Heme Tozi… Türkçe çevirisiyle, Çıplak Ahmet…  Çocukluk yıllarımda ailemle birlikte ziyaret ettiğim kutsal bir mezar vardı. Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı olan Kirne köyündeki bu türbe, orijinal adıyla Heme Tozi olarak biliniyordu. Evimizin tek erkek çocuğu olan kardeşime kutsal bir anlam atfedilmek istendiğinden olacak ki adı, bu türbeden dolayı Ahmet konmuştu ve onun kutsanması için de türbe ziyaret edilmişti. Mezarları ziyaret, dinsel bir inançtan kaynaklı bir yaptırımdan ya da benzer amaçla ödenmesi zorunlu olan bir borcun yükünden kurtulmak anlamındaki bir gerekliliği yerine getirmekten ziyade, bir zamanlar yaşamış olan insanlara, onların yarattıkları anlam damlalarına ve bizlere bıraktıkları özgür zamanlara inanç mirasına saygının bir ifadesi olarak ortaya çıkmakta ve çocukluk yıllarımıza tutunarak kendini ölümsüzleştirmekteydi.
Heme Tozi, Elbistanlı bir derviştir. Tarihin tanıkları, Hasanali aşiretinden olduğu ve Mistê Mala Çelle adında bir seveninin Onu alıp Pazarcık’taki Kirne köyüne getirdiğini söylemektedir. Heme Tozi’nin kendi köyünü bırakıp bu köye geliş nedenlerini bilmiyoruz. Yerleşik algılarımızla bunun illa geçerli bir sebebi olmalı diyoruz. Hem de büyük ve önemli bir sebebi… Bunun için soruyoruz “Neden gelmiş, Mistê Çelle Onu niye getirmiş?” diye. Sorumuza karşılık aldığımız cevap çok sade, sadece insanlara özgü ve de hiçbir karşı sav ileri süremeyeceğimiz kesinlikte… “Sevmiş getirmiş…”
Sevmiş getirmiş işte. Sebep sonuç ilişkilerine alıştırılmış zihinlere böyle bir cevap yeterli bir neden olmayabilir ama bir dervişin yüreğini alıp bir yerden başka bir yere götürmesi için yeterli bir gerekçedir. Hem sevmekten daha büyük bir gerekçe olur mu insanı yürütmek için. Tanrı “yürü” derse kul durabilir mi? Tutup elinden aşığın “gel” derse maşuk, kim durdurabilir aşığı bir noktada. Aşığın yüreğinde maşuğun yaktığı ateş dağ dağ dolaşmayı arzularsa, hangi âşık durabilir yerinde? Maşuğun bir işaretiyle içinde volkanlar tutuşan âşık, o andan itibaren çıkar yürek yolculuğuna. Bir sevenin istemini bir tanrı buyruğu bilip Onun ardından gitmek, gittiği her zaman ve mekânda tanrıyla bir olacağı, tanrısallaşacağı inancından kaynaklanır. Yürekten daha güçlü tanrı olur mu ki insanı alıp bir diyardan başka bir diyara götürsün. Kiminde diyar diyar dolaştırsın, dağ dağ gezdirsin.
Başka bir tanrı var mıdır ki yerleşik anlamları yerle bir etsin, rüzgâra savursun her bir zerresini ve anlamı evrenin tüm zamanlarına dağıtsın?
Halk Onun kerametine inanmış ve kendi utangaç giyinikliğine rağmen Onun cesaretli üryanlığını kabul etmiş. Belki de kabul etmekten başka çare görmemişlerdir. Bu kabullenişin bir yanı da Heme Tozi’nin kendini özgür yaratışına bağlıdır. Kendi varlığını kendisi olarak tanımlamak ve bu tanımdaki varlığını toplumuna kabul ettirmek sadece özgür yüreklere mahsustur.
