"Şimdiki zamanlar zaman değil azizim, her geçen yıl bir öncekini aratıyor, eskiden daha mutlu, huzurlu, sağlıklıydık ve en önemlisi zaman geçmek bilmiyordu sanki…" şeklinde başlayıp devam eden sohbetlere rastlamayanımız yoktur sanırım. Hele sohbet ortamında yaşça büyükler varsa, geçip giden zamanların arkasından ah-vah’lar daha da çoğalır.
Geçenlerde evine misafir olduğum yaşça büyüklerden birinin, bu yönlü yakınmalarından birini paylaşayım:
"….önceleri, yani köydeyken ve ardından geldiğimiz kentte dahi, yerleşim alanları, şimdi olduğu gibi onlarca katlı sitelerin bulunduğu 3-4 blokla sınırlandırılmış yerler değildi. Akşamın geç saatlerine kadar sokağımızda top peşinde koştuğumuz ve annemin artık sabrının sınırlarına gelmiş bir vaziyette avaz avaz bizi eve çağırdığı zamanlar henüz dün gibi… Oysa bugün sitelerde doğup büyüyen çocukların aman başına bir iş gelir, diyerek sitenin bahçesine bile yalnız başına inmesine izin verilmediği bir dönemdeyiz. Yeni nesil anne-babaları, sanki kendileri de miligramlarla büyümüşcesine çocuğun yedikleri içtiklerini bile tartar hale geldi. Organik ve zararsız gıda arayışları, hapşırsa apar topar doktora koşturmalar vs. Bizim dönemimizde kızamık, su çiçeği gibi hastalıklar haricinde, öyle şimdiki gibi zırt pırt doktor yollarına düştüğümüzü pek hatırlamıyorum. Sonuç olarak, kendini dünyanın merkezinde gören, bencil, çevresi ile iletişimi kopuk, diyalog kurmakta güçlük çeken bir nesil, varlığını gün geçtikçe daha yüksek sesle duyurmaya başladı. Bu durumda bir suçlu arayacak olursak, en son çocukları suçlayabiliriz, diye düşünüyorum. Belki 20 sene sonraki nesil, kendi durumlarına bakarak bizim içinde bulunduğumuz zamanları gösterip, 'Ah ne günlerdi o günler' diyecekler. Kim bilir?.."
Bu aktarım sahibinin özlüce tespit ettiği gibi, dünya sisteminin ve toplumların hangi yöne doğru gittiğini bilmeyenimiz kaldı mı gerçekten? Hala bilmeyen, görmeyen ve anlamayan varsa bir kez daha hatırlatalım; sanayi/ endüstriyalizm uygarlığının bir marifeti olan küresel ısınma, bu yüzyıl sona ermeden çok önce biyosferin canını okuyacak. Gezegenin her yerindeki türlerin soyu, artan bir hızla tükeniyor, okyanuslardaki ölü bölgeler artıyor, toprak ve hava giderek daha fazla zehirlenirken yağmur ormanları ve geriye kalan her şey gözden çıkarılıyor. İki yaşındaki çocuklar bile antidepresan kullanıyor, gençler arasında görülen duygusal hastalıklar geçen yirmi yılda iki katın üzerine, yine gençler arasında sadece 1970′ lerden bu yana intihar oranları üç katın üzerine çıktı.
Toplumsal çekirdeğin sarsıcı ve dehşete düşürücü fenomenler yumağı ortaya çıkıyor. Boşluk, keder, stres, can sıkıntısı, kaygıdan oluşan bir peyzaj içinde yaşıyoruz; bu peyzaj içinde "insani doğamız", doğal dünya arta kalanla birlikte daha fazla değerden düşüyor. Dediklerine göre bilgi miktarı her beş yılda bir ikiye katlanıyor, fakat gitgide teknikleşirken, homojenleştirilen bu dünyada, sürekli yalınlaşan gerçeklik, çoğunlukla şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir yere kadar devam ediyor. Uygarlığın kendisi, sonunda bir fiyaskoya dönüştü ve insanlık, tahakküme mutlak bir teslimiyet halinde kendisini tasfiye ederek sona eriyor. Her şey nasıl da el üstünde tutulan, tamamen bozguna uğratılmış ve sinik postmodern zeitgeist (zamanın ruhu) ile tam olarak uyum içinde.

