Hepimiz bu evrende-doğada yaşarız. Ama kimimiz bu doğanın erkek aklının müdahalesine fazla uğramamış mekanlarında sürdürürüz yaşamımızı. Bizler işte bu ikinci kısımda olduğumuzdan birçok doğal işleyişine tanıklık etmekteyiz. Yaprağın açılışı, açık yeşil rengin yavaş yavaş koyu yeşil bir renge bürünüşü, soğuk rüzgarların yaz aylarıyla birlikte sıcak rüzgarlara dönüşmesi ya da meyvelerin hücre hücre tatlanışı yaşamımızın içine yerleşen bir parçamız oluyor. Bu oluş eylemlerini birebir görerek ve duyarak, duyumsayarak evrenin kendi döngüsünü anlamaya ve böylece evren içinde anlamlı bir yaşam öğesi oluşumuzu bir bilgi olmaktan çıkarıp yaşamaya başlarız. Bu günlerde yaz sonlarının eriten sıcağına rağmen, bereketiyle evrendeki tüm varlıklara sunduğu ürünleriyle kendi anlamını algılamanız için bizlere yol göstermektedir doğa.
Özellikle tüm meyvelerin olgunlaşarak insanlara ve hayvanlara temel bir besin maddesi olarak sunulduğu bu zamanlarda doğayı bir şükran duygusuyla karşılaşıyorum. En çok da kendi kabına sığmayıp çat diye çatlayan, dalında dururken bizleri kendine çağıran tatlı mı tatlı incirler oldukça caziptir. Bir de dalından koparıp hiçbir el değmeden tüm doğallığı-sadeliğiyle afiyetle yeme şansı varsa bizler gibi, değmeyin keyiflere. Mor renkli kocaman incirler kadar minik altın sarısı şirin incirlerle çok karşılaştım bu yıl. Amacım sadece bu incirleri anlatmak değil tabi. Çünkü Yaşar Kemal’in incir tasvirleri gayet güzel doyuruyor bizleri. Öyle ki onun anlattığı incirlerin tadı kalıyor insanın damağında desem abartmış sayılmam. Bir keresinde o tasvirleri anlatmıştım birlikte kaldığım genç yoldaşlarıma. Sonbaharda incir toplamaya gittiğimizde, her buldukları inciri bir güzel inceleyip altından şırası damlayanlarını bulup getiriyorlar ve "heval, bunlar olabilir mi o incirler" diyerek heyecanla soruyorlardı.
Benim bu yazıda söylemek istediğim dalında duran bazı incirlerin yarısını kimin yediği, hem de neden yarısını yiyip yarısını bıraktığına ilişkindir. Bu incirleri kuşların yediği genel bir kanıdır. Ama bu incirleri yarasaların yediği de, genel kanıya göre ilginç farklı bir bilgidir. Çünkü genelde diğer kuşlardan farklı görülür yarasalar, hatta kuş dahi sayılmaz kimilerince.
Bunu öğrenince şaşırdım. Şaşkınlığımı da, yarasayı benim de kuş saymayışıma yordum. Kuşları kırılganlıkla özdeşleştirme hatasına düştüğümden olsa gerek. Bu bir yana dursun şimdilik. Bu işin en güzel yanı da yarasaların incirden bir parça alıp havalandıkları, uçarken yedikleri incirin bir kısmının gagalarının kenarından yere düştüğü ve bu dökülen parçalardaki incir çekirdeklerinin birer tohum olup toprağa tutunduğu şeklinde sürüp giden yeni öğrenmeler… Dahası yedikleri incirin çekirdeklerinin yarasanın dışkısıyla yeniden toprağa kavuştuğu, bozulmayan çekirdeklerin birer tohum olup her yana saçıldıkları…
Yarısını yediği incirden en az 7-8 tohumu toprakla buluşturarak bir o kadar incir ağacı yaratıyorsa bir yarasa ne diyebiliriz ki! Afiyet şeker olsun.
İncir çekirdeği deyip geçmemek lazım yani… İncir çekirdeğini doldurmaz deyimiyle küçük olan ya da önemsenmeyecek derecede azımsanan olgular anlatılır. Sanırım atalarımız (!) bu sözü ortaya çıkardıkları zaman incir çekirdeğinin bereketini-bolluğunu unutuvermişler bir an için…
Yarasanın hünerli gagasında daha bir anlam kazanan ve bereketlenen incir çekirdeği, yaşamımızın anlam hanesinde önemli bir yeri doldurabilir tabii ki. İnciri ve onu bu anlamla buluşturan yarasayı kendimize örnek alabiliriz pekala. Ne de olsa, biz insanlar, köklerimizin kopup geldiği hayvanlar alemini aşarken kendi köklerimize dair birçok şeyi de unutmuşuz. Hafıza-yı beşer unutmakla malüldür derken bu temel gerçek anlatılmış olsa gerek. Kendi yaşamını anlamlandırmak ve bu yaratılan anlamlarla yaşamak isteyen insanlar olarak, doğanın simbiyotik ilişkilerini, dayanışmacı yönlerini kendi yaşamımızda da temel varoluş ilkesi haline getirebiliriz. Herkes tükettiği her bir doğa parçasının yerine en az yok ettiği kadarını var etse… Ağaçları keserek, yer altı kaynaklarını çıkarıp silah ya da mermi yaparak, doğayı ve doğanın çocukları olan insanları yok etmeye niyetlenmese ne güzel olur değil mi? Doğanın bu güzel işleyişini kendimize uygulayabilsek, yüreğimizi ve beynimizi aynı tarzda üretici, çoğaltıcı ve paylaşımcı kılabilsek…
DILZAR DÎLOK: Keramet incirde mi, yoksa yarasada mı?