Son söylenmesi gerekeni ilk başta belirteyim ki, meselenin özü daha iyi anlaşılabilsin. Maraş Katliamı ile Maraşlı Kürtler yüzleşmeden, devlet yaptığı katliamı ile yüzleşmez/yüzleşemeyecektir. Bu yüzden belki de en önemli aşılması gereken gedik, yaşanan katliam ile doğru yüzleşmek olacaktır. Bu yüzleşme ise her yıl katliamın yaşandığı günlere yakın yapılan/yapılacak anma toplantıları, paneller ve yazılacak yazılarla da sağlanmayacaktır.

Devletin ve Maraş’taki Türklerin Maraş Katliamı gibi bir sorunu yoktur, bu durumda olmaz da. Olmaz, çünkü onlar için Maraş bir ‘kahramanlar’ şehridir. ‘Kahraman Maraş’ın böylesi bir ‘hadise’ ile gölgelenmesini de istemiyorlar, istemezler. Çünkü Türkiye’de bir çok kahramanlığın arkasında aslında böylesi kanlı bir gerçek vardır. Bunun da altını kısaca vurgulayıp geçelim. Fakat Türk olan ‘Kahraman Maraşlılar’ın yaptıkları katliam gibi bir sorunu olmasa da, Kürt olan Maraşlıların yaşadığı katliam gibi bir sorunu vardır. Bu anlamda sorun ile doğru yüzleşilmedikçe, bu sorun varlığını koruyacaktır. Böylelikle katliamı yaşayanlar ve yakınları ise bir ‘sır’ gibi sürekli saklanmaya devam edecektir.
Sözkonusu olan bu ‘sır’a gösterilen yaklaşım asimilasyonu, sürgünü ve direnişi beraberinde getiriyor/getirecektir. Bugün onbinlerce Maraşlının Avrupa’da yaşıyor olması, özünde bir sürgün, ötesinde bir asimilasyondur. Bilinçli geliştirilen bu sürgünün kökeni ise Maraş‘taki anti-Kürt politikalarına dayanıyor. Fakat bir çoğu „Olur mu canım, biz işçi olarak Avrupa’ya geldik, ne sürgünü? Nereden çıkarıyorsunuz? Olaya mutlaka siyaseti katmak sorunda mısınız?“ der. Ama ben de derim ki „Canımın içi, sürgün uzun vadeli bir politikadır. O yüzden gelişmelerin farkında değilsindir. Peki acaba neden Avrupa’da yaşayan İzmirli, Ankaralı, Edirneli veya Bursalı Türklerin sayısı Maraşlı Kürtlerinkinden çok daha azdır.“ Herhalde bizim topraklarımızın tek verimliliği ‘göç’ değildir. Bildiğim kadarıyla bağ, bahçeye ve ekime epey elverişle ve bereketli topraklardır. İstense onbinlerce insana iş çıkarabilecek verimliliktedir. Fakat ‘işsizlikten’ dem vurup geldik bugüne... Bu yüzden vardır elbette ‘Bir sırrı tüm bu yaşananların...’ Dolayısıyla bu türden kandırmacalar da artık miadını doldurdu ve yaşananlar ile doğru bir yüzleşme gerekiyor.
Bir de ilginç bir nokta daha var. Hala Maraşlılar arasında yaşanan şu yaygınca tartışmanın anlamsızlığına dikkat çekmek istiyorum. Katliam ile ilgili „Yok olur mu Kızılbaş-Alevisi olduğumuz için öldürüldük“ ya da „Yok Kürt olduğumuz için öldürüldük“, bir diğeri „Yok yok, komünist olduğumuz için öldürüldük“ diyor. Bana sorarsanız hiç biri de reddedilmeye gelmez. Hepsi de yapılan katliamın ‘gerekçe’leridir. Hepsi de doğrudur. Fakat bunların hiç biri de böylesi bir katliamı gerekli kılmayacak kadar aşikardır. Dolayısıyla en başta ve sonuçta İNSANDIK. Ve bu insanlara kıyan bir devletin paramiliter aygıtları vardı. Dara düştüğü zaman ıslık çalarcasına çağırabiliyor ve salıveriyordu; tıpkı Maraş’ta olduğu gibi... Öncesi darbeler ile sürekli dizayn ettiğini bu sefer Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milliyetçi, dinci, faşist bir güruh ile ‘Kahraman Maraş’ı dizayn ediyordu. Dolayısıyla Maraş’ı Kürtlerden temizleyerek, herkese ayar ve göz dağı veriyordu. Bu katliam Maraş’tan öteye ‘Doğu’dakilerine bir uyarı amacıyla yapıldığını daha doğru görebiliyoruz.
