15 Mayıs’da Kürt Dili Bayramı kutlandı.

Diyarbekir’de açılan ve ilk kez Kürtçe ders veren İlkokun’un kapatılması suçtu.

Öyle de sayıldı ve bu da protesto edildi.

Buraya kadar herşey normal.

Ancak dil egemen olmayınca, protestolar, radikal ancak yaşam bulamayan çıkışlar olmaktan kurtulamazlar.

Yıllardır bu protestolara eşlik eden egemen çağrı:

"Bê ziman jiyan nabê!“ (Dilsiz yaşam olmaz!)’dır.

Dil’in egemenliği?

Felsefik-psikoloji yansıma yanındaki bir olgu olarak kabul edilen dil, nasıl egemen olabilir ki?

Eğer dili onu taşıyan bir toplumun egemen kıldığı olgu değilse.

O zaman dil, sadece linguistik sosyoloji olarak kalır.

Toplumun dili, insanlar arası sosyal ilişkilerde egemen kılmasıyla birlikte, dil sosyal psikolojik bir olgu olarak, toplumda etkin olabilir.

Diyarbekir’de pazarda "Zebeş!, zebeş!, zebeş!" (Karpuz….) alışveriş yapanların yönünü değiştirmeye yetebilir.

Türkçedeki "karpuz" kelimesi, Diyarbekirliler için, insanın yönünü değiştirebilecek bir cazibe taşımayabilir.

70’li yıllarda bir Dersimli’nin İstanbul’da Sağmalcılar Cezaevini ziyarete giderken bana yaklaşarak: "Bao şima kamji deverayê?" (Kardeş siz hangi köydensiniz?" demesi, sadece Kirmancî’deki, naif ve kendi köyünü, dünyanın başkenti zanneden derin bir egemen içgüdünün yansıması değil mi?

Dil sosyal davranışların egemenlik sahasını açan, etkileri derin bir araçtır.

Kuzey Kürdistan’da eskilerde, küçük çaplı toplantıların etkili dili "Türkçe"ydi.

Neden, ya masada oturan bir "Türk", ya da Kürtçeyi bilmeyen bir Kürt" olurdu.

Bundan çıkaracağımız sonuç ne olabilir?

Siz otonom, bağımsız bir toplum olarak varolabilirsiniz.

Siz yürekten, Kürdistan ve Kürtler’in özgürlüğünü savunabilirsiniz.

Bunlara rağmen dil de "otonom" duran bir olgudur.

Dili kendi bağımsızlığınız ve otonominizin sosyal psikolojik aracı haline getirmediğiniz müddetçe;

Dil sadece linguistik sosyoloji olarak var olur.

Dilin sosyal psikolojinin aracı olmasını günlük yaşamımızda örneklemek istiyorum:

30 yıldan beri, kendisine bakıp otomatik olarak, sadece Kurmancî konuştuğum bir arkadaşım var. 

O, dilin gücünü kullanarak, benimle sosyal ilişkisine egemen oluyor.

Ben ise onunla Kurmancî konuşarak, egemenliğimi ona yansıtıyorum.

Erkek kardeşimle 35 yıl sonra, bana göre özgür olan Midilli adasında görüştük.

İlk iki saatten sonra, iletişimimize Kirmanckî’nin (Zazaca) egemen olmasının ilk adımını o attı.

Ben de bu "egemenliği" yansıtmış oldum.

Diliyorum, Diyerbekir’in "Zebeş"i, devletlerden, kurumlardan bağımsız, her "kuçe"nin (sokak) diline dönüşsün.

Dil, kurtuluşa kadar İlkokul’da eğitim dili olmayabilir. 

Ancak bir "egemenlik olgusu" olarak, onu konuşanların iletişime ve sosyal psikolojisine çatı olabilir.

Protestoya değil, toplumsal psikolojik biçimlenmenin zenginliğinin aygıtı olabilir.

Ancak böylece, Türkçe’nin bir "fiyaka" dili olduğunu Kürtler’e kanıksatan kapandan tamamen kurtulmak mümkün.