Doğayı ve insanı esir alan proje
Özellikle 'vahşi doğa’ya karşı ilerleme düşüncesi, insanlara dayatılan bir erdem haline gelmekte; bu erdemin anlamıysa sömürü doğrultusunda, insanların kendi doğasındaki özgürlükten koparılmasına yol açmaktadır. Tıpkı bitkiler gibi, hayvanlar da yalnızca işlenecek birer nesneye dönüştürülmüştür. Böylece doğal seleksiyon bozulmakta ve daraltılarak yapay bir düzeye taşınan organik dünya, kontrol edilebilir bir tarzla yeniden oluşturulmaktadır. Tüberküloz ve ishal hastalıkları, makineleşmiş çiftçiliğin ortaya çıkışıyla, kızamık ve veba ise büyük şehirlerin oluşumuyla birlikte başlamıştır. Muhtemelen insanlığın en büyük katili olan sıtma ve neredeyse tüm diğer bulaşıcı hastalıklar, bundan bize kalan mirastır.
Beslenme bozuklukları ve dejeneratif hastalıklar genel olarak endüstriyalizm ve teknolojinin saltanatıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. Kanser, kalp damarlarının tıkanması, kansızlık, diş hastalıkları ve ruhsal bozukluklar, teknolojinin musibetlerinden yalnızca birkaçıdır; Çünkü yenilebilen farklı yiyeceklerin sayısı, yüzyıllar boyunca hızlı bir şekilde azalmıştır. Dünya nüfusunun geçimi artık yalnızca 20 bitki türüne bağımlı hale gelmiştir ve doğal bitki nesillerinin yerine suni melezleri geçirilirken, bu bitkilerin genetik oluşumundaki çeşitlilik giderek azalmıştır. İmal edilen yiyecek oranı arttıkça, yiyeceklerdeki çeşitlilik ortadan kalkma veya zayıflama eğilimi göstermektedir. Kısacası ilk basit teknik araçlarla başlayan ve uygarlık süreciyle ilerleyip yayılan, doğayı ve insanı boyunduruk altına alma projesi, devasa boyutlara ulaşmıştır. Uygarlığın ilerleyişinin "başarısı", giderek yakılmış bir cesedin küllerini andırmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, yolun sonuna geldiğimiz anlaşılıyor. Artık daha fazla teknikleşemeyiz; daha fazla tahribat yaratmadan teknolojik üretimi yoğunlaştırmamız mümkün değil.

İletişim/bilişim faşizmi değil mi?
Diğer yandan iletişim/bilişim ve ulaşım son derece kolaylaşmakta ve dünyamız gitgide büyük bir köy haline gelmektedir. Ancak gelişen teknoloji, ulaşım ve iletişim/bilişim kolaylığına rağmen insanlığı büyük bir yalnızlığa sürüklenmektedir. Yoğun iş ve yaşam temposu nedeni ile akrabalara, arkadaşlara yeterince zaman ayrılamamakta ve böylece gitgide ilişkiler zedelenmektedir. Evet, iletişim çağında yaşıyoruz ama iletişimsizlik en büyük sorun. Sözde hayatı kolaylaştırmak ve insana kendisi ve çevresiyle ilişkilenmesine dönük daha fazla zaman kazandırmak için sürekli gelişme gösteren teknik cihazlar, gerçekte insanları hayattan biraz daha uzaklaştırıyor, kimseye vakit yetmiyor, akraba, komşu ve aileler arası diyalog sıfıra iniyor.