Heme Tozi’nin kerametleri hala anlatılıyor yörede. Giderek kısılıyor bu kerametleri anlatanların sesleri. Kerametler yok oldu denecek kadar azaldığından onların şahitliğini yapan sesler de giderek azalıyor. Onun verdiği kuru bir dalın yeşerip kök saldığı, bir yemyeşil ağaç olduğu söyleniyor. Çocukları olmayanlara verdiği elmanın kerameti de anlatılanlar arasında. Heme Tozi çocuğu olmayan birine elma vermiş ve ona demiş ki, “Al bu elmayı eşine ver, yesin ve bir Hasan, bir de Hüseyin’in gelsin!” Yıllardır çocuğu olsun diye dualar eden adam büyük bir inançla sarılmış elmaya. İnanç işte, “nereye yöneltsen, nereden gerçekten istesen oradan gelir” derdi annem. Belki de karşılıklı iki inanç gücüdür burada arzuyu gerçek kılan. Heme Tozi’nin yüreğinin gücü o çaresiz adamınkiyle elmanın zerreciklerinde buluşarak birleşmiş ve henüz doğmamış olan Hasan ile Hüseyin’in annesi olacak kadının rahminde hakikate dönüşmüştür. Bu inançla dolan adam dervişin söylediklerini aynen uygulamış. Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmiş ve adamın ikiz çocuğu olmuş. Dervişin söylediği gibi birinin adını Hasan ötekininki ise Hüseyin olmuş.
Kerametleri arasında kara kışın ortasında, kar yağarken çırılçıplak gezdiği ve kurt sürülerini yaydığı söylentisi de oldukça dikkat çekicidir. Kış günlerinde özellikle karın çok olduğu zamanlarda aç kurtların köylere dahi saldırdıkları, hayvan bulamadıkları, avlanamadıkları zamanlarda insanlara saldırıp onları parçaladıkları ve yedikleri bilinir. Heme Tozi’nin karda kuzu yaya gibi kurt sürülerini yayması ise kurtlardaki saldırganlığı giderecek bir enerjiye, bir yürek gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Saldırılar karşısında, öldürmeye kesinlikle yok etmeye kodlanmış saldırılar karşısında yüzyılın öğrettiği silahlanmak, çelik zırhlarla donanmak ve nihayetinde ölmemek için öldürmek anlayışından uzaktır O. Onun yaptığı silahlarla, kalın giysilerle ya da korunaklarla kuşanmak yerine tam tersine soyunmaktır.
İnsanın çırılçıplak insan yüreğinin en büyük güç olduğuna inanan insan felsefesini kendi bedeninde somutlaştırmış bir hakikattir Heme Tozi. Bu hakikat onu kendi köyünden çıkardığı kendi topraklarından taşırdığı gibi bölgenin tüm alanlarına da adını duyurmuştur. Heme Tozi adı Maraş, Antep yörelerinde keramet sahibi bir türbe olarak bilinir. Üryan yürek kendini doğayla bütünleştirmiş ve görünür bir hakikat olarak yöre insanının yüreğinde yer edinmiştir.
Kendi zamanının dışına çıkmış bir yürek Heme Tozi. Yaşamın gerçek anlamını sevdiği ve seveniyle sürdürmekte bilmiş. Anadan üryan gezdiğini söylüyor onu görenler. Kışa yaza aldırmadan, mevsimlerin iklimlerine teslim olmadan kendi zamanını yaşamanın özgürlüğünün tadına varmış bir yürek. Parçalanan hakikati görmekteydi ve çırılçıplak bir duruşla birleştirmek istemekteydi...
İlginçtir ki, deliren, cinnet geçiren insanların ilk tepkilerinden biri, üzerlerindeki giysileri parçalamak ve çıplak kalmaya çalışmaktır. Cinnet hali mevcut akıl sınırlarının dışına çıkmanın bir biçimidir. Deliliğe övgü yapmak istemiyorum ama verili akılların dışında evrensel hakikatimizi bizlere anlatan anları kavramaya çalışmanın önemli bir varoluş gereği olduğunu düşünüyorum.
