Ona bakıyorum. Bir şeyler söylüyor durmadan. Bense onu duyamıyorum. Sözcüklerinin giyindiği sesler aramıza giren basıncın şiddetinde yutuluyor. Sadece bir iki çürük sarı-kahverengi dişin kaldığı ağzını oynatışından anlıyorum konuştuğunu.
Seslerse hepten illegal.
Yaşlı bir ananın yasına doluşan zamanları düşünmeye çalışıyorum. Ağlamıyor ama ağlatırcasına acılı konuşuyor. Kanatırcasına acıtıyor. El hareketleri artınca seslere kulak veriyorum. Ne diyordu yaşlı ve yaslı ana:
Reyhanlarımı bırakıp nasıl giderim!
Kulaklarımda durmadan yankılanıyor bu cümle.
Reyhanlarımı bırakıp nasıl giderim…
Reyhanlarımı bırak…
Reyhanlar…
Reyhan…
Top top tohum tutmuş kırmızı mor reyhanları düşünüyorum hemen. O güzelim kokuları burnumun ucuna gelmiş gibi duyumsuyorum. Etrafıma bakınıp o kokuya vesile anlamları arıyorum. Yok…
İran İslam Cumhuriyeti mübarek Ramazan ayı arifesinde, yüzlerce katyuşa, füze ve havan topu yağdırdı halkın ve gerillaların üzerine. Evet evet, abartı değil yüzlerce. Belki iki yüz, belki üç yüz. Saymadım, saymadık. Büyük bir kinle, kanla ve ölümle kutlamak için kutsal dediği bir mevsim başlangıcını, günün geceye zamanı devrettiği bir kesitinde sabaha kadar sürdürdü bombardımanını.
Gerilla tedbirlerini almıştı. Yüzlerce top atışının, yağan bombardımanın altında her canlı gibi zorlandı. Ama direndi ve başardı. Atışlar bittikten, daha doğrusu atışların bittiği anlaşıldıktan sonra, yol arkadaşlarıyla ölüme karşı birlikte direndiği arkadaşlarıyla bir araya geldiler. Herhangi bir olumsuzluk olmadığı anlaşıldığında şu söz döküldü dudaklarından ve zamanın sinesine yazıldı:
-Başardık!
Saldırı sonrası saldırıdan zarar gören köylüler ziyaret edildi. Köylülerin hayvanları telef olmuştu. Birkaç ineği ölen bir köylü ağlayarak anlatıyordu durumu.
Bilinmektedir ki, hayvancılık geçim kapısıdır Kürt köylüsünün. İnek olmazsa süt olmaz, süt olmazsa hiçbir gelir kaynağı da olmazdı. Yıllar boyunca, hatta uygarlık tarihi boyunca savaşların eksik olmadığı Kürdistan topraklarında yaşamanın zorluğu, acı dolu bedeli bugün yine kendini göstermişti. Bugün yine üzerinde Arabın, Farsın ve Türkün pay kavgası verdiği ülkede bombalar yağmıştı. Bugün yine sivil halkımız can vermişti. Ülkesinin zozanlarında sürülerini otlatan şivanlar hayatını kaybetmiş, parçalanmış koyun ve keçilerinin yanıbaşında kıpırtısız bir zamana yürümüşlerdi.
