Su ironiye bakın ki Başbakan Recep Bey, bununla övünürken yandaşlaştırılmış tekmil Türk eliti alkışa duruyordu. İstanbul’da Sultanlara layık iftar sofrasında bunu gördük.
Recep Bey, onlara seslenirken "bize Suriye’de, Mısır’da ne işiniz var diyorlar, iyi de senin ne işin var ta Irak’ta" diye gürlüyordu. Sonra, "Amerika dünyayı ele geçirirken biz uyuzdan kaşınmaya mı devam edeceğiz?" havalarında, TC’nin emperyalist sularda ilerlediğini müjdeliyor, müjdesi alkışlarla ödülleniyordu.
Ama övünmeyle olmuyordu. Nitekim, kelle biçip ganimet deren "ecdat" çağrışı gibi algılanıp, alkışlanan sözleri, ertesi gün Fehim Taştekin’in tesbit yazısıyla yan yana gelince, orta yere sefalet manzarası fışkıyordu. Fehim Taştekin, şunları yazıyordu:
"İddia büyüktü: Türkiye Ortadoğu'da bütün süreçlere hükmedecek duruma gelmişti. İşler sarpa sardı. Şam yolu kapandı. Tahran yolu sıkıntılı. Bağdat da öyle. Kerkük'e gitmek yasa dışı oluverdi. Son olarak Mısır’da İhvan'ın gidişiyle Süveyş yolu da daraldı. Şimdi, Suriye’nin kuzeyinde Rojava’daki gelişmeler arşısında Türkiye, BM Güvenlik Konseyine acil görev çağrısı ve tehditler eşliğinde, umutsuz bir tablo çiziyor."
Breh breh, emperyalist güç oldum övünmesine bakın ki, Amerika’nın "yallah" demesiyle, bölgeyi değneksiz köy sanıp, Kuzey Afrika’da AKP’nin zafer mitingi düzenleyenler, şimdi protesto ediliyor, kapılara yanaşamıyorlardı.
Fakat, etrafa celallenip, sonra evlerine kadar kovalananlar, içerideki Kürtlere "kardeşlik" üzere renkli şeker uzatıyor, öte yanda, Rojava’ya, insan kalbini çiğ çiğ yiyen uluslararası gezgin kiralık katiller "buyur" edip, onların görüntüsü, postu altında kadınları çocukları topa, çağın elektronik mitralyözlerine tutuyorlardı.
Utanma yahu, bu nasıl kardeşlik!..
Bir kardeş, "iç düşman kardeşin" akrabası, soyundan insan diye yer yüzü güneşini esirgemeye kalkışır mıydı? Topta tutulanlar, içeride vergi veren, askerlik angaryasına koşanların kızı, yeğeni, torunu ve utan ki sınır yıkan yeni komşularındı.
Birleşik Kürdistan artık, doğrudan komşun. Bari komşuluğun yarınlarına kin bulama, ey berxudar olmayasıcası!..
***
Olmuyor, huylu huyunu terketmiyor, AKP rejimi, Kürt düşmanlığıyla kör olmuş iç hukukuyla da 1920 zeminine iyice yerleşiyordu.
Zekeriya Sertel, TC’nin oluşumunda herkesin emeği olduğunu, dolayısıyla tek kurtarıcıdan söz edilemeyeceğini yazarak, suç işlemiş duruma düşmüş, ama Kürt isyancılarla irtibatlandırılarak (TC’de sadece montaj tarih yok, montaj suç da vardı) tutuklanmış, Diyarbakır İstiklal Mahkemesine gönderilmişti. Sertel, terör devletinin Diyarbakır yüzünü anlatırken, hapishaneler yetmeyince, suçlarının ne olduğunu bilmeyen Kürtlerin camilere doldurulduğunu yazıyordu.
Bugün 10 bin kişi, yıllardan tutuklu. Hırsız, soyguncu, talancı, dolandırıcı, kalpazan değil suçları, Kürt olmaktır.
Dışarıda, katillere övünç madalyaları veriliyordu. Kalpazanların suç dosyaları rafta, kendi bankalarını da soyan soyguncular yüksek sosyete mensubu olarak iftar sofralarında bize el sallıyorlardı.
Hatip Dicle, 10 binden biriydi. Rejimin yasaları gereği aday olmuş, milletvekili seçilmiş, sonra aldığı oylar elinden alınıp, yandaş bir kadının boyununa takılmıştı.
Dicle hırsız, katil, dolandırıcı değil, ama suçluydu. Çünkü, yurdu açık hapishane, dili kesik halkının avazıydı. Elleri kelepçeli huzuruna çıkmak istemediği için, annesinin cenazesine de katılamıyordu. Anladın mı kardeş!..
***
Atatürk’ü eleştiren, idam ipini de elinde hazır tutuyordu. Onun yolunda ilerleyen AKP’nin farkı mı? İşte Ahmet Altan cezası…
Devlet ağzıyla alınan kararla, Roboskî’de çoğu çocuk 34 Kürt katledilince Ahmet Altan, "bu çocukları niye öldürsdünüz onu söyle. Ölenler Türk askeri olsa o kürsüde öyle mi konuşacaktın?" diye yazmış, çok İslamcı, muhteşem milliyetçi, dolayısıyla adaletli Recep beye "hesap ver" demişti. Türk adaleti, bunun üzerine tıpkı Atatürk dönemindeki gibi hiddetle yoluna dikilmiş, mahkum etmişti
Ahmet Altan’ın adı çok önceden "Kertikli"ydi. "Atakürt" yazısının yazdığı için çembere alınmış, zor bela kurtulmuştu.
Şimdi mahkumiyetine sebep gösterilen yazı, Türk tipi demokrasi ve adaletinin irdelenme zamanı, yeri hiç değil. Her şey ortada.
Benim sözüm örgütlü Kürt hareketine: Ona, kaç demet çiçek demedi gönderdiniz, vefa adına?
***
Bugünün son notu, aklen ilgisiz, ilintisiz, mantıken birbirinden uzak olayları ardı ardına monte edip, bundan tarih çıkaran Ayşe Hür’e dair. "Kürtlerin tepesinde bela olmaya bir tek sen eksiktin" dedirten Ayşe Hür’e...
Ayşe Hür, katili belli Ermeni soykırımını Kürtlere sıvamaya çalıştıktan sonra, son yazısında "tevil" yoluna gitmiş, ancak montaj yine havada, tutarsız kalmıştı. Türk ırkçılığına uç beyliği yapmış Kürtleri, Kürdistan’ı temsilen katil göstermek nafile çabaydı, çünkü.
Kemalistler bütün idam ayinlerinde Çingeneleri cellat olarak seçiyordu. Kemalist Baronları, Kürdistan'ın karar sahibi ve uygulayıcı göstermek, idamları Çingenelere mal etmekten farksızdı. Montaj tutmamıştı...
Dicle, Altan ve sınır üzerine
AKP iktidarı, "ben de yayılmacı, yani emperyalist oldum" deme adına, bula bula İslami terör unsuru El Kaide'yi müteffik seçti. Bu işbirliğiyle, giderek dünyanın başına "icatlar" çıkarmaya, derin "afat" haline gelmeye başladı.