Dervişler “bir lokma bir hırka” derken çıplaklığa fazlasıyla yakın bir duruşta seyrederler. Giysilerin çokluğundan sıyrılmak, hâkim sistemlerin özgür iradeden uzaklaştıran zihniyet kalıplarının örtülerinden kurtulmaktır. Bununla somut bir mertebeye ulaşan dervişlik-kalenderlik, bu yaşam felsefesiyle özgür iradenin gerçekleşmesini kendi kişiliklerinde somutlaştırmış insan örnekleridirler. Bugün bizlere özgürlüğü isteme-arama umudu, inancı ve gücü verenin bu özgürlük mirasları olduğunu bilmek, kendimizi bilmenin ilk koşullarındandır.
Benzer birçok örneğe rağmen, aynı topraklarda, bedeninin küçük bir parçası göründüğü için genç kızların öldürülmesi de, bu hakikatten ne denli uzaklaşıldığını da gösteren bir örnek teşkil etmektedir. Yazdığı beyitlerle özgür iradenin, özgür anlamın, sevginin ve hakikatin iyi bir kılavuzu olmasını bilmiş olan Baba Tahir Üryan, kendisinden sonraki birçok şaire, tasavvufçuya, hakikat arayışçısına ve hak ehline ışık olmuştur.
Verili tüm düşünüş, davranış ve duyuş kalıplarını kendinden başlayarak kırmanın, bunların dışında yaşamaya cesaret etmenin, çıplak yaşamaya yürek açabilmenin ve hiçbir zincirli zihniyet sınırlarına girmeyişin kişileşmesi olan dervişler, sultanlara-saltanatlara rağmen çıplak kelimesini kendilerine bir sıfat-ünvan olarak belirler.
Hakikat aşığı Kürtler, tarihte bıraktıkları izlerle Ortadoğu tarihinde silinmez anlamlar yaratmışlardır. 10. yüzyılda yaşayan Hemedanlı Baba Tahir için yüzyıllar ötesinden günümüze ulaşan Üryan sıfatı da, Onun, tarihsel bir anlam yaratıcısı olduğuna işaret etmektedir. Med konfederasyonu ilk kurulduğu zamanlarda şef olan Deikos’un, yeni kurduğu başkent Ekbatan’ı yedi surlu bir duvarla kapattığını yazar vakanüvisler. Ekbatan, bugün bizim Hemedan adıyla bildiğimiz Kürt kentidir. Deikos bu şekilde kendini korumaya alırken, o kentin gerçeğini, güzelliğini ve o kentle oluşan tekmil anlamları perdeler ve kendini maske sahibi kılar. Buna karşı aynı şehirde yaşayan Baba Tahir, aradan uzun yıllar geçtikten sonra dahi bu örtüklüğün, bu giyinikliğin ve duvarlara kapatılmışlığın mahkumiyetini kabul ettiremez özgür yüreğine. Ve şehrin, ve evlerin, ve kendine dayatılan giysilerin, ve evreni algılamasına engel oluşturan tüm inşa edilmiş sistem duvarlarını yıkar. Üryan olur. Tarihe kendi adına sıfat yazdırdığı üryan yüreğiyle sorar bu dünyanın maskeli ve maskesiz tanrılarına…
Örtünecek ne var?
Utanacak ne var?
Utanıp da bedenini, bu tanrısal bir mazhariyet olan varlığın vücudunu gizleyecek ne var bunca duvar ardına? Ve kendi dünyasında ulaştığı hakikatin en üst mertebesinden utanıp örtünecek hiçbir şey olmadığına kanaat getirir Baba Tahir. Üryan gelip üryan gitmekle kalmaz, kendini benzerlerinden sıyırmanın üryan yürek, üryan ruhunu kendi yaşamında ortaya koyar korkusuzca. Onun gibi yakın tarihimize iz düşüren Heme Tozi de çıplaklığın utanılacak bir şey olmadığını, tam tersine, kendi gerçeğimizi gizleyen, yalanı, sahteliği, bize ait olmayanı sergileyen giyinikliğin utanç verici olduğunu kendi yaşamıyla göstermiş, kendi zamanını anlamı yaratarak yaşamış olan bir hak ehlidir. Bir hakikat aşığıdır.
