Halkından, her iki kişiden birinin desteğini alan bir lider (Recep Erdoğan) karşısında yayılmış kalabalığa, yer yüzünün bir ilkini müjdeliyor ve şöyle bağırıyordu:

“Kardeşlerim, dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz!.."

Bu, dünyada bir ilkti. Üstelik, TC kimsenin kimseyi sevmediği anketlerle aşikar olan bir göçmenler ülkesiydi. Öteki azınlıklar bir yana Kürtler, Aleviler zaten namlunun ucundaydı. Dilini konuşan, müziğini mırıldanan Kürt, sokakta dövülüp kemikleri kırılarak, ciğeri parçalanarak katlediliyor, kimileri tutuklanıp cezaevine konuyor, Alevilerin evlerine ölüm damgaları vuruluyor, Hıristiyanlar tehdit ediliyordu.

Dehşet girdabında cehennemi manzaralar yansıtan ülkenin Başbakanı, sevgili halkına dindar ve kindarlığı geliştirme sözü veriyordu.

Para ettiğini görünce babanın oğulu, oğlun babayı, kardeşin kardeşi gamazladığı vahşette, kindarlık ilk defa, dindarlık bir lütuf olarak sunuluyordu.

Oysa dindarlık affedici, kindarlık din dışılıktı. Ve günlük hayatımızda, dini kin olanların vahşetini seyrediyorduk.

Mesela dünyanın her yerinde polis, halkın vergileriyle beslenir. O nedenle, diktatörlerin dışında, her yerde onun, bunun emir eri, özel neferi, iktidarın milis gücü değil, bütün insanların hizmetinedir. Kimseye kinli değildir.

Ama dindar ve kindar cehenneminde polis, kapı kırarak, duvar delerek girdiği Kürt evlerinin duvarlarına, en pisi cinsinden intikam sloganları yazan…

Kürtlere hücum ederken, yıkım yaparken IŞİD’in ruhunu şad eyleyen naralar atıyor, Türk polisi ve askerlerin çekildiği Kürt mahallelerinde, diri diri yakılmış gencecik insanlardan arta kalanlar toplanıyordu.

IŞİD, sonra aynısını, esir aldıkları askerlerine yapınca, “insanlık nerdesin?" diyorlardı, ama artık çok geçti. Çünkü, o insani değer katledilmiş, bunlar dinci çetelerlele iç içe geçmiş, cehennemi ortamda kim kimdir belirsiz olmuştu.

Çeteler sabah silah kuşanıp komşu ülkeyi soymaya, cinayet işlemeye gidiyor, akşam geri geliyorlardı. TIRlar, silah yüklenip karşıya gönderiliyor, uzun inkardan sonra, Başbakan “silah gönderdiysek kime ne?" diye çıkışıyordu.

Ama bu arada giden silahların fotoğrafını yayımlayan gazeteci vatana ihanet cezasına çarptırılıyordu.

IŞİD’ın dindarlık kindarlığı aslında kendi icadı değildi. Suudi Hanedanlığının 1738 yılında intisap ettiği (geçtiği) Vehabilik öğretisinin çağımıza düşen gölgesiydi.

O gölge, insanlık tarihini, kültürleri, inançları altına alıyor, eziyor, yok ediyordu. Vehabilik dindarlığı da 1738’de bu minval üzere sahneye çıktı. İlk hamlesini, Mekke’de Kabe mekanındaki pek çok tarihi emaneti yok etti.

Vehabi türedi olan El Kaide, Afganistan’da öğretisi kindarlık olan dindarlığın sayısız örneklerini sergiledi. Doğaya, insana ve tarihe saygısızlığın unutulmaz örnekleriyle…

 Adını Fetih Ordusu olarak değiştiren Nusra da, aynı kumaşın ürünü. İki çete ayrı ayrı ama aynı suçu işleyerek insanların yaşama biçimlerine müdahale ediyor, tarihin altına dinamit koyuyor, kendi dininden olmayanları törensellikle kesiyor, kadınları pazarda satıyorlar.

Türk İslamcılar, bunlarla bir araya gelerek “kurtarıcı" role çıktılar. Suriye adındaki uygarlık harmanını yok ederek kendilerince kurtarmaya çalıştılar. Dinci çeteler, himaye altında toplu namaz gösterisine çıkıyor, şehir turu yapıyorlardı.

Düşmanları ortaktı: Kürtler…

Birbirine destekle, ayrı ayrı cephelerde saldırıyorlardı Kürtlere…

Sonra, insanlığın ortak değerlerinde düşmanlıkta birleşiyor, aralarında ortaklıklar kuruyor, ardından beklenmedik yer ve zamanda biribirine ihanet ediyor vuruşurken de, ötede alış-verişe devam ediyorlardı.

Yeni yıl olgusu son buluşma noktalarıydı.

TC tarafı, basını, televizyonu, internet bağlantıları, Diyanet İşleri Başkanlığıyla yılı sevinç ve eğlence ile karşılamaya veryansın ediyor, sessiz kalan IŞİD de “asıl dindar benim" dercesine, gece kulübünü basıp ilk vuruşta 39 kişiyi katlederek, kindarlık birinciliğini ele alıyordu.

Dindarlık ve kindarlık cehennemi manzarasından sonra, iktidar suçu yükleyecek iç ve dış düşman arıyordu. Bu arada IŞİD, “eski dosta savaş beyanı" tertibinden “vuruşu ben yaptım" diyordu. Polis yine de, eski dost incinmesin diye katliam yerine çiçek koyanlarla “kahrol düşman" diyenleri tutukluyordu.

Afganistan ve Pakistan olayları tarihi tanıktır ki, İslamo Faşizm ile aynı yatağı paylaşmak sorunlara çözüm ve dertlere derman değildir. Hatır, gönül dinlemeden ve “beni besledi" demeden, beklenmedik anda, adamın gırtlağını kesiverirler.

Savaşa pek meraklı olan, cepheden içeriye girmek için, Rusya’ya rüşvet de veren Erdoğan rejimi gırtlağını kaptırdı, sonunda. Fatih olayım derken bataklığa saplandı, kaldı.

“Kan ha kan aksın, bayrakları bayrak yapan üstüne sıçrayan kandır" diyenler, ülkeyi nihayet dindar ve kindarlar cehennemine dönüştürmeyi başardılar.

TC, artık Suriye’nin bir parçası. IŞİD’in cehennem ateşini harlı tutacak kadar, kitle tabanı da var. Kin ekenlerin sonu bu. Dimyata gidip pirince el koyalım hesabı yapanlar, daha şimdiden, elden giden evdeki bulgurun yasını tutuyorlar…

Buyur Ortadoğu bataklığına, mirim: Bir başka dindar ve kindar seni orada bekliyor…