
DEP milletvekilleri Orhan Doğan ve Hatip Dicle'nin 2 Mart 1994'te
dokunulmazlıklarının görüşüldüğü gün Meclis çıkışında sivil polisler
tarafından yaka paça gözaltına alınmasına ilişkin görüntüler Türkiye
toplumunun hafızasında hala tazeliğini korurken, bugün de HDP'li
milletvekillerin dokunmazlıklarının kaldırılması ve daha
dokunulmazlıklar kaldırılmadan Meclis'te uğradıkları saldırılar
tartışılıyor. 1994'te dokunulmazlığı kaldırılan DEP milletvekilleri
içinde yer alan ve 10 buçuk yıl cezaevinde kalan Demokratik Toplum
Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Hatip Dicle, 2 Mart 1994'te Meclis'ten
atılmalarını ve bugün yaşanan dokunulmazlık tartışmalarını, sonuçlarının
ne olacağını DİHA'ya değerlendirdi.
* Meclis'te başlayan dokunmazlık tartışmalarına gelmeden önce Türkiye'de
TBMM'nin geçmişinde yaşananları ve ülke gündemine olan etkilerini biraz
anlatabilir misiniz?
Bugünkü güncel dokunmazlık konusunu tartışmadan önce Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin (TBMM) kuruluşundan beri ve Kürtlerin bugüne kadar
yaşadığı durumu gözden geçirmek gerekir. TMMB adıyla 23 Nisan 1920'de
Ankara'da kuruldu. O dönemki yaklaşım bugünkü yaklaşım gibi Kürtleri
inkar eden, halkları inkar eden, diğer inançları görmeyen bir çizgide
değildi. Herkes kimliğiyle tanınıyordu. Parlamentoya Kürdistan, Lazistan
temsilcileri olarak çağrılıyordu. İlk katılan Kürt milletvekilleri de
Kürt halkını temsilen orada yer alıyordu. Fakat bu kimliği tanıma ve
kendi kimliğiyle o süreçte orada bulunma süreci 1924 Anayasası'ndan
itibaren bugüne kadar kesintiye uğradı.
'1924'ten 1950'lere kadar tek parti diktatörlüğü hüküm sürdü'
1924 Anayasası İttihat ve Terakki zihniyetinden beri var olan ırkçı,
Türkçü, herkesi Türkleştiren, tek tipleştiren bir anlayışla hazırlandı. O
günden bugüne Kürtler parlamentoyla, devlet politikalarıyla sorun
yaşıyor. İlk 1924'ten itibaren 1950'lere kadar yani tek parti
diktatörlüğünün hüküm sürdüğü dönemde Kürdistan'dan milletvekili seçme
de olmuyordu. Hatta atama dahi olmuyordu. Örneğin Hakkari milletvekili
asla Hakkari'yi görmeyen bir üst düzey asker veya Kemalist bir bürokrat
oluyordu. 1950'lere kadar böyle devam etti. Şeyh Sait, Seyit Rıza
önderliğindeki direniş, Ağrı İsyanı ve diğer tüm isyanlarda o dönemin
karakterine baktığımızda Kürtlerin parlamentoda temsil edilmediği çok
açık bir şekilde görüyoruz. Ancak Kürtlüğünü reddeden, devletle
işbirliği yapmış unsurlar parlamentoda yer alabiliyordu.
'Hayır biz Kürdüz direnciyle parlamentoda yer aldık'
1950'den sonra Demokrat Parti (DP) iktidarında çoğulcu parti sistemine
geçilmesiyle bu sefer yeni bir süreç başladı. Bu süreç neredeyse
1990'lara kadar sürdü. Türkiye İşçi Partisi (TİP) dönemini çıkarırsak
aradan genellikle Kürtlerin devletle işbirliği yapmış feodal, aşiretçi
unsurları Kürt kimliğinden azade tutularak yani bir Türk olarak temsil
bulabiliyorlardı. Rahmetli Şerafetin Elçi ya da Doktor Yusuf Azizoğlu
"Biz Kürdüz" dedikleri için başlarına neler geldiği o dönemki tarihten
öğreniyoruz. Kürdistan özgürlük hareketi yükselene kadar yani 90'lardan
itibaren parlamentoda Kürt kimliğiyle temsil başlandı. Bu da Halkın Emek
Partisi'yle (HEP) başladı. O günden itibaren Anayasa'da, "Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşıyla bağlı olan herkes Türktür" anlayışı olmasına
rağmen 90'lardan itibaren Kürtler "Hayır biz Kürdüz" dirençle
parlamentoda yer edindiler.
* Tutuklandığınız 1994 yılında hükümet neyi amaçlıyordu? Bugün AKP
hükümeti de benzer bir durumla HDP'lilerin dokunmazlıklarını kaldırarak
sonuç alabilir mi?
12 Eylül'den sonra Kürt özgürlük hareketi 1984'ten itibaren demokratik
koşullar olmaması nedeniyle silahlı mücadele süreci başlattı. Silahlı
mücadele 90'lı yıllara geldiğinde artık kitlesel bir karakter
kazanmıştı. Parlamentoda temsilliyet de o temelde gelişmişti. Artık
özgürlük hareketi Kürdistan'ın birçok yerinde örgütlendiği,
kitleselleştiği, serhildanlarla demokratik siyaset alanında kendini
gösterdiği sürece evirildi. O dönemki milletvekilleri, özgürlük
hareketinin düşüncelerini, Kürtlerin ulusal haklarının olduğunu,
Türkiye'deki bu mevcut sistemi asla kabul etmeyeceklerini, Türkiye'de
yeni bir sözleşme yapılması gerektiğini ileri sürdü. Bunlar parlamentoda
bomba etkisi yarattı. Her konuşma deyim yerindeyse parlamentoyu
kilitleyen durumda oluyordu. HEP'li vekillerin herhangi bir yerde
konuşmasının ardından linçe tabi tutulduğu bir şekilde bütün düzen
medyasının manşetlerinde yer alıyordu. Öyle bir noktaya gelindi ki
1993'ten itibaren devlet kararıyla toplu imha kampanyası başlatıldı.
'Dokunmazlıkların kaldırılmasına MGK'da karar verildi'
Bizim dokunmazlıklarımızın kaldırıldığı dönemde DYP, SHP hükümeti iş
başındaydı. Bizler SHP'den seçilmiştik ancak daha sonra HEP'e dönmüştük.
Batman Milletvekili Mehmet Sincar arkadaşımızın 4 Eylül 1993 tarihinde
Batman'da katledilmesinden sonra köy yakmaları, faili meçhul
cinayetlerinde olağanüstü bir artış başladı. Topyekun saldırı evresinde
bizim dokunmazlıklarımızın kaldırılması gündeme geldi. 1993 Kasım
ayından itibaren Türkiye'de tartışılmaya başlandı. Sonra açığa çıktı ki
tarihi kayıtlarda şunu gördük aslında Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK)
bizim dokunmazlıklarımızın kaldırılması 2'nci ve 3'üncü Ordu
Komutanları'nın teklifiyle gündeme gelmiş ve orada askeri kanadın
zorlamasıyla dokunmazlıklarımızın kaldırılmasına karar verilmiş. MGK'da
alınan bu karar TBMM açısından bir emirdi. TBMM Türkiye'de zaten hiçbir
zaman kimlik kazanmamıştı. MGK'nın noteri gibi bir görev üstlenmişti.
'Meclisten atılmamız için tüm partiler birleşti'
2 Mart 1994'te dokunmazlıklarımız tartışıldı. Bir tek SHP'den bir grup
milletvekili hariç tüm partiler DYP, ANAP, MHP hatta Refah Partisi
milletvekilleri bizim dokunmazlıklarımızın kaldırılması yönünde oy
verdiler. Daha dokunmazlık dosyalarımızın görüşmesi bitmezken gözaltına
alınıp, bir süre sonra tutuklandık. Basın "2 Mart darbesi" dedi. Özünde
şu vardı, Kürt halkının iradesiyle seçilmiş milletvekilleri
parlamentodan atılıyordu.
'Mücadeleye engel olmadık, mücadele daha da büyüdü'
Bu karar Kürt halkında büyük bir travma yarattı. Ve ondan sonra
gençliğin silahlı mücadeleye yönelmesi çok hızlandı. Ülkede şiddet
arttı. Türkiye halkları ve Kürt halkı savaş badireleri içinde çok acılar
çekti. Devletin topyekun imha ve yok etme konsepti devreye konulmuştu.
Cezaevine konulmamız da bu konseptin bir parçasıydı. Bugün de benzer bir
durumu gözetlemek mümkün. 10 yılı aşkın süre cezaevinde kaldık.
* Gözaltına alındığınız süreçte neler hissediyordunuz?
Mehmet Sincar arkadaşımızın katledilmesinden sonra her sabah evden
çıkarken, akşam dönüp dönmemeyi kestiremiyorduk. Her yerde faili meçhul
cinayetler vardı. Hatta bize çok yerde suikast girişimi oldu. Ama
tesadüfen kurtulmalarla son buldu. Bunlar bizde bir kenetlenme yarattı.
