardan bağımsız hareket etmeye başladı. Ezaz, Minbic ve Cerablus gibi kentlere muhalefetin bir bir el koyması üzerine Kobanê’de ise Rojava Demokratik Hareketi (TEV-DEM) öncülüğünde yönetime el konuldu. Hem Esad yönetimini hem de Türkiye ile Batı'nın desteğini alan Suriye Muhalefeti'nin uzlaşmaz karşıtlık temelindeki kibrini eleştiren Kürtler, Kobanê'den başlayarak sırasıyla Dêrik, Amûdê, Efrîn ve diğer Rojava kentlerinde yönetime el koydu. Rojava'daki Kürtlerin yüzde 90'ına yakınını temsil eden TEV-DEM (PYD de onun bir bileşeni), kendisini Suriye krizinde "üçüncü yol" ya da "üçüncü çizgi" olarak tanımladı ve ona göre bir örgütlenmeye gitti. KDP'ye ve Türkiye'ye yakınlığıyla bilinen -karşılıkları, hacimleri küçük ama gürültüleri çok- birkaç partinin kurduğu Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi (ENKS) de Kürtlerin adını anmayan ve Kürtlere "her şey devrimden sonra" diyen Suriye Muhalefeti içerisinde kalmaya devam etti. Kürtlerin Rojava'da yaşayan Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen, Çeçen ve diğer oluşumlarla ilan ettiği Demokratik Özerklik sayesinde Rojava, uzun süre Suriye'nin en istikrarlı bölgesi oldu. Ancak Rojava'ya saldırılar da hiçbir zaman durmadı. Kimi yerlerde rejim saldırırken, kimi yerlerde Suriye muhalefeti gerçekleştirdiği saldırılarla iktidarı ele geçirdiklerinde Kürtlere yönelik yaklaşımları hakkında mesajlarını vermekten geri durmuyordu. El Kaide bağlantılı çeteci grupların saldırısı da artık rutine binmişti.
Suriye’de yaşanan kamplaşma sonrası kendilerini üçüncü çizgi olarak tanımlayan TEV-DEM, Suriye üzerinde çatışan iki gücün de Kürtlerin varlığını inkar ettiğini dile getiriyordu. Söz konusu durumu “Dünyada savaşlar, krizler başlayınca genelde iki çizgi ortaya çıkar” belirlemesinde bulunan Kobanê Kantonu TEV-DEM Eşbaşkanı Ehmed Şêxo: TEV-DEM olarak kendilerinin de bazı okumalarının olduğunu belirterek, Suriye’nin durumunun Libya, Tunus ve Mısır'dan farklı olduğunu ve savaşın uzun süreceğini bildiklerini söyledi. Şêxo kendilerini 3’üncü çizgi olarak tanımlamalarının nedeni şu sözlerle açıklıyor: “Bir tarafta yıllar yılı bizim üzerimizde her türlü baskı politikası uygulayan rejim dururken; diğer tarafta da birçok yönüyle bizi endişelendiren bir muhalefet kurulmuştu. İçlerinde radikal grupların olması, Baas zihniyetini taşıyan kimi çevrelerin olması bizi endişelendiriyordu. Bir diğer endişe de Türkiye'nin hemen onları sıcak bir şekilde karşılaması ve onlara yer vermesiydi. Bilindiği gibi Türk devleti Kürtlerin her türlü kazanımına karşı çıkıyor. Bundan dolayı üçüncü yola mecburduk. Bu iki gücün ateşine odun olmamak için bu yolu seçtik.”
Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu içerisinde şu güçler yer alıyordu:
*Suriye Ulusal Konseyi
*Müslüman Kardeşler
*Şam Deklerasyonu
*Suriye Yerel Koordinasyon Komiteleri
*Suriye Yüksek Devrim Konseyi
*Özgür Suriye Ordusu
*Seküler ve Demokratik Suriyeliler Koalisyonu
*Suriye Devrim Genel Komisyonu
*Bu grupların yayında da onlarca irili ufaklı grup ve aşiret direniş grupları ortaya çıkacaktır.
İslamcı gruplar arasında da şunlar yer alıyordu:
*El-Nusra Cephesi
*Fetah el-İslam
*Ahrar el-Şam
*Şükür el-İslam
*Daha sonra da DAİŞ çeteleri ülkeye giriş yapacaktır.
Hiçbir koalisyonun içinde yer almayan ve kendi başlarına hareket eden bazı oluşumlar da şunlar:
*Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi
*Suriye Türkmen Ordusu
*Liwaa Al-Umma
*Suriye Kurtuluş Ordusu
Hakimiyet sınırları çizildi
Yıl sonuna doğru Esad rejimi büyük oranda ülkenin güneybatısına çekilmiş, Kürtler Rojava bölgesi ile Halep'in Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde yer alıyor, diğer yerlerde ise Suriye Muhalefeti bulunuyordu. Kasım ayında Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu (SMDK) muhalefetin yeni çatı yapılanması oldu. Muhalefetin siyasi örgütlenmeleri hep yurtdışında kaldı bu da hiçbir zaman sözünü askeri güce ve halka geçirememesine neden oldu. Yıl sonuna gelindiğinde Suriye’de en az 60 bin kişi hayatını kaybetmişti.
‘İkinci Lozan’ı kabul etmeyeceğiz’
Irak İslam Devlet adıyla kurulan ve adını daha sonra İslam Devleti olarak değiştirecek olan DAİŞ güçlü bir şekilde 2013 yılında ülkeye giriş yaptı. El Kaide'nin Irak kolu olarak kurulan DAİŞ'in bu hamlesi ve El Nusra ile çatışması El Kaide'nin pek de hoşuna gitmedi. DAİŞ çetesi daha sonra El Kaide'den ayrılacak ve Musul'u ele geçirdikten sonra da halifelik ilan edecekti. Rejimin kullandığı varil bombaları ve muhalifler ile El Kaide bağlantılı çetelerin başvurduğu vahşi yöntemlerle geçen 2014 yılının sonunda yaşamını yitirenlerin sayısı 100 binlerle ifade ediliyordu. Ve 2014 yılında artık bir kördüğüme dönüşmüş olan Suriye iç savaşını “sonlandırmak” için yapılan Kürtlerin davet edilmediği Cenevre görüşmelerinden de hiçbir sonuç alınmadı. Kürtlerin çağrılmaması büyük tepkiye neden olurken; Kürtler Cenevre görüşmeleri için “İkinci bir Lozan’ı asla kabul etmeyeceğiz ve alınan hiçbir karar da bizi bağlamaz” diyerek tepkilerini net bir şekilde ortaya koyarak gösterdi.
YARIN: Rojava için devrim vakti: 19 Temmuz
HAYRİ DEMİR/ERSİN ÇAKSU/DİHA/KOBANÊ