Üryan gelip üryan gitmek herkese mahsustur. Ama üryan yaşamak, çok az kişiye mahsustur. Karanlık geceleri aydınlatan yıldızlar gibi parıldarlar yüreklerimizin hapsedildiği karanlıkları yara yara. Tüm ünvanların ve mertebe oluşturmaya yönelen kavramlaştırmaların ötesinde üryan kelimesinin mütevazılığı, Baba Tahirlerin, Heme Tozilerin ve üryan yürek tüm hakikat âşıklarının yüreklerimizde yaktığı ışığı ve bundan dolayı onlara duyduğumuz sevgiyi anlatmaya yetecek kadar gerçektir.
1950’li yıllarda yaşamına son veren Heme Tozi ölmeden önceki bir zamanda neden giyinmişti? Neden üryanlığından vazgeçmişti?
Hakikatin öldüğünü düşünmüştü belki de. Yüzyıla sığdırılan insanlıkdışılıklara karşı kendisi olabilmişti. Üryan yürek bir duruş sergilemişti ve insanın en büyük gücünün çırılçıplak, yalansız, kandırmasız yüreklerde olduğu gerçeğini herkese göstermişti. Tüm bunlara rağmen onu aşan, onu yaratan gerçeği aşan, onu yaratan gerçeğin içinden çıktığı toplumu aşan ve tüm bunları ezip geçen bir sistem vardı ve bu sistem bir değirmen gibi insan öğütüyordu. Heme Tozi bu insan değirmeninin acısını yüreğinin derinliklerinde yaşadı. Kendi üryanlığından utanmadı, insanlığın bu insansızlığından utandı. Ondan sonra giyinmeye karar vermiş olabilir. Bu sistemi değiştiremeyen, parça parça güçlerini toplayıp birleştirerek hakikatin gücünü bu sisteme gösteremeyen topluma da öfkelendi. Hem de çok… Öyle çok öfkelendi ki, yaşamın mevcut durumda bir utanç olduğu kanısına vardı. Böyle bir yaşamı yaşamaktansa kendi iradesiyle yaşamına son vermeyi en insanca tavır olarak sergilemekte tereddüt etmedi. Geriliklerden, çirkinliklerden, yanlış hayatlardan soyunup dökünmüştü. Ama onun soyunduklarını durmadan giyen bu dünyalılarla yaşamayı reddetti. Bu eylemini gerçekleştirmeden öncesi son sözleri de kendi gücünün farkına varamayan ve bu gücü örgütlü bir özgürlük gücüne dönüştüremeyen topluma öfkenin doruğunda bir küfürle ifade buldu. 
Çırılçıplak bir yürekten korkan ve Onu giyinmeye zorlayan bir yüzyılda doğmuş olmaktan utanmamız mı insancadır, yoksa utanç duygusunun olmadığı bir özgür dünya-özgür yaşam yaratmak mı? Belki de, bu maskeli yüzyıla doğup bir sonraki yüzyıla maskeli ve yaralı girmektense Heme Tozi’nin çağdaşı olarak onunla yaşayıp gitmek daha anlamlı olurdu. Onları unutmadığımızı, yaşamımızda sürekli bir yerleri ve anlamları olduğunu anlatmak için türbeler yükseltmekle yetinmemek gerekir. Çünkü yaşamımızın her anında üryan yürekler yaratmanın mücadelesini vermek ve üryan yürekler yarattıkça Heme Tozilerin, Baba Tahir Üryanların ölümsüzleştiklerini görmek, yüreğimizi örten o utanç perdesini yırtıp atacaktır.