Hayır, Recep Erdoğan kendi başına bir icat değildir. Eğer diktatör ise bu, Türk’ün, Atatürk ilke ve inkılaplarına uygun olarak, adamın hiddetlisi, şiddetlisini sevmesindendir. Nitekim işi cinayet, tecavüz ve talan olan Topal Osman, unutulmaz bir Türk devrimci sıfatıyla, şimdi Giresun kıyılarında heykeldir. Astırdığı insan sayısını kendisinin de bilmediği Kel Ali (Çetinkaya) Ayvalık meydanında taş kesilmiştir. 6 bin kişinin öldüğü Türk’ün Türk’e karşı Türklük savaşının Bağbuğu Türkeş, Ankara’nın ortasına dikili anıttır.
Liste heykelleştirilip, anıta dönüştürülenlerin listesi bitmez, tükenmezlikle uzun, bir başka şerefli Türk büyüğü olan Dersim katili Abdullah Alpdoğan’ın ismi Tunceli’de tabela olarak sırıtmaktadır.
Kürt köyleri yangını ve kaçırılmış sivillerin katliam günlerinin unutulmaz zabtiyesi Abdülkadir Aksu, AKP’nin de vazgeçilmez Türk büyüğü olarak, heykeli dikilecek Türkler listesindedir.
Erdoğan genel temayüle cevap verip, oylarını artırmak için hiddetli, şiddetli kisveye bürünmüş olabilir. İkincisi, somut olarak varsa diktatörlüğü, bu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemininden kaynaklanıyor olabilir.
Çünkü, Kemalistler doğru tespitiyle, dünyada, “nev’i şahsına münhasır” özellikli Türk demokrasisinin mucidi, kainat durdukça Türklerin atası kalmaya devam edecek Atatürk’tür.
Rahmetlinin demokrasisi, seçimle sınırlıydı. Onun, “hamili kart yakinim olur” tertibinden işaret ettiği tekmil kamçılı, tüfekli ve tabancalı adamları seçilerek arş ileri, marş ileri görev başına yapıyordu. Kendisi de her daim bir seçilmişti, zaten.
Sonrasında gelenler, (İnönü, Menderes, Demirel, darbeciler dahil) ve ona bağlılık yeminiyle “demokrasisi”ne sahip çıktılar. Kimileri de onlardan kurtuluşu, diktatörlükten kurtuluş sanarak mücadele etti. Her defasında sonra gelen öncekini arattı.
Mesela, Atatürk zamanında internet olmadığından, medya yok, basın vardı. O da tek boydaydı. Methiye ile yani yandaşlıkla görevliydiler.
Rahmetli, yandaşlığından şüphelendiği, deve dişi kalem Ahmet Emin Yalman ile Hüseyin Cahit Yalçın’ı darağacı etrafında dolaştırarak biat ettirmiş, Yunus Nadi’ye, maliyeye pusula yazdırarak para verdirmişti.
Günümüzde maliyenin bir kolu, el koyduğu medyayı yandaşlaştırıyor, Aydın Doğan yandaşlaşmayınca boynuna vergi borcu doluyordu.
Siyasal ve sosyal cennaha gelince:
Atatürk’ün altı oku, onun ilke ve inkılaplarına bağlılık yeminli mahdumu Recep Erdoğan tarafından, mehter marşının dümtekli ritmi misali “teklik” üzere, “tek mille (tek ırk yani) tek bayrak, tek dil…” oluyordu.
Herkesin adaleti kendinceydi. Atatürk emredince, insanlar darağacını boyluyor, gülümseyince hayatlar kurtuluyordu.
Recep Erdoğan bağımsız (artık bağımsız değil) Türk adaletine “kusura bakmayın” haykırışıyla istikamet veriyor, endamını sevdiğim militarizm Milli Güvenlik Kurulu olarak tahtını koruyor, ama karısına arkasını dönen generaller “sivilleşme” adına tutuklanıyor, oylarına takoz koyan 10 bin Kürt bilinmeyen sebepten hapsediliyordu.
Atatürk’ün, askere övgüsü, Recep Erdoğan’ın dilinde takla atarak polise “destan yazdı“ kasidesi olarak tarihe geçiyordu. Polis de, rejime karşı görüş bildirimi gösterisine çıkan Türklerden 4 tanesini öldürüyor, 76 kişiyi komaya sokuyor, 12 tanesinin gözünü çıkarıyor, 2 bin 300 tanesini de yaralı olarak yerde bırakıyordu.
(Kürt katliamı, yurtlarının yangınını saymıyoruz. Onlar Atatürk’ten mirasla her dönemin orta malıdır. Gelen Türk vuruyor, giden vuruyor, AKP en çok faili meçhul cinayet işleyen Albay Abdülkerim Kırca’ya üstün övünme madalyası veriyor, Recep Erdoğan Roboskî katillerini kutluyordu.)
Editörün “çok uzun oldu” sesini duyar gibiyim. Bitireyim bari:
Diktatörlüğü Recep Erdoğan icat etmedi. Türk demokrasi zaten bu…
DİKTATÖR!..
Sanki Türkler hayatları boyunca demokrasi ile tanışmış, onu yaşamış gibi “altın kalpli” Recep Erdoğan’ın, gücü ele geçirip, yeterince servet yığınağı yaptıktan sonra, Kürtlerin deyimiyle “kendini şaşırıp, yoldan çıkarak” diktatörleştiği konuşulup, tartışılmaktadır.