ABD İran’la anlaştı. Rojava Devrimi’nin 3 yılından sonra bölgedeki kuvvetler oranındaki büyük değişmelerin sonuçlarından birisidir bu anlaşma. Rojava Devrimi Türkiye’nin bölgede güç merkezi olma amacına ağır bir darbe indirdi. Bunun anlamı şudur: Türkiye İran’la giriştiği rekabet mücadelesini en azından şimdilik kaybetti. DAİŞ’le ittifak, Türkiye’ye pahalıya mal oldu. Küresel güçler “Sünni cephesine” güç vererek bölgeye egemen olamayacaklarını anladılar. “Şii cephesiyle” uzlaşma yoluna gittiler.
Ama henüz hiçbir şey yerli yerine oturmadı. Savaş sürüyor.
Bugün İran’la uzlaşan ABD yarın Suudilerle yeni bir anlaşmaya varabilir. ABD’ye tavizler veren İran’ın Rusya ile Suriye meselesinde ittifaka girmesi kimseyi şaşırtmaz. Suriye’de DAİŞ’e karşı savaşan ABD, ansızın “rejimle” anlaşabilir; anlaşır anlaşmaz Türk ordusunu Lazkiye bataklığına da itekleyebilir.
İnisiyatifi elden kaçıran Erdoğan Türkiyesi, bu çok bilinmeyenli denklemde artık “edilgen” ve “kullanışlı“ bir güçten başka bir şey değildir. Rüzgar nereden eserse o istikamette fır fır dönüp duracaktır.
Sonuç şudur: Sovyetlere karşı jeostratejik önemini yitiren Türkiye, 1979 İran “devriminden” beri İran’a karşı elde ettiği jeostratejik konumunu da bu son anlaşmayla yitirmiş bulunuyor. Elbette ABD açısından her ülkenin bir “değeri” vardır, Türkiye’nin de böyle bir “değeri” her zaman olacak. Gelgelelim, Türkiye Sovyetlerin yıkılmasından bu yana, adım adım “değerini” yitirdi. Ve şimdi DAİŞ’le giriştiği oyunların sonunda, bu “değer” eksi yönde gelişme eğilimine girdi. Pentagon’da Türkiye “NATO’nun güvenilmez” üyesi olarak “değerlendiriliyor.”
Sonuçta, Irak gibi, sıradan bir alet olarak kullanılabilir ve dişi tırnağı sökülüp bir tarafa atılabilir.
Ama bu durum, PKK açısından “ortak vatan, demokratik cumhuriyet, demokratik ulus, demokratik özerklik, Ortadoğu Ortak Evi” hedefini tehdit eden bir durum. O nedenle PKK, bütün gücüyle Türkiye’yi içine girdiği açmazdan çıkartmaya çalışıyor. Bu başarılamazsa “Kürt ulus devleti” mukadder olacak ve bu “ulus devlet”, tıpkı diğer ulus devletler gibi küresel güçlerin paylaşım alanı olmaktan kurtulamayacak. Kurtuluş, “üçüncü yol”, yani “ne Amerika, ne Rusya, birleşik Ortadoğu Ortak Evi”… Devrimci değişiklikler temelinde, Kürdistan’ın her parçası, içinde olduğu ülkeleri birbiriyle bağladığı zaman, bu “Ortak Evin” içinde yan yana yaşayan Irak, İran, Suriye ve Türkiye, tüm Ortadoğu’yu bir barış bölgesine çevirecek…HDP’nin büyük seçim başarısı sayesinde Türkiye’de “devrimci değişim süreci” başlamış bulunuyor. Rojava Devrimi sayesinde de Suriye’yi iç savaş bataklığından çıkarmak, kantonal sistem temelinde birleştirmek mümkün olacak. Güney Kürdistan’da da AKP hegemonyasının zayıflamasıyla birlikte devrimci sürecin başlaması, artık an meselesi. İran’a gelince… Batıyla entegrasyon süreçleri geliştikçe, İran rejiminin Doğu Kürdistan’a karşı saldırgan tutumu muhtemelen zayıflayacak ve diğer üç parçadaki gelişmeler burada da devrimci değişimlere neden olacak.
Rojava Devriminin üçüncü yılında ufkumuzdaki “stratejik derinlik” tastamam böyledir.
Ve Türkiye’nin geleceği, artık “Amerika ve Rusya arasında dans ederek” değil, Kürdistan Özgürlük Hareketiyle stratejik bir ittifak kurmasına bağlıdır.
Elbette ne AKP ve ne de CHP, Kürdistan Özgürlük Hareketi’yle “devrim amaçlı” bir ilişki kurmayacak. “Devrimci değişimler” amacıyla kurulacak ittifakın özneleri Türkiye emekçi halklarıdır. Bu halklar yukarıda tasvir edilen perspektifi, kendi sınıf çıkarları, halkçı özlemleri, kültürel insani gelenekleri bakımından destekleyecek. Buradan devrime gidişin imkanlarını görebilecekler. Ama bu perspektif Türk kapitalistleri için de bir “imkan kapısı”dır. Onlar ufukta beliren “muazzam pazarı” yalanarak seyredecekler. AB yanlısı reformist sermaye ve onunla dayanışma halindeki “sosyal demokratlar” ise böyle bir perspektifin Avrupa Birliği ile Ortadoğu Ortak Evi arasındaki entegrasyon imkanına hayranlıkla bakacaklar.
Daha sonra “kozlarını paylaşmak” üzere, bütün bu güçler arasında Rojava Devrimi’yle dayanışma günümüzün gerçekliğidir. Erdoğan bu gerçekliğe karşı boşuna direniyor.