Günümüz dünyasında, halkının korkusundan sokağa çıkamayan, çıktığı zaman işgal topraklarındaki istilacı başı kesilen seçilmiş var mı? Güldürmeyin beni, bu tür korkak, korkudan bacakları titrek, bacakları titrek darbeci diktatör tipi de kalmadı.
Salı günleri, divana çıkan Sultan edalıydı. Halleri ise komikti. Parlamento yolunda, gün ışığına çıkmaktan korkar gibi, iki yanında, ardı ve önünde giden koruma ordusu, havada helikopterler eşlik ediyordu, ona. Kürtler yüzüne tükürür kokusundan mı her neyse yollar, "sevgili milleti"ne kapatılıyor, hastaneye yetişme derdinde olan hasta yakınları, doğum sancısı çeken kadınlar sıkışıp kalma çaresizliğinden sayıklarcasına sövgüler diziyorlardı.
Sadece ruhu huzur bulsun diye parlamentonun girişinden konuşacağı salona kadar üst üste arama barikatları kuruluyor, milletvekilleri de "ellenerek" geçiyorlardı. O, bir an sonra yaz sıcağında dışı yünlü kaplı çelikten yeleğin ağırlığı altında terler dökerek kürsüde beliriyor, önüne gelene sövüyor, Kürtleri kırımla tehdit ediyordu.
Bir seçilmişin halkından korku halleri, dünyanın yeni gülünesi konusuydu. Ama hayat yolları, birer entrika çemberi, takkiye kumkumasıydı.
Fethullah ve adamlarını kullanarak ordudaki Kemalistleri tutuklayarak terbiye eden adamdı, o. Sonra, Kemalistlerin önüne attığı "dost kuvvet kemiği" ile yandaşlaştırıp "sizi içeriye tıkan odur" diye Fethullah’a saldırtan...
Askerleri tutuklamada kullandığı polisleri de tutuklayarak, komediler tımarhanesi kuran olarak, günümüz dünyasında, beş kıta, yedi iklimde eşi, benzeri olmayan her neyse adını siz koyun…
Öte yandan parti başkanı, tekmil Cumhurun (halk, millet) Reisi ünvanıdır, kendisi. Hukuk dışı olarak uygulamanın (hükümet) başı, orduların başkomutanı, poliste de baş komiser, beri yanda sevmediği gazete, TV ve ajansları anında ipe dien baş cellat, kalemleri esir tutan zindancı, işsizliğe, açlığa, meslekten koparan tiran…
15 bini Kürt öğretmen, 50 bin kamu çalışanı, 5 bin bilim adamı sokağa atılıyor, Kürt aydınlar, gazeteci ve politikacılar topluca tutuklanıyordu.
Sevdiği diziyi seyretmediğini söyleyen televizyoncu (Okan Bayülgen) sadece işini değil, yaşadığı şehri de terketmek zorunda kalıyor. Onurlu kalemlerden Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Kadri Gürsel, karikatürist Musa Kart ile Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri, hatta kendisini nimetlere taşıyanlardan dinci Ali Bulaç bile betona gömülüyordu.
Türk adaletinin baş yargıcı, kararları tebliğ eden tellaldı. "Yanlarında kâr kalmayacak" diye gürleyince polis yakalamaya, adliye tutuklama kararı olmaya koşuyordu.
Kadınların doğurganlığından sorumlu zaptiye idi. "Doğurun ha, doğurun" diye diye eli, ayağı, gözü, kulağıyla halkının yatak odalarına dalıyor, her şeye karışan olarak, iri kıyım tekmil yandaş müteahhitlerin ortağı gibiydi. Heval Taha’nın yazdığı gibi Koç ailesine söz verdiği Tank ihalesini ellerinden alıp kendisine aşık olduğunu açıklayan Sancak’a sunan müteahhit işvereniydi. Bir kanıya göre ortağı…
AKP iktidarıyla hırsızlık, soygun ve rüşvet alma olaylarını konuşmak, "suç" ilan edilmişti. Çünkü devlet artık şirketti. Kimse çalmıyor, herkes, şirketin kasasından gücü oranında alıp götürüyor, isteyen Muazzez Ersoy, İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Yavuz Bingöl ve saz arkadaşlarıyla, halkın parasın saray sofralarında yiyor, isteyen kasa fareleri hastane zinciri, dileyen gizli yerli ve uluslararası ortaklıklar kuruyor, gemi filoları düzüyor, vakıflar yaratıyor, arazi kapatıyorlardı.
Her diktatörün takıntısı, beyninin dalga boyu ve düşmanlarını cezalandırma biçimi kendinceydi. Bir gorili andıran Afrikalı (Uganda) İdi Amin, düşman komşularla işbirliği yaptığından şüphelendiği düşmanlarını timsahlara yem ediyordu.
Türklerin ezeli ve ebedi düşmanı Kürtlerdi. Onları Saddam ve Güney Amerikalı generaller yöntemi olan "meçhul" katillere temizletiyorlardı.
Bunlar, Kürtlerin ülkesini bölge bölge kuşatıp tanka, topa tutuyor, havadan bomba yağdırıyor, bu yöntemle bütün çağlar diktatörlerinin vahşet rekorunu kırmaya çalışıyor, bebek, ihtiyar katliamına çıkıyor, Cizre’deki gibi sağ yakaladıklarını diri diri yakıyorlar.
Ve geçtiğimiz hafta Kozluk’ta sağa-sola ateş ederken, Şenay Aybüke Yalçın adındaki Çorumlu bir bir öğretmeni vurdular. Öldürdükleri Kürt sayısıyla övünen katiller, cinayeti Kürtlere mal edip insanlıktan söz etmeye başladılar.
Terör devletinin başı Recep, bize insanlık satmak için haykırıyordu:
"…terör örgütünün katlettikleri masum için kıllarını kıpırdattılar mı? Bunların tek gayesi teröristleri ve onların kanlı eylemlerini toplum nezdinde aklamaya çalışmak, kalemşörlüklerini yapmaktır. Aybüke kızımız genç yaşında çıktı oralara hizmet için gitti. Yavrularımıza ilim, irfan öğretmek için gitti. (....) Ama bu yavrumuzu orada katlettiler.”
"….oralara hizmet için gitti” ırkçılığı Recep’e olsun...
Çorumlu Aybüke ölmesin. Her ölüm kötüdür. Ama Kürdistan’ın yüz yıllık ölümle mücadelesi orada kalsın; Recep konuşurken Amed Surlarının içi müteahhitlerine sunulmak üzere, yıkım kuşatması altındaydı. Sur’da çocuklar, Kürt Aybükeler abluka altında karanlıkta, aç ve sussuzdu. İnsanlığa karşı cinayetti, bu. Ötede, Amed’in altı ilçesinde yüzlerce köy kuşatma altındaydı. İşkence ediliyordu, insanlara. Cinayetler işleniyordu. Çocuklar açlıktan ağlıyor, ekin tarlaları, bahçe, bağlar sussuzluktan kavruluyor, Kürt Aybükelerin mahremleri, çeyiz sandıkları çamurlu postallarla çiğneniyordu.
Çorumlu Aybüke, Kürtlerin kurşunuyla vurulsa bile kazaydı. Ama Recep’in rejimi kuşatmadaki Kürdistan tanıktır ki, tasarlayıp planlayan cinayetlerle insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor.