
Dillere dinlerin nasıl baktığı veya bio-iktidar nezdinde nasıl çarpıtıldığı ortaya serimlenmeyi beklemekte. İlk adım Dinlerin bizzat hegemonlarca araçsallaştırılması olabilir. Diğer adımda kapitalizmin egemen kılınan tarihselci bakışının içselleştirilmesiyle milliyetçilik olgusunu üretmeleriydi. Milliyetçiliğin çıkışı da dine reddiye üzerine şekillendirilmiştir. Elbette sonrasında belli kurumsal yapıların oluşumuyla reddettiğini yeniden tedavüle ede sokacaktı. Avrupa’nın çocuğudur milliyetçilik! Din karşıtlığıyla yapılanmaya giderken modernleşmenin argümanlarını sistemine oturtacaktı. Sınırların keskinleşmesi ve tek tipleştirici unsurları uygulamaya sokacaklardı ve ulus-devletlerini inşa edeceklerdi. Ulus-devletler kurulurken kamusal alanın sekülerleşmesinin çabaları da yapılmaktaydı.
Haliyle kiliselerin mülklerinin devletleştirilmesi (Fransa) ve Hıristiyanlıktan uzaklaştırılmaya endekslenen politikalar radikal şekilde devreye girecekti. Bir nevi dini özel alanla sınırlandırma çabasıydı yapılan. Fransa gibi ülkelerde keskin bir karşıtlık temelindeki uygulamalar varken, kimilerinde de daha ılımlı bir geçiş süreci devreye sokuluyordu (Britanya). Burada milliyetçiliğin, Tanrı’nın yerine insanı çıkarma uygulamalarına dikkat çekilmeli. Aslında yenilik diye getirilen eskatolojik bakışın sosyalbilimle izaha kavuşturulmasıydı. Din ve dil anlamında da tek tipleştirme ulus-devletlerin amacıydı. Merkezin çevreye yansısında ise farklılık arz edecekti. Sömürgecilikte diller mihenk taşı olsa da farklı din olguları mevcutsa, din başat hale dönüşmeye muktedirdir.
Çevrede din temelli yükseliş bununla ilintilidir. Dinin dillerden bile başat hale gelmesinin örnekleri çokçadır. Hindistan-Pakistan ayrışmasında barizdir. Müslüman kimliği ve farklı dil yapılanmasına sahip etnik toplulukların dillerini terk ederek Urduca’yı kabul edebilmişlerdi. Çimentoyu din karmıştı fakat ortak dine sahip olmayla, sorunlarda bitmiyor. Mısır-Suriye birleşmesindeki hüsran-komedi veya mezhepsel savaşlar dinlerin toplumsal yapılanmalarda aidiyetten gelen kültürel-dilsel farklılıkları ortadan kaldıramadığı gibi sürekli bir gerilim yarattığı da pekala dillendirebiliriz. Hasılı din, dil misali etnik yapılanmaların klasik bileşenlerinden olursa, çoğun dilden daha önem arz etse de ortamı İrem Bahçesi’ne de dönüştüremez.
Örneğin dil temelli çok kültürlülüğü sürdürmek din temelli çok kültürlülüğü oluşturmadan daha kolaydır. Gerilim ve çatışmaları en aza indirmek ve dillerin, yaşayışların ve inançların kendilerini doğal akışında idame ettirmeleri ve farklılıklara empatiyle yaklaşmayı esas almak önemlidir. Bu yüzden dinlerin dillere bakışının nasıl olduğunu ve iktidar-devlet elinde nasıl bir çatışma ortamına sürüklendiğini açığa çıkarmak zaruridir. Zira devlet güdümlülüğündeki ilahiyat, toplumların hak ve adalet ölçülerini zedeler, çarpıtır ve soğurur… Kökene inip dinin dillere bakışına göz atmak açıklayıcı olacaktır.
Kutsal dinler ne söyler diller hakkında?
Upanishadlar da sınırlı dahi olsa söz ekseninde dillerden bahsetmiştir. Sözün yani Dilin kötülükleri alt etme aracı olarak kullanılmasından dem vurur. Sözün kötülük ve ölümü söküp atması işlenir. Ve şöyle tamamlar Brihadaranyaka Upanishad’da: “O önce Söz’ü taşıdı. Söz ölümden kurtulunca ateş haline geldi. Ateş ölümden kurtulunca parlamaya başladı”. Söz’ün önemi Tanrılar tarafından kötülükleri alt etmek için yaratılması idi!
Eski Ahit’te ise dil ile alakalı hayli çarpıcı anlatılar, meseller var. Rab Tanrı’nın canlıları topraktan yarattığı söylenir ve onlara Ad vermesi için Adem’e getirir. Adem her birine ayrı ayrı adlar verir. Bu anlatıda da anlaşılacağı üzere Adem’in adları tek bir dilde verdiği anlamı çıkar. Önce tek bir dil vardı! Zaten “Babil Kulesi” meselinde de açığa çıkıyor. Bu meselde Dil’in silah olarak kullanılması anlamı da çıkarsanabilir. Şöyle der Eski Ahit:
Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zaft kullandılar. Sonra, “kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” Rab insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil (“Babil”, İbranice “kargaşa” sözcüğünü çağrıştırır) adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.