Konargöçer yaşama alışmanın bir yanı da bundan kaynaklanıyordu. Her an saldırılarla yüzyüze kalmak… Kendi köyü, göçebe çadırı ya da başını koyduğu herhangi bir gölgelik saldırıya uğradığında, Kürtler çadırlarını söküyor, hayvanlarını alıp gidiyordu bir başka alana. İşte bunlardan biri de bu yaşlı anaydı. Ama o gitmemek için direniyordu. Çoban oğlu birkaç yıl önce sürülerini otlatırken bir mayına basmış ve bir ayağını kaybetmişti. Güney Kürdistan’da hemen hemen her evde bir protez ayağı olan birileri vardı. Büyük çoğunluğu erkek, çok az sayıda da kadın olmak üzere, Saddam diktatörlüğünün Kürt düşmanlığının kurbanı olmuşlardı. Verilen canlar sayılmayacak kadar çok. Mal-mülk ise hayatta kalmayı sağladığı kadarıyla anlamlı, çünkü bunun ötesi yok. Savaşların, talanların ve yangınların tükettiği malın-mülkün hesabını kimse tutmuyor buralarda. Bundan olsa gerek Güney Kürdistan halkının neredeyse Arap düşmanlığına kadar gidebilecek Saddam nefreti. Bu ananın oğlu da ortada nefret edeceği bir Saddam olmazsa da Saddam zamanında döşenen mayınlardan birinin patlaması sonucu kaybetmişti ayağını. Annesiyle yaşıyor şimdilerde. Yine sürüsünü otlatıyor. Hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Ama artık tek ayak üstünde. Ve o saldırı sonrasında çadırını, evini bırakıp gitmek için ikna etmeye çalışıyor annesini.
Tabii bizim ana inatçı mı inatçı. “Gitmem” diyor, başka bir şey demiyor. Tarihin acıları yüzüne çizilmiş ananın. Sayısız derin çizgi oluşmuş yüz hatlarında. Gitmem de gitmem. Diğer tüm sözcükleri unutmuşçasına tekrarlıyor aynı kelimeyi. Gerekçelerini sayıyor ardı sıra. Nefes nefese kalıyor. Her bir gerekçe bir yaşam tutamağı onun nazarında. İneklerini, keçilerini söylüyor önce. Sonra da tavuklarını söyleyiveriyor. Saygıyla dinliyorum anayı. Çünkü bu saydıkları, ananın, onlarla birlikte yaşamını var ettiği, yaşamını onlarla sağladığı canlılar. Hayatının anlamlı parçaları, vazgeçilmezleri… Onlarsız hayatını var sayamayacağı kadar önemli parçalar hem de.
Şimdilerde hayvanları kutsamıyor insanlar. Suni yollarla oluşan, büyütülüp yolunan ve paketlenip buzlanan tavuklar dünyanın birçok yerinde buz paketleri içinde seyahat ediyor belki. Ama bizim anamızın gözünde onları bırakıp gidemeyeceği kadar kutsal can parçaları hala onlar. Hiçbir düşman saldırısı, hiçbir talan, hiçbir bombardıman ananın belleğindeki bu anlamı öldürmeye yetmemiş, yetmeyecek.
Sözün özü bu saydıklarına hak veriyorum. Oğlu da her şeyi götüreceklerini, hayvanları orada bırakmayacaklarını söylüyor. Ama ana konuşuyor hala.
En sonunda sözünü götürüp getiriyor ve son sözü söylüyor.
“Reyhanlarımı bırakıp nereye giderim!”
Bu son söz kapatılan zarfın ağzına vurulan mühür olup asılıyor havaya. Ses, o mühürden anlamlara çarpıp geri dönüyor ve yankılanıyor belleğimde. “Reyhanlarım” diyor, evet. Nasıl bırakıp gidecek kökünü toprağa salmış reyhanlarını. Nasıl bırakıp gidecek toprakla kendini bir etmiş yaşam izlerini. Onları bırakıp gitse, benliğini orada bırakıp gitmiş sayacaktı kendini. Kendi ruhunu bırakıp gitmek istemiyor bir saldırının eşiğinde.
Kalacaksa kökünü ince ince, iplik iplik toprağa salmış reyhanlar, kendisi de kalacaktı. Ruhunu bırakıp da bedenini göndermenin ne anlamı vardı ki… Bu sebepten bırakmamak için saydığı gerekçelerin sonuna eklemişti o acılardan süzülüp yeşeren ve güzel kokuları kendi sinesine sığdıran anlamları. Onu yeşerten toprağın bağrına kendini bir reyhan inceliğinde ve sağlamlığında bağlayan ana bulmuştu gitmemenin gerçek gerekçesini:
“Reyhanlarımı bırakıp nasıl giderim!”