İnsanlar arası dayanışmanın asıl unsurları olan hasta, düğün, doğum ve cenaze ziyaretlerine dahi fırsat bulunmuyor, sevinçler ve hüzünler, o da ancak en fazla belki, twitter ve facebook üzerinden paylaşılıyor. Örneğin aile üyeleri dahi, şehir hayatı, uzayıp giden iş saatleri nedeniyle görüşemiyorlar, görüşseler de ayrı odalarda ayrı tv’ ler izleniyor. İki arkadaş sohbet ederken sürekli cep telefonlarıyla, oynuyorlar. Çocuklar bütün gün bilgisayar başında... Öyle ki, çoğu zaman çocuklar ve gençler, ellerindeki telefon veya bilgisayarları en son model olmadığında, kendilerini buna sahip arkadaşları karşısında eksik ve ezik görüyor, utanıp içe kapanarak, psikolojik hastalıklara yakalanıyor. Bunun adı düpedüz iletişim/bilişim teknolojisinin diktatörlüğü, daha doğrusu faşizmi değil de nedir?!
Artan teknoloji kullanımının insanları yalnızlaştırmasının ana sebeplerinden biri, bireylerin, zamanlarının çoğunu bilgisayar başında veya elinde telefonu kendisini etkileşime kapatarak geçirmesidir. Çünkü insanlar arasındaki iletişimin ve yakınlığın artmasının en önemli unsurlarından biri kaliteli paylaşımdır, karşılıklı verilen- alınan mesajların çoğu beden dili, mimikler, ses tonu, bakışlar, duruş gibi sözel olmayan yollarla iletilmektedir ve internet ya da telefon ortamında bunların çok mümkün olmaması aradaki iletişimi kısırlaştırmakta ve insanı bir bakıma yalnızlığa itmektedir. Bu durumun birçok olumsuz etkisi ve tehlikesi vardır. Bunlardan ilki insanların gitgide birbirlerine yabancılaşması, birbirinden ve hatta kendilerinden uzaklaşması, kendine bile zaman ayıramamasıdır. Tüm bunların sonucu olarak da kişi öz benliğinden uzaklaşır, bu da nedenini anlayamadığı bir huzursuzluk, mutsuzluk ve içsel boşluğa neden olur. Bunun uç noktalarında depresyon, panik bozuklukları, bağımlılıklar, şiddete eğilim, fiziksel rahatsızlıklar vb. artış yaşanır.

İnsanlar çok mutsuz ve huzursuz
Neredeyse ışık hızlı yaşanan, rekabet ve tüketim (hem maddi hem manevi) üzerine kurulu, doğadan uzak, temel ihtiyaçların karşılanamaması endişesiyle dolu, hep daha fazlası ve daha yenisi öğretilerinin hakim olduğu yaşam şekli nedeniyle insanlar öz benliklerinden çok uzaklaşıyor. Ben ne istiyorum, ne hissediyorum, yeteneklerim neler, yaşamımı nasıl daha anlamlı hale getirebilirim gibi sorular sorulmuyor. Sonucunda da insanlar çok mutsuz, tatminsiz ve huzursuz oluyor. İnsanlar yakınlık, insani bağ ve sevgi yoluyla hissedecekleri tatmin ve mutluluk duygusundan uzaklaşıyor. Çatışmalar çözülemiyor, karşıdakine tahammül edilemiyor, ilişki bir doyumdan ziyade külfete dönüşüyor hatta daha başlamadan bitebiliyor. Bütün bunlar insanı yalnızlaştırıyor, çaresizleştiriyor, bunu yaşayan kişi bu olumsuz sarmalın içine daha da fazla giriyor. Hayata dair veya ilişkilerle ilgili sorumluluk almak zorlaşıyor bireyler için.