İncil ‘Başlangıçta Söz vardı…’ ile başlar
Tevrat, dillerin fraklılaşması ve insanların yeryüzüne dağılmasını böyle tasvir ederken, dil farklılıklarının bundan böyle kargaşanın başlangıcına işaret edeceğini ifadelendirir. Tanrıya şirk koşmanın bedeli bu biçimde ortaya koyulmaktadır. Yuhanna İncil’i de “Başlangıçta Söz vardı…” ile başlar. Söz, kelam, dil birliğinden ayrıksı ele alınmayacak olgulardı önce.
Gene İncil’e Elçilerin İşleri 2. Bölümü’nde şöyle der: … Ateşten dillere benzer bir şeylerin dağılıp her birinin üzerine indiğini gördüler… ruh’un onları konuşturduğu başka dillerle konuşmaya başladılar… Herkes kendi dilinin konuşulduğunu duyunca şaşakaldı… “Nasıl oluyor da her birimiz kendi ana dilini işitiyor? Aramızda Partlar, Medler, Elamlılar var. Mezopotamya’da, Yahudi’ye ve Kapadokya’da, Pontus ve Asya ilinde, Frikya ve Pamfilya’da, Mısır ve Libya’nın Krene’ye yakın bölgelerinde yaşayanlar var. Hem Yahudi hem de Yahudiliğe dönen Romalı konuklar, Giritliler ve Araplar var aramızda. Ama her birimiz Tanrı’nın büyük işlerinin kendi dilimizde konuşulduğunu işitiyoruz.”
Bu anlatıdan yola çıkılırsa; dil ceza değil aksine farklı diller konuşulsa bile Tanrı’nın buyruklarının tüm dillerde anlaşılır kılınacağı açığa çıkıyor. Tevrat’ta cezalandırma olan İncil’de farklılıklar dahi olsa anlaşılacağı söylenmekte. Zaten Pavlus’un Korintlilere yazdığı mektuplarda da Tanrı’nın herkese ayrı özellikler bahşettiği ve dillerin de bunlardan birini teşkil ettiğini yazar. Pavlus, farklı dilleri öğrenmeyi özendirirken aynı zamanda İnanlar topluluğunun kutsal metinlerin çevirilerini ve yapmalarını salık verir.
Şöyle der Pavlus: “… Bilmediği dili konuşan, kendi söylediklerini çevirebilmek için dua etsin. Bilmediğim dille dua edersem ruhum dua eder, ama zihnimin buna katkısı olmaz. Öyleyse ne yapmalıyım? Ruhumla da zihnimle de dua edeceğim. Ruhumla da zihnimle de ilahi söyleyeceğim. Tanrıyı yalnız ruhunla översen, yeni katılanlar senin ne söylediğini bilmediğinden, ettiğin şükran duasına nasıl “Amin!” dersin?..”
Pavlus dillerin öğrenilmesini Tanrı’nın ruh ve zihinle inananlar tarafından kavranılmasını ister. İncil’in dili yasaklamadığı da açığa çıkmakta, Dinin gereklerini yerine getirmede dini herkesin kendi dili, kendi meşrebince öğrenmesini salık verir. Semavi dinlerin sonuncusu İslamiyet’te de dil ile ilintili hayli ayet ve hadis mevcuttur. Önce Kur’an’daki Ayetlerden alıntılar yapalım.
‘Her dilin kendi lehinde şahitlik yapacak’
Şura Suresi Ayet 7: ve işte böylece, sana Arapça bir Kur’an vahyetmekteyiz ki, ülke ve medeniyetlerin anası olan Mekke halkı ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplanma gününün dehşetini haber veresin. Onda şüphe yok! Bir kısmı cennette, bir kısmı cehennemdedir… Ve Secde Suresi: ayet 3’te de yoksa “onu uydurdu mu” diyorlar Hayır! Haktır, o rabbindendir. Kendilerine senden önce uyarıcı Peygamber gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye! Gerek ki, hidayeti kabul ederler!) burada da aleni olarak açığa çıkan gerçeklik farklı diller konuşan her bir kavme peygamber gelmiş anlamı çıkar ki, Kürtlere de peygamber geldiği aydınlanmış olur!
Gene Rum Suresi Ayet 225’de şöyle yazar: yine o’nun ayetlerindendir, göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu şüphesiz ki, bunda alimler için ibretler vardır.
Kur’an’da, Allah’ın bol ihsan sahibi olduğu ve lütfünü dilediğine verir der. Elbette dillerin çeşitliliğinin doğal ve meşru olduğu anlamı da taşır. Zira Hadis’te, “her dilