Yazının başlığı, Nobel Edebiyat Ödülünün de sahibi olan Perulu yazar Mario Vargas Llosa’nın “Teke Şenliği” romanının adını anımsatıyor, ama olsun. TC’de dincilerin şenliği ve Türk halkının yarıdan biraz fazlası, zurna ile peşrevde.
Şenliğin efendisi Recep Erdoğan, teşkilatının kol başlarına nutuk çekerken, “biz, milletimize hiç yalan söylenmedik. Onun için dünyada, bizim gibi iktidarda oylarını artıran başka parti yok” diyordu.
Ortalığa serpilen “ileri demokrasi” serabının gerisinde, şehirleri saran zehirli gaz bulutları, dar gelen hapishanler, restorasyon geçiren işkencehanelerin gölgesinde yükselen korku duvarları arasında yatan yalanlar bir yana, “ikitidarda oy artırmada eşimiz yok” övünmesi de fostu.
Çünkü Atatürk, Hitler, Mussolini, Saddam Hüseyin de iktidardayken oylarını artırmışlardı.
 Askeri darbeler ve diktatörlükler bahçesi Latin Amerika’daki, Dominik’in “Generallissimo”su Rafael Trujilo, oylarını artırma rekoru kırmıştı. Bir bakireyi ziyarete giderken, arabanın içinde bedeni kurşunlanıp, kanı asfalta akmasaydı, yatağında huzur içinde ölene kadar vatanının hizmetinde kalacaktı.
Ha meraklısı için belirtelim: Rafael Trujillo’nun hayat yolculuğu, sokak satıcılığı (işportacılık) ve sığır hırsızlığıyla başlıyor, ancak Amerikan deniz piyadelerine er olarak yazılınca, yazgısı değişiyor, aldığı madalyalar sayesinde subay oluyordu. İkinci ani bir yükselişle Dominik ordusunun en genç Albayı unvanına erişince, bir gece emrindeki birlikle Başkanlık sarayını ele geçiriyor, din, iman ve kapitalizmle süslü “ileri demokrasi” adına kurtarıcı oluyor, 31 yıl boyunca da bu şerefi kimseye kaptırmıyordu.
Kıtanın gayri resmi tarihini yazanlardan Eduardo Galeano, iktidarının 26 yılını şöyle anlatıyor:
“(Trujillo) Tasvirleri, pazar yerlerinde satılıyor. Meryem Ana’nın, ermiş George’un ve daha başka evliyaların, küçük oymaları arasında:
- Ermişler var, küçük ermişler!
Dominik’e ait olan hiç bir şey, onun menzili dışında değildir. Her şey onundur. Bakirelerin ilk geceleri, can çekişenlerin son dilekleri, insanlarla sığırlar, hava filosuyla kerhaneler zinciri, şeker, un, bira fabrikaları, kudret şurubu işleyen imalahhaneler!..
Trujillo, yirmialtı yıldır, Tanrının başkan yardımcılığını yürütmekte. Dört yılda bir ‘demokratik’ seçimler, bu formülü yeniden onaylıyor: Tanrı ve Trujillo diye haykırıyor, tüm duvarlar.”
O gazete manşetleri, yazarların kaleminde ülkenin kurtarıcısı ve seçkin koruyucusu, dünya barışının bekçisiydi. Kimseye zahmet olmasın diye tek başına düşünen, doğruyu bulup uygulayan fedakar. Gazetelerde, onu mucizeler yaratan ermiş gösteren çizimler yayımlıyor, azizliğini anlatan heykelleri satılıyordu. Onun yüceltici ve kutsayıcı sözün, davranışın dışında her şey yasaktı. İşkencehaneler, yasak çiğneyenleri cezalandırmakla meşguldü, yirmidört saat. İflah olmayanları ise Tanrının takdiri gereği ha görülmemek üzere kayboluyor, ama o, her dört yılda bir girdiği seçimde oylarını artırarak çıkan “Generallissimo”ydu.
Perulu yazar Vargas Llosa, “Teke Şenliği” adındaki romanında, bu adamı anlatıyor. Hafta içi tefecilik (bir tür bankerlik) pazar günleri ise dini konularla ilgilenen karısı tombul Dona Maria, “Ahlak Üstüne Düşünceler” adındaki kitabında onu Napolyon’la kıyaslıyordu. Amerika adına ülkesini işgal edip, halkını esir almaktan başka zaferi bulunmayan bir Napolyon…
Öldürüldüğü gün dolabında 9 bin 600 tane kravat, ikibin takım elbise, üçyüz elli üniforma, altı yüz çift ayakkıbı, İsviçre Bankalarında da 30 milyon doları bulunuyordu. Öldürülmüş insanlarla, bekareti fethedilmiş kadınların sayısını, aile bireyleri zenginliklerinin rakamsal hesabını kimse bilmiyordu.
Dominik’in de içinde bulunduğu Güney Amerika halkları, her diktatörün gidişini kurtuluş sanmış, fakat, beklentileri “kurtarıcı” cellatları kesilmişti.
TC’de de seçimle ya da darbeyle gelen tekeler hep aynı yolu izlediler. Kemalisten kaçanlar, müstakkını bulmuş gibi dincilere yakalandılar.
 Biri batı gardrobından giyiniyor, öteki Suudi eksenine bakıyor, ama ikisi de aynı kumaştandı. Aralarındaki fark, bu ayrıntıdan ibaret, birleştikleri düşman olgu tekti:
Kürt ve Kürdistan sendromu!..
Onun için, Kürtleri linç birliklerine, karşı sessiz, suskun, ama gerektiğinde “halkımız galeyana geldi” diyerek, destek sunmaktadırlar.
 Recep Erdoğan, hiç bir itirazla karşılaşmadan bir başbakan gibi değil, ırkçı cephe komutanı edasıyla Kürtleri suçlayıp aşağılabilmekte, insani vicdan arayanlarla alay etmekte..
Dini önderleri Fethullah Gülen, dil yasağının ırkçılık ve bütün dinlerde büyük günah, insanın vicdanında suç olduğunu yadsıyarak, suça karşı direnip açlık grevine yatanları suçlayan fetva yayımlamaktadır.
Dün eski Teksas’ın at hırıszları gibi aranan adam olan, eski din memuru Fethullah Gülen, bugün Amerika’daki çiftliğinde fetvalar yayımlıyor. Teşkilatı banker ve tüccar olarak para kesiyor. Gösteriye çıktığında, ceketini çıkarıp asfalta sererek namaza duran Recep Erdoğan, Sokağa çıkan Kürt’e “yasaktır lan” diskuru ile onu itaat altına almak için gaz fışkırtıyor.
TC’de, AKP-Gülen teşkilatının ikilisinden dinci şenlik.
Dincilerin şenliği, böyle olur. Çıkar varsa vicdan, demokarsi teferuattır. Uçan kuş, vızıldayan sinek, simitçinin kazancı ikilinin menzili içinde, polisin düdüğü, adliyenin tokmağı ellerinde. Ve Kürtler, umutlarını yüklenip, yönlerini başka tarafa verdiler…
Hey Allah, Recep Erdoğan’ın “yer yüzünde iktidarda oyunu artıran tek parti bizimki” sözünün doğru olmadığı Trujillo örneğiyle tartıştık, ama “hiç yalan söylemedik” atışını, “ileri demokarsi” ninnisiyle irdelemeye yer kalmadı.