"Uzun süren güzelim bir intihardır sanatçı yaşamı" 

Oscar Wilde


Rastlantılar geçidi bitti. Tümüyle seçimlerin dünyasındayız. Dar bir sokaktan oluşuyor bu dünya, mecburen değiyoruz birbirimize ve tanışıyoruz. Yol arkadaşlığı falan değil, tamamen zorunluluktan bu selamlaşma. Yol koca bir bulvar olsa ve ayaklarımızı rahatlıkla açıp koşar gibi yürüsek, değsek de dönüp bakmayacağız birbirimize. Yeni bir yüze yer yok hayatımızda. Göz teması işlevsiz, sözün kalmadığı dar zamanlarda...

Ölü gözler ülkesinde şiirin kanı çekilmiş, şarkılar ağıt ve tuvaller siyah çünkü. Tanışıklığımızı yok sayalım, savrulalım içten içe dünyanın dipsiz köşelerine. Komşuluğu, arkadaşlığı, mahalleli olma hallerini unutalım, yaşanmamış bilelim. Tanışmıyoruz. Hiç tanışmadık aslında. Hiç eklemlenmedik dünyalarımıza. Birbirimize göre öteki, arkadaki, sıkışmış, anlamsız bir hikayeydik ve ne güldüren ne ağlatandık üstelik. Öylesine bir hiçtik. Üç harfin bile yan yana geldiğinde düşmansa biz çoktan bitmiştik. 

Bitmiştik...

Şarkılarımız, bizi heyecanlandıran kitaplarımız, serin bir bahar şiirlerimiz yok artık. Eskilerin deyimiyle tuz dahi koktu. Tuzun koktuğu bu zamanların sanatını yapabilmek açık sözlülük gerektirir. Açık sözlülüğü ödev bilmeyi gerektirir. O ödevi yapma ısrarı kafayı giyotine uzatmayı gerektirir. 

Oysa tuzun koktuğunu gören, çantasını hazırlayıp, sessizliğe, kabullenişe doğru yola çıkıyor. Sessizlik sürekli merhamet dileyenlerin de kalesidir. Orada kimse seni fark etmez. Kimse sana anlam yüklemez ve beklentiye girmez. O sessizlik ‘tanrı tefekkürünün zorunlu koşulu’ olan yerdir. Dipsizdir. Açık sözlü oluşunla sessizlik arasındaki tercihini kimse sorgulamaz.

Müziği bırakanlar, yazmayı bırakanlar, sözü de bırakmış oluyorlar. O sözün kıymetini kendileri biçiyorlar. Sezen Aksu’nun sözünün kıymetli olduğu dönemler bir darbe sonrasıydı ve herkes aşk kelebeği idi. Gitmekle kalmak, aşk ile yalnızlık, dalga ile dinginlik arasında gidip gelen herkesin kilidini açan anahtardı o sözler. Birilerinin ölümü karşısında, bir şehrin yıkılışında, bir tarihin silinişinin izlerinde olması gereken söz, onda hiçbir zaman olmadı. Etrafında bu sözlere ilgi duymamasını salık veren akıldaneleri vardı ve "yaşam koçu" gibi, eğip büküyorlardı. Doğu’ya bir albümde uzandı, onda da bir sosyal sorumluluk projesinin divası olarak Kürt kız çocuklarının hizaya gelmesini arzuladı, bol sıfırlı bir çek karşılığında. Ve müziği bırakma sebebini kırılan kalp olarak açıklıyor şimdi. Oysa sözünü esirgediği, gözünü kapadığı bir bölgede kalpler atmıyor artık. Tarih zamanın çamuruna gömüldü, surları dövülüyor toplarla... Kalp kırılmış ne ki?

Kalbi kırılmış onun, çünkü ülke ortadan ikiye yarılmış. Bu yarılmaya verdiği tepki, "kendimi de alır giderim" kabilinden... Kalsa, sözü incitse, giyotini tarif etse ve konuşmaya talibim dese değişir miydi bir şeyler? Kuşkusuz. Ama "sahneye çıkmadan evvel herkes kendisini sıkıca tembihlemiş, çenesini tutması için." Yine de tutmayıp o çeneyi, hayata teşekkürünü edip, sırtını döndü, kendisine öğretildiği gibi. Çenesini tutmayanların başına ne geldiği belliydi çünkü. 

Bu ülkede İngilizce bir halk dili değildir evet, ama herkes Joan Baez’i bilir. Derdi hayatla olan tüm herkes bilinir. Hayatla, iktidarla, zulümle, zalimle savaşı olan her yerde olmayı kendine iş bilmiş ve sanatıyla bu işe kalbini koymuş insanların kalbi çelikten olmalı ki, çabucak kırılmıyor. Onlar bir yıkımın, bir yarılmanın önünde durmak nedir biliyor ve zulmedenin gözlerinin ta içine tüm sözleriyle bakabiliyorlar. Ve sadece 40 yıl değil, yüzlerce yıllık büyülü sözleri biriktirip dünyanın tüm kanayan topraklarına tohum niyetine serpilebiliyorlar ayrıca. 

Ölerek giden insanların çokluğuna bakınca, müziğinden ağlayarak gidenlerin ardından "dünya dönüyor, devam ediyor ateş dansına." Ölü bedeni günlerce sokakta kalan kadının acısına yanmıyorsa bir söz, kaldırıp tavan arasına atmak ve orada ölümünü beklemek en doğrusudur bu zamanda.