Her geçen gün kendini yenileyen ve insanları daha çok içine çeken teknoloji, aynı zamanda onunla birlikte yapayalnız kalındığında psikolojik, zihinsel ve fiziksel sorunlara yol açıyor. Bu sorunların, geçmiş yıllara ve geldiğimiz daha küçük yerleşim yerlerine göre kalabalık kentlerde çok daha arttığı açıktır. Evet büyük şehir hayatı, bireyselliğin artması, teknolojinin gelişmesiyle bilgisayar ve telefonla geçirilen vaktin çoğalması ve bunun gibi faktörlerin etkisi büyük. İnsanlık bu teknoloji bağımlılığı sonunda bireyselleşiyor, paylaşmayı unutuyor. Topluma yönelik görevler, sosyalleşme, birebir iletişim, samimiyet ve duygular ihmal ediliyor, insanlar ruhsuz, donuk bir sanal ortamın içinde adeta robot haline geliyor. Yalan, aldatma, vakit ve nakit israfı ön plana çıkıyor, tüm insani ilişkiler kırmızı alarm veriyor. Öyle ki, insan kendisi ile makineler arasındaki mesafeyi tarihe gömmenin eşiğine dayanmış durumdadır. Bir adım sonrası ya robotlaşmış bir insan ırkına doğru gidebiliriz ya da yalnızlık ve yakın ilişkinin eksikliği sebebiyle yoğun sıkıntı yaşayan insanlar, farkındalıklarını arttırıp asıl ihtiyaçlarının ne olduğunu anlayabilir ve uyanışa geçebilir.
Ama şurası gerçek ki mevcut durumda, küresel düzeyde kültürel olarak büyük bir çözülme, zihni olarak bir savrulma, ahlaki olarak ürpertici bir yozlaşma hakim. Bir felaket tellallığı mı yapıyorum? Ne münasebet! Herşeye rağmen binlerce yıldır koruduğumuz insanlık ve doğa değerlerimizi tamamen anlamsızlaştıran ve belki de yok edecek büyük bir felakete, yok oluşa dikkat çekmek istiyorum sadece. Adına ayartıcı bir şekilde 'özgürlük' denen, ama aslında tamamen hız ve haz’dan ibaret olan bu teknoloji bağımlılığı, bir virüs gibi yayılıyor. Asıl kültürü yok eden sahte bir kültür bu. Hız ve haz vererek tüketen, yok eden, bütün değerleri değersizleştiren, bütün temelleri temelinden sarsan, bütün kökleri kökünden söken bir kültür bu. İnsan tükettikçe daha fazla sahip olmak ve tüketmek için can atıyor. Ve sahip oldukça, olma yetilerini yitiriyor, tükettikçe tükeniyor. Özellikle de çocukları ve genç kuşakları hızın, hazzın, kariyerin, pornografik cinselliğin, bencilliğin, popüler ve neoliberal kültürün ayartıcı söylem ve ürünlerinin önünde sürüklüyor, köleleştiriyor, kasıp kavuruyor. Böylece de ekonomik, siyasi, teknolojik ve askeri gücü ellerinde bulunduran güçlerin küre ölçeğinde egemenliklerini -tereyağından kıl çeker gibi- kitleleri ayartarak sürdürmelerinin önünün sonuna kadar açılması sağlanmak isteniyor.
Özgürlüğün bu kadar içinin boşaltıldığı bir zaman dilimi yaşanmadı belki de insanlık tarihinde? Çünkü tüm uygarlık tarihinin, yani sınıflı, kentli ve devletli dönemin ve özellikle onun son 300-500 yılının adı olan modernizmin dini olan liberalizmin serüvenine yakından baktığımızda, liberalizmin bir 'özgürleşme' biçimi değil, insanın gerçek anlamda özgürlüğünü yitirme (=para'nın, çıkar'ın, ben'in ve beden'in arzularının kulu kölesi olma) serüveni olduğunu görmekte zorlanmayacağız.
Toparlamak gerekirse... Görülüyor ki, insanlık olarak karşı karşıya olduğumuz temel sorunlar, ayrı ayrı ve salt siyasi ya da ekonomik vb. değil, varoluşsaldır/yapısaldır/kuramsaldır. Belki de temel sorun, insanlık yani bizlerin, varacağı yere henüz varamamış olmamızdan kaynaklanıyor. Dahası, nereye, niçin varması gerektiği, gideceği yere nasıl ulaşabileceği sorusunu -esas itibariyle- henüz sormamış, soramamış olmamamızdır. Nereye gittiğimiz/gideceğimiz sorusunun cevabı, nereden geldiğimiz sorusunda gizlidir. Çünkü nereden geldiğini bilemeyenler, nereye, nasıl gidebileceklerini de bilemez. Sadece esen rüzgarların önünde sürüklenirler. Aynı şekilde, ne olduklarını bilemeyenler, ne olacaklarını da bilemezler. Ne olduklarını bilemeyenler, rüzgar estiremezler.

Yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık?
Özetle; sorun, göründüğünden daha derindir/tarihseldir ve toplumsaldır. O yüzden ekonomik sorunlara sadece ekonomik açıdan, siyasi sorunlara sadece siyasi açıdan, sosyal ve kültürel sorunlara sadece sosyal ve kültürel pratikler açısından, eğitim ve sağlık sorunlarına sadece eğitimin ve sağlığın maddi ihtiyaçları açısından, yani örneğin daha büyük teknolojik/endüstriyal hamleler, daha büyük kentleşmelerle yaklaşıldığı ve hal yoluna konulmaya çalışıldığı zaman, bu sorunlar, kısa vadede, çözülmüş gibi görünebilir bize; ama şunu çok iyi bilelim ki, çözdüğümüzü zannettiğimiz sorunlar, orta ve uzun vadede geri tepecek, bizi daha büyük sorunların ve tam anlamıyla çıkmazın eşiğine sürükleyecektir.
Çünkü girişte belirttiğim üzere, her geçen yılın bizlere yaşatarak ispatladığı gibi, dünya, insanın bizzat eliyle kendi kuyusunu kazar misali, teknolojik atılımlar bakımından ne kadar büyüyorsa, doğanın çölleşmesine paralel toplumun kültürel, zihni ve ahlaki çürümesi ve çözülmesi de o ölçüde büyüyor! O yüzden sosyolog Max Weber, uygarlık ve modernliği 'demir kafes'e benzetmiş ve insanı özgürleştirme, her şeyin merkezine yerleştirme vaadiyle yola koyulan uygarlık ve modernliğin iki büyük varoluşsal kriz ürettiğini söylemişti: Özgürlük kaybı ve anlam krizi. Demek ki, içinde bulunduğumuz genel durum kötüleştikçe, bizler de giderek daha fazla olguyu sorgulamaya başlıyoruz. Artık dayanılmaz bir düzeye ulaşmış olan toplumsal koşullar, sorunların kaynağını görebilmek için çok daha derinlere bakmamızı gerektiriyor. Evet, şimdi temel soruyu hep birlikte soralım; yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık?
Açıktır ki, doğa ve insan üzerinde tahakküme yol açan teknolojinin ürünü olan zamansal ve mekansal mesafe, davetsiz bir misafir gibi insan yaşamına sokulmadan önce, özne ile nesne arasında tamamen farklı bir ilişki vardı. En yaygın söylencelerden birine göre, bir zamanlar, huzurun ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir Altın Çağ vardı; sonra bir şey oldu ve bu saf ve hoş yaşam ortadan kalkarak, yerini sıkıntılara ve acılara bıraktı. İsmi Aden veya her ne olursa olsun, burası, eski avcı-toplayıcı atalarımızın yaşadığı yerdi ve düş kırıklığına uğramış toprak işçilerinin yitik özgürlüklerine ve rahatlarına olan özlemini ifade etmektedir.