Bazı arkadaşlarımız belki zayıflık gösterdi. Ama asıl gövde milletvekili
grubu dirençli bir şekilde Kürt halkının temsilcisi olmaya layık
vasfını korudu.
'Meclis'ten çıkarken apar topar alındık'
Bizler TBMM'den alındık. Daha dokunmazlık dosyalarımız bitmeden ve daha
bir dokunmazlık dosyamız görülmüştü. Biz beklemiyorduk. Hukukun zerresi
de olsa bize de işler diye düşünüyorduk. Sonra Anayasa'ya gitmeyi
düşünüyorduk. Onlar beklenmeden meclisten çıkarken, apar topar gözaltına
alındık. 15 gün sonra 6 arkadaş tutuklandık. 2 arkadaşımız daha sonra
serbest bırakıldı. Ama 4 arkadaş 10 buçuk yıl cezaevinde kaldık.
* Dokunmazlıklarınızın tartışıldığı anlarda unutamadığınız bir anınız ya da bir sözünüzü hatırlıyor musunuz?
Meclisten atılmadan önce unutamadığım ve meclis tutanaklarında da yerini
alan bir sözüm vardı. Bize o zaman Anayasa'nın 125'nci maddesi yani
"idam cezası" gerekçesiyle dokunmazlıklarımız kaldırılıyordu. Şöyle
demiştim: 'Nasıl bizim dedelerimiz Şeyh Sait, Seyit Rıza idam
sehpalarında dahi direndilerse hiç şüpheniz olmasın biz de onların
torunları olarak idam sehpalarında aynı kararlılıkla çıkacağız. Sizin bu
baskınız, bu hukuk dışı davranışlarınız tarih önünde yargılanacak.'
Bizler aslında başımıza neler geleceğini bilen ama bunu da karşı direnç
oluşturan bir yapıdaydık.
* Geçmişten bugüne yargıda herhangi bir değişiklik var mı?
Türkiye'de yargının bağımsız olmadığını net bir şekilde söylemek
mümkündür. Öyle olmuş ki artık yargı organları kendileri söylüyor,
yargının bağımsız olmadığını. Geçmişten bugüne yargının değişmediğini
söylemek mümkün.
* HDP'li milletvekillerinin dokunmazlıkları görüşülmeye başlandı. Sizin
yaşadığınıza benzer bir sürecin yaşanabileceğini düşünüyor musunuz?
HDP'li arkadaşlar da tarihten aldığı tecrübelerle her türlü şeyin
olabileceğini biliyorlar. O dönemki gibi bir toplumsal bir linç de
gelişebilir. Biz o dönemde linçi sadece parlamentoda baskı altında
değildik. Toplumun içinde de MHP'liler, faşistler bizleri hedef
alıyordu. Polisler, devletin valisi, kaymakamı, "Milletvekilliğinizi
tanımıyoruz" diyorlardı. İllere, ilçelere girişlerimiz yasaklanıyordu.
Dokunmazlığımız yoktu. İlk günden beri dokunmazlıklarımız kaldırılmıştı.
'HDP'lileri Meclis'ten atmak beraberinde kopuşu getirebilir'
Bugün açısından Kürt halkının geldiği özgürlük mücadelesi düzeyi eskisi
gibi değildir. Artık çözüm veya kopuşun yol ayrımına gelmiş durumdayız.
Çünkü HDP milletvekillerinin kaldırılması bizim döneme benzemez. Bu
travmayı Kürt halkı kaldıramaz. Bugün Kürdistan'da uygulanan
saldırılara, trajedilere rağmen yaşanan sivil katliamlar, şehirlerin
bombalanması tüm bunlara rağmen hala özgürlük hareketi, Kürt halkı
stratejisini kopuş yönünde bir tartışmayı başlatmış değil. Ama HDP
milletvekillerinin de bizlere yapıldığı gibi uzun yıllar hapsetme, Kürt
halkının iradesini zindanlara tıkma gibi bir uygulama olursa bunun yeni
bir stratejinin değişimi tetikleyicisi olma ihtimali ağır ve yüksektir.
HDP'nin tavrını biliyorum kesinlikle direnecekler. Mahkemelere gidip
mahkemelerde göstermelik yargılamaların figürü olmayacaktır. Ve zorla da
götürüldüğü zaman da direnecekler. Bu süreci tırmalandırırlarsa meclisi
çalıştırmama gibi eylemleri tartışma durumuna gelir ki en son seçenek
de parlamentodan çekilmedir. Bunların tümü devletin tavrı gözetlenerek
ve Kürt halkına yönelik tavırlarında izleyecek yollara göre adım
atılacak.
* Meclis'ten yaka paça alınma görüntüleriniz hala hafızalarda...
Gözaltına alınmamız, tutuklanmamız aşamasında çekilen görüntüler halkına
zulüm yapan bir diktatörlük ülkesi olarak tüm dünyaya yansıtmıştı. Eğer
Türkiye tekrar bu görüntülerle gündeme gelmek istiyorsa biz halk olarak
zincirlerinden başka kaybedeceğimiz bir şey yok. Bugün sadece
dokunmazlıkların kaldırılması değil aynı zamanda halkın iradesiyle
seçilmiş belediye eşbaşkanları tutuklanıyor. Birçoğuna soruşturma
başlatılmış, valilikler, 'bizim iznimiz olmadan çalışamaz' diyor. Bu
kayyum atama durumu fiilen yapıldığını söylemek mümkün. Siyasi soykırım
operasyonları almış başını gidiyor. Demokratik siyasetin önü açılmalı.
Aksi taktirde bir kaosun içine düşmesi kaçınılmazdır.
* Kürdistan'da ağır savaş koşulları yaşanırken, Ankara'da HDP
milletvekillerinin dokunmazlıklarının kaldırılmasını nasıl
yorumluyorsunuz?
AKP liberal demokratik bir parti olarak doğdu ama gelinen noktada
İttihat ve Terakki zihniyetini temsil eden ve o temsilliyeti savunan
Ergenekoncu, ırkçı tek tipçi Kemalistler deyin MHP ve bütün odaklarla
ittifak yapmış durumda. Son hamleyle oligarşi cumhuriyetini savunmak
için şuursuz bir saldırı başlatmış durumda. Bu iki şekilde aşılabilir.
Birincisi direnerek aşılabilir. Ya oligarşi cumhuriyete bir geçiş yapar
ya da bu kaos giderek derinleşerek 3'üncü Dünya Savaşı dediğimiz
Ortadoğu'da Irak, Suriye gibi şekillenecek bir devlet haline gelebilir.
Önümüzdeki seçenekler bunlar şimdi. Hangisini seçeceğimiz bizim
elimizde.
* Erdoğan'ın Kürdistan'da yürütülen savaşa ve dokunmazlıkların
kaldırılmasına dair "Başaramazsak yazıklar olsun bize" dedi, siz ne
düşünüyorsunuz?
AKP'nin de Erdoğan'ın da gerçek düşünceleri artık "Kral Çıplak"
diyebileceğimiz şekilde açığa çıkmış durumda. Türkiye'de başkanlık
hayalleri adı altında tek kişinin yönettiği ülke haline getirmek
istiyorlar. Bunu da biraz İslam'la dinle süsleyerek Türkiye'de bir
diktatörlük aşamasını başlatmak istiyorlar. Buna karşı da demokrasi
güçleri bu faşizan tutuma karşı bir demokrasi gücü oluşturarak, bu
emellerine heveslerine engel olabilir. Kürt halkı da bunun en
dinamikleridir.
* CHP'nin dokunmazlıkların kaldırılmasında AKP'nin yanında yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
CHP gerçekten kendini sosyalist bir parti olarak değerlendiriyorsa
Türkiye'nin beraberliğinden ve demokrasiden yanaysa AKP'nin bu tuzağını
iyi görmeli ve destek vermemeli. AKP'nin koltuk değneği ve figüranı
haline gelmemesini diliyorum. CHP'nin içinde bu karara karşı olan çok
kişinin olduğunu biliyoruz. Umarım CHP parti olarak gerekli tavrını alır
ve yanlışa düşmez.
* Amedspor'a yapılan ırkçı saldırılar ve HDP'lilerin Meclis'te AKP'nin şiddetine maruz kalmasının ne gibi tehlikeleri doğurur?
Irkçı saldırılar AKP hükümeti ve sarayın yürüttüğü politikalar sonucunda
gelişen politikalardır. Sürekli Kürtleri hedef gösterici politikalar
izliyorlar. Bu da değişik yerlerde ortaya çıkıyor. Bu savaş süreci
durdurulamazsa bu yaz çok sıcak ve kanlı geçebilir. Bundan dolayı da
kontrol altında olan veya olmayan metropollerde Kürt kitlelerine Kürt
mahallerine, esnaflarına yönelik saldırılar olabilir. Bu ülkeyi
yönetenler akıllarını başlarına almalılar. Mecliste bile linç
yapılabiliyorsa, Amedspor'a protokolde olan insanlar tarafından bizzat
başkanın işareti sonrasında linç kampanyaları başlıyorsa. Yarın öbür gün
metropollerde de büyük sürtüşmelerin çıkması alarmı veriyor. Bu
maceracı yoldan devletin bir an önce dönmesini diliyoruz.