İlginçtir. Katliam öncesi, büyük ninemin katledildiği mahallede ve katliamın gerçekleştiği mahallelerde, Apocular örgütlenmeye başlamış... Dolayısıyla Apocular henüz mücadelelerinin başındayken, katliamın olması müthiş bir tesadüf değil mi? Onlar katliamdan ders çıkarıp, yüzleştiler. Bugün milyonları aşan örgütlülüklerinin ise yaşananlarla yüzleşebilen felsefelerine dayandığına yabancı değiliz. O yüzdendir ki, bugün katliamı yapanlar ile kıyasıya bir mücadele yürütüyorlar. Fakat katliamı dar sınıfsal kulvara çekip, „Maraş’ın kanı yerde kalmayacak” ve „an gelip faşistler halka hesap verecek” diye kimi sloganlarla (aslında demagoji demek gerek) yetinenler ise küçüldü, eridi ve bitti. Ne hesap aldılar, ne de hesap verdiler. Adını bile hatırlamıyor yeni kuşaklar... Keşke... Keşke olsalardı da, şimdi omuz omuza özgür bir gelecek için kavgaya girselerdi. Belki o zaman tarihin Maraş sayfası biraz daha farklı şekillenirdi.
Çünkü şu bilgileri çokça tekrarlar olduk. Yüzlerce insanımızı hunharca katleden katiller hakkında sırtlarını sıvazlayan ‘cezalar’ verildi. Dolayısıyla 12 Eylül sonrasında Maraş olayları hakkında açılan davalar ise tam bir hukuk skandalıydı. Katliamın faili olarak 804 kişi yargılanmış. Katliamda birinci dereceden rol oynayan 68 kişi ise hiç yakalanmamış. 379 kişi beraat etmiş. 1 ila 15 yıl arasında mahkumiyet cezası ile yargılanan 314 kişinin cezalarında önce 1/6 oranında indirim yapılmış, sonra hepsi mahkeme sürecinde salıverilmiş. 29 kişi hakkında verilen idam ve yedi kişi hakkında verilen müebbet hapis cezası Yargıtay tarafından bozulmuş. 1991’de çıkan Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle de katliam sorumlularının hepsi salıverildi. İşte devletin (şimdiye kadar) yüzleşmesi bu kadar...
Sonuçta, ne olursak olalım, yapılan katliam ile yüzleşmek, onu doğru tanımlamak ve Maraş Katliamı’nı yapandan hesap sormak gerekiyor. Bu da başta Maraşlıların yaşadıkları katliam ve onun akabindeki sürgün ile yüzleşmekle olacaktır. Burada amaç katliamcımızdan onlar gibi acımasızca can almak değildir. Gözlerimize, gözlerimizin içine bakıp özür dileyip, gelecek kuşaklar için böylesi olay ve katliamların yaşanmaması için bir yüzleşme adımı atmalarını sağlamamız gerekiyor. İşte o zaman katliamın kurbanlarını bir nebze de olsa doğru anmış oluruz.
Katledilirken, 80 yaşını geçmiş büyük ninem Cane’nin gözleri görmüyordu. Dolayısıyla kör gözlerini oyarak öldüren katilleri de göremedi. Fakat biz biliyor ve görüyoruz. Yüzleşmek... Yüzleşebilmek ise biraz da o katilleri unutmamak ve onlarla göz göze gelebilme cesaretini gösterebilmektir. Büyük ninem istese de göremezdi, göremedi. Fakat bu katliamla yüzleşenler katilleri görüyor/görüyoruz. Gözümüz hep üzerlerinde olacak! Ta ki adalet ve hakikat yerini bulana dek...