Bu özlem, düşünce ve inanışın mihenk taşlarından ya da esin kaynaklarından biri, son yıllarda antropoloji ve arkeolojide ortaya çıkan, "tarih öncesi" dönemdeki insanların toplumsal yaşamına dair paradigma değişimidir. Çünkü uygarlık, sadece yaklaşık 6 bin yıl önce ortaya çıktı. Doğal komünal demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet ve barış durumu diyebileceğimiz bir durumun keyfini süren binlerce nesil düşünüldüğünde, uygarlığın süresi çok kısadır. Ders kitaplarını da kapsayan antropoloji kaynakçasındaki genel görüş, uygarlık dışı yaşamı geniş bir boş zaman yaşamı olarak tasvir ediyor; eşitlikçi besinlerin paylaşıldığı bir yaşam tarzı; cinsiyetlerin görece özerkliği ya da eşitliği; örgütlü şiddetin yokluğu… Kısacası, kadın eksenli, anaerkil toplum yaşamı… Bu nedenle, kadınların "erkeklere ilk yenilgisinin, insanların avcılığa ve toplayıcılığa dayanan basit bir yaşamdan vazgeçmesiyle gerçekleştiğinden" söz ederken, örneğin Simone de Beauvoir’ın, saban ile erkeklik uzvu arasında kurulan denklemde, kadınlar üzerindeki erkek otoritesinin sembolünü saptamış olması, her şeyi açıklıyor aslında. Özcesi, yaşadığımız tüm sorunların nedeni olan erkekler tarafından önce kadınlara ve sonra kendi hemcinslerine de ve doğaya dayatılan sömürü, kölelik, baskı ve şiddet de uygarlıkla yani teknolojiyle  birlikte ortaya çıkmış ve özellikle endüstriyalizmle birlikte şaha kaldırıldığı modernite çağında, özellikle de kadınları birer ağır yük taşıyıcısı ve sadece sömürü çarkının dişlileri olmak üzere çocuk bakıcısına dönüştürmüştür.
Evet, teknoloji ve uygarlığın olumsuz hatta ölümcül sonuçları giderek daha da belirgenleşirken, 'makine kırıcı’, uygarlık-karşıtı bir politika doğrultusundaki değişim ise sürekli olarak anlam kazanıp gündemleşiyor. Bu yüzden ders kitapları eskiden, "ilk insanların evcilleştirmeyi ve teknolojiyi ve kentleri kabul etmesinin neden bu kadar uzun sürdüğünü" sorardı, halbuki niçin kabul ettiklerini sormaya başlıyor şimdi. Çünkü, sağlığın, huzurun ve mutluluğun hüküm sürdüğü, kadın eksenli, doğayla barışık, 'birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’e dayalı komünal demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, adil ve barışçıl, yani kendimize, birbirimize ve doğaya ayırabildiğimiz yeterince zamanımızın olduğu Altın Çağ ihtiyacı, her geçen yıl, ay, gün ve saat kendini dayatıyor.
Şayet antropologlara inanılacak olursa -ki arkeolojik bulgular ve hala yaşayan/yaşatılan komünal demokratik insanlık gerçeği ve bunun direnişi/mücadelesi-, biz insanlar, bir zamanlar bunu başarmıştık. Bunu şimdi yeniden neden başarmayalım?!
Öyleyse biyosferi ve bizatihi insanlığımızı korumanın gereğini yapmak için daha ne kadar, nereye kadar, ne zamana kadar bekleyeceğiz?!
Hemen, şimdi, olduğumuz yerde başlayabiliriz. Bizi adeta uyuşturup bağımlılaştıran teknolojik ürünleri günlük yaşam ve ilişkilerimizde azaltıp, en kısa sürede tümden kullanmamayla başlayabiliriz. Biliyorum, şimdiden "bu mümkün mü, tekniğin bu denli hayatımızın her alanına girdiği bir dönemde nasıl olur" diye, itiraz edilmek istenecektir. Ama dönüp, bırakalım 4 bin-5 bin yıl öncesini, sadece bireysel ömrümüzü geriye doğru sarmaya başlasak dahi, göreceğiz ki, bugün günlük yaşamımızın vazgeçilmezleri haline getirilmiş olan örneğin telefon/bilgisayarı, 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce ya çok sınırlı kullanıyorduk ya da hiç kullanmıyorduk hatta varlıklarından haberdar değildik. Ve buna rağmen her birimiz ve topluca hepimiz, her bakımdan daha mutlu, daha huzurlu ve daha sağlıklıydık.