“Önce söz vardı” der İncil. Belki biraz abartılıdır ama bir gerçekliği de ifade eder; sözün gücünü.
Söz, silah gibi etkili bir güçtür. Ki savaşlar daha çok sözün bittiği noktalarda devreye girer; sözün ve kültürün önü açılsın diye.
Söz bitirilmek ve kirletilmek isteniyor. Ağıtlar ise Türk devletince serbest bırakıldı. Daha önceki süreçlerde Kürtçe ağıt yakmak yasakmış ve kendi dönemlerinde serbest bırakmışlar. AKP kendi diliyle, kendisini ele veriyor: “Biz ayrıyız, daha önceki hükümetlerle bizi karıştırmayın, biz öldürüyoruz ama ağıt yakmayı da serbest bırakıyoruz” kısaca demek istedikleri bu. Oysa Kürtlerin ağıt yaktığı mezarlıkları bile yok ediliyor.
Kelamın gücüne inanırım. Çocukluğumda devli, perili, cinli masallar anlatılırdı. Bazen yedi kat yerin dibine, başka dünyalara gider, bazen de korkudan yerimizden kımıldayamazdık. Kürtçe’nin esnekliğiyle öylesine bir anlatırlardı ki, o an masalın ya da destanın bir parçası oluverirdik. O okuması ve yazması olmayan insanlar, en değme edebiyatçılar gibi akıcı ve duru bir dille anlatırlardı.
Dilin gücüyle birçok kapı açılabilir. Ölüm tehlikesi karşısında hayatta bile kalabilirsiniz. Binbir Gece Masalları’nda olduğu gibi. Pers Şahı Şehriyar, her gün bir genç kızla evlenir ve sabaha da astırır. Ta ki Şehrazad ile evlenene kadar. Şehrazad kelamın gücünü bilir. Her gün şaha bir masal anlatır ve en heyecanlı yerinden kesip devamını sabaha bırakır. Böylece şahtan üç çocuk yapar ve hayatta kalır. Dildir bu, yılanı bile deliğinden çıkarır. Ve bu biraz da Şahmaran ile Tahsmap’ın hikayesine benzer. Orada da Şahmaran tutulduğu Tahsmap’ı dil ile yanında bırakır. Her gün anlatır dünyanın ahvalini. Çünkü dünyanın tüm bilgileri ve sırları Şahmaran’dadır. Bir Kürt masalıdır Şahmaran. Kendisinin ve sevgilisinin sonu ölümle bitse de bu masal ve diğer masallar Kürt dilinin yaşamasını sağlar. Bir halk ise diliyle vardır.
Kürtler, o kelamın gücüyle ayakta kalabildiler. Dengbêjlerin, çirokbêjlerın aracılığıyla kendi dil ve kültürlerini günümüze kadar taşıdılar. Bellek oldular tarihin yetim çocuklarına. Sevgilerini, kahramanlıklarını, yapılan zulümleri, iç kavgalarını günümüze kadar taşıdılar. Ağıtlarını dinledik yıllarca. Ve Kürtçe ağıt yakmak bile yasaktı. Ama dinlemediler. Dengbêjlerdi onlar. Kelamın ve klamın piriydiler yani…
Dil, aklın ve kalbin aynasıdır. Beyninin gerisinde sakladığın şeyler, dilin aracılığıyla kendini dışa vurur. Kürdistan kan ağlıyor. Ormanlar yakılıyor, dağ taş bombalanıyor, mezarlıklar yıkılıyor, şehirler ablukaya alınıyor, bomba ve mermi yağmuruna tutuluyor cümle ülkem.
21 insanımız öldürüldü Cizre’de. Daha birkaç günlük bebekler, derin dondurucuda tutuldu ki ölü cesetleri kokmasın. Bir ana ölen kızına sarılarak sabahladı. 75 yaşında bir ihtiyar, sokak ortasında polis kurşunuyla vuruldu, çocuk masumluğuyla sonsuzluğa gözlerini yumdu.
İşte tam da burada sözün hükmü kalmıyor. Nutkumuz tutuluyor adeta. Anlatılanların ve görüntülerin birer masal olmasını istiyor insan. Cizre abluka altındaydı. Biliriz o vahşi devleti. İktidardakiler boy gösterdikleri TV ekranlarında efendilik taslıyorlar. Kan damlıyor dillerinden de… Dil, aklın ve kalbin aynasıdır dedik ya, “Çok şey verdik, daha ne istiyorlar’’ diyorlar. Vicdanları çürüdü. Sokaklarda ise faşizm dehşet saçıyor, her gün ölümlerle uyanıyor, faşizmin AKP versiyonunu görüyoruz. Ama Türk TV’lerinin kerli ferli konukları, ağızlarını açıp tek bir söz etmiyorlar.
İyi söylenmiş bir söz, tarihin derinliklerinden çıkar gelir. Onlar ise köksüzdü.
AKP faşizminin vahşetine maruz kalan Cizre halkını, HDP’lileri, Selahattin Demirtaş’ı dinlediğimizde, her bir kelimelerinin birleştirici ve bütünleştirici olduğunu görüyoruz. Her konuşmalarında barış talebi ve çağrısı var. Onlar da yüreğindekileri döküyor…Kan ve gözyaşı altındayken bile, güzellik ve barış üzerine kuruyorlar tüm cümlelerini…
Dilimiz hep haktan ve adaletten yana olsun.
Dilimizin güzelliğini korudukça, elimiz de güzel şeyler yapacaktır.