“Bize kimse bir şey sormuyor ki!”


2016 yılının Ocak ayında Diyarbakır’da Sur’a yakın mahallelerden birindeki bir evde küçük bir kız çocuğu “Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsun?” sorusuna bu cevabı veriyordu. Bu konuşmayı yaptığımız sırada Sur’da çatışmalar sürüyor, silahların ve ağır bombardımanın sesi, tüm Diyarbakır’da olduğu gibi, Sur’a komşu olan bu mahallede de duyuluyordu.


- Ama ben sana sormaya geldim.

- Ama söylesem de yine kimse dinlemez ki!


Kimse dinlemez dese de söyleyecekleri vardı; söyleyecekleri göğsünde birikiyor, biriktirdiklerini hızlı hızlı konuşarak sıralarken aynı zamanda meraklı gözlerini kocaman açıyor ve biteviye soruyordu: “Neden savaş, hep savaş, hep savaş?”, “Neden Kürt’üz diye bizi öldürüyorlar?”, “Neden İstanbul’daki çocukla beni farklı görüyorlar?”, “Neden bize terörist diyorlar?”

Soruları soru değil, düpedüz isyandı ve sonunda o isyanın arkasındaki acısını da yine bir soruyla dile getirdi: “Neden ablamı öldürdüler?”

Sur’daki direnişçilerden biri olan ablası birkaç hafta önce öldürülmüştü. Kız çocuğunun babasının anlattığına göre en büyük kızının Sur’a çıkan yolu da aynı böyle, bitmez tükenmez sorularla başlamıştı.

“Baba siz neden köyden Diyarbakır’a geldiniz” sorusuyla başlayan merakın peşinden gitmiş sormaya devam etmişti: “Baba, köyünüzü neden yaktılar?”, “Baba, köyünüzdeki o yaşlı kadına niye işkence ettiler?”, “Baba, akrabalarımızı niye öldürdüler?”

Babası, “Kızım böyle sordukça ben anlatmak istemedim” diyordu, “Anlatmak istemedim çünkü sonunda gidebilirdi diye korktum.”

Başka bir mahallede, Sur’da ablukanın ilk haftasında vurularak öldürülen bir erkek çocuğunun annesi “Biz çocuklarımıza geçmişi anlatmasak da biliyorlardı. Çünkü görüyorlar, yaşıyorlar. Okuyorlardı.” Annesinin anlattığına göre oğlu hep Diyarbakır’a yakın çok sevdiği köylerine gitmek istiyor ve köylerine her gittiklerinde “Köyümüzü neden yaktılar?” diye soruyordu. Annesi anlatmak istemediğinde öfkelenip itiraz ediyordu: “Ben çocuk değilim.”

“Bize çocuk muamelesi yapıyorsunuz” diyordu Nusaybin’de başka bir çocuk. Büyüdüğünü kanıtlamaya çalışıyordu ve kanıtı da aile hikâyesini bilmesiydi: “Ben anneme nasıl işkence ettiklerini biliyorum. Evimizin kapısını tekmeyle kırdıklarını, annemin başına silah dayadıklarını biliyorum. Bak işte Cizre’de olanlara. Yani şimdi olanları da görüyoruz biz, anlıyoruz. Bu zulüm gücüme gidiyor benim.”

Nusaybin’de iki abluka arasında çocuklar barikatların başında oynuyordu.

Bir sokakta futbol oynayan çocukları kaldırımda oturmuş izleyen 14 yaşındaki Fırat, ilk abluka sırasında özel tim polisleri tarafından vurulmuştu. Yarasını gösterdi, “Vurulduğum anı hatırlamıyorum” dedi. Bir ağırlık olmuş sadece vurulduğu yerde, gözünü açtığında hastanedeymiş.

Taburcu edildiğinden beri koşmasını, oynamasını yasaklamışlar ve buna sinir oluyormuş. Bu vurulma meselesinin tek iyi yanı okula gitmemesiymiş. Çünkü okulda öğretmenler Kürtçe bilmediği ve sürekli “Türkçe konuşun” diyerek azarladıkları için okulu sevmiyormuş ama Kürtçe okul olsa tabii ki “Keyfi gelirmiş.” Okulda dersler Kürtçe olsa okuyup avukat olurmuş. İşte o zaman mahalledeki amcalar, ablalar tutuklarlarsa hemen gider kurtarırmış. O zaman herkesi kurtarabilirmiş.

Cizre’de ise bir çocuk, abluka kalktıktan sonra yıkılmış Cudi Mahallesi’nde evlerin molozları arasında dolaşırken “Neden bırakmıyorlar insanlar özgür olsun?” diye soruyordu. Onun için özgürlük sokaklarda rahat rahat dolaşmaktı. Şimdi her yerde polisler vardı ve onları gördüğünde korktuğu için eve gitmek zorunda kalıyordu. Neden sokakta özgürce oynayamıyordu? Üstelik biliyor muyduk, polisler köpeğini ve kümesteki tavuklarını öldürmüşlerdi: “Biz giderken köpeğimizi alamamıştık. Eve gelince, bir baktık köpeğimizi vurmuşlar. Tavuklarımız da ölmüş. İnsanları da öldürdüler, ben en çok ona üzüldüm.”  

“Keşke insanları kurtarabilseydim” diye düşünüyormuş geceleri. Yaralıları kurtarmak için büyüdüğünde doktor olacakmış: “Mesela şimdi doktor olsaydım, bodrumdakileri kurtarırdım. Kimse ölmezdi.” O da bir çocuktu ve her çocuk gibi sorusunu soracaktı: “Bodrumdaki insanları neden kurtarmadılar?”

Sorusuna verilecek bir yanıt yoktu. Ama çocukların soruları da soru değildir çoğu zaman. İsyandır.

Yaşanan son savaş için mazeretler gösterildi ve işlenen insanlık suçları bu mazeretlerin doğal sonucu gibi kabul edildi. Çocukların öldürülmesi, yaralanması, mahallelerinin, evlerinin yıkılması, aylarca savaşa tanıklık etmeleri, uykusuz geceleri, endişeleri, korkuları savaşın en doğal sonucu sayıldı. Sadece çocuklar yaşadıklarını savaşın doğal sonucu saymadı, savaşı doğal saymadıkları gibi... Çocukların hiç büyümeyeceğini, hep böyle sessiz kalacağını düşünen yetişkinlerin aksine onlar zamanın çok çabuk geçtiğini de biliyordu. Sesleri duyulmadığı için konuşmadıkları ve konuşmadıkları için de yaşananları görmedikleri zannedilen çocuklar, sorulduğunda meraklı gözleriyle bakarak “Ama öyle değil, yanılıyorsunuz” diyorlardı.

Cizre’de birinci bodruma arkadaşlarıyla giren bir çocuk “Ben bunları, bu gördüklerimi, herkese anlatacağım, çocuklarıma, herkese, bütün dünyaya anlatacağım” diyordu.  Oradaki diğer çocuklar o böyle söylediğinde hep bir ağızdan “Biz de...” dediler.