Önce, “fiilen” yönetimi değiştirdiğini, seçilecek parlamentonun bu “fiili durumu yasallığa kavuşturacak yasalar çıkarmak zorunda olduğunu” ilan etti. HDP, parlamento yoluyla başkanlığın önünü kestiği için, fiilen “başkan” olarak Seçim Darbesi’ne gitti. Korkunun ve ihanetin gölgesinde yapılan seçimlerle “tek başına iktidar” olarak yeniden devletin yönetimini eline aldı. Taban örgütlenmesini yaparak muhtarlarla doğrudan ilişki kurup yerel yönetimleri denetim altına soktu. Sonra kaymakamları toparlayarak “mevcut mevzuatı takmadan çalışmalarını“ emretti ve böylece devletin en yaygın resmî taban örgütlenmesini de “fiili başkana” bağladı.
Artık o “diktatör bozuntusu” falan değil, tam bir Türk tipi başkan, yani Hitler tipi faşist bir diktatördür.
***
Kendi tarihlerinin utancıyla yüzleşememiş ve bu nedenle de günümüzde de pisliğinin üstünü örtmeye çalışan CHP ve sağdan soldan tüm versiyonlarının Tayyip diktatörlüğüne yönelişi ve sorunu kavramakta geç kalmaları doğaldır. Çünkü kendi tarihlerinin çok büyük bir bölümü de “Türk tipi diktatörlük” örneğidir. Bugün Sur, Cizre, Silopi, Şırnak, Nusaybin ve bütün Kürt illerinde gerçekleştirilen “devlet katliamını“ görmelerini engelleyen gözbağı, onların da tarihinde yer alan, İstiklal Mahkemeleri’nden Yassıada’lara, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne ulaşan devlet katliamlarıdır.
27 Kürt katliamı, Dersim, Çorum, Maraş, Sivas gibi Alevi katliamları; 6-7 Eylül gibi Rum ve Ermeni göçertmeleri ve benzeri Türk tipi ulusalcı, tekçi, sömürgeci devlet uygulamalarıdır. Çünkü yönetim, ister başkanlık ister parlamenter sistem olsun, bir sömürgeci sistemin devletinin özü ner zamlan kaçınılmaz olarak diktatörlüktür. Diktatörlüğün üstü kapalı ya da açık olması ise öze ilişkin değil sadece biçime ilişkin bir sorundur. Sömürgeci Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, “sömürge ülkeyi, ezilen halkları ve sınıfları kontrol altında tutabilmek için” Mustafa Kemal ve onun tek partisinde gerçekleştirilen “denetlenemeyen, ulusalcı tekçi, güçlü iktidar”, bu kez sömürgeci Cumhuriyet’in yıkılışı aşamasında tekrar sömürgeci devletin varlık sorunu olarak kendini dayattı.
Evet, 2007’lerden bu yana kaçınılmaz bir çöküşe yönelen sömürgeciliğin bugünkü ihtiyacı, kendini Tayyip’te somutlayan ama varlığını sömürgeciliğe borçlu olan ve Türkiye’nin en doğal hali olarak sıkça tezahür eden diktatörlüktür. CHP’nin faşist Tayyip diktatörlüğüne karşı direnişindeki gönülsüzlük; Kürt ve Alevi gerçekliğini kabullenmeme; halklara yönelik katliamlara ‘hayır’ dememe noktasındaki ısrar bu maya ortaklığındandır.
***
Ama ne yaparsa yapsın, Türk tipi diktatör Tayyip Erdoğan ihtiraslarının esareti altında her türden çılgınlığı yapacak karakterde olsa da, mevcut somut koşullarla sıkıştırılmış olan manevra yetenekleri ve bireysel cehaletle özürlü kapasitesi kifayetsizdir. Dünya emperyalist sisteminin ağababaları bütün Ortadoğu ve İç Asya’da yeni dengeler oluşturmak amacıyla yeni düzenleme (dizayn) politikalarının içine batmışken; ve yakın bölgemizde Kürt özgürlük ışığı bölgeyi aydınlatıp özgürlük bilinci bütün ezilen halkları kucaklarken, sömürgeci devletlerin eski konumlarını ve ilişkilerini devam ettirebilme olanakları yoktur. Onlar kendi iktidarlarının çöküşünü engelleyebilmek için bütün vahşetleriyle ve örgütledikleri IŞİD, El Nusra gibi aparatçıklarla ezilen halklara yönelik saldırırken, öte yandan kendi mezarlarını da kazmakta olduklarının bilinciyle çıldırmaktadırlar.
Demokratik Özerklik, çağımızda her halkın uluslararası hukukun da kabul ettiği en doğal hakkıdır. Bu hakkın kullanımını hiçbir gücün engelleyemeyeceğini Kürt Özgürlük Hareketi açık bir netlikle göstermiştir. Onların büyük bedeller ödeyerek gerçekleştirdikleri muhteşem direniş, ezilen halklara büyük umut vermiştir.
Ne var ki Türk halkı bu muhteşem deneyi sahiplenmekte yetersizdir. Biliyoruz ki, “her halk lâyık olduğu yönetimle yönetilir.” Türk halkı da geleceğini onur üzerinden inşa etmeyi düşünüyorsa, eğer bunu düşünüyorsa gerçekten, gün bu gündür. Ya Kürt Özgürlük Hareketinin bütün halklar için savunduğu öz yenetimlere siper yoldaşlığı yapacak, ya da tarihiyle asla yüzleşemeyen bir utanç toplumu olarak bugünkü gibi çürümeye devam edecektir.
Gün bu gündür ve tarih bu günü gelecekte önümüze tekrar koyduğunda gecikme faizini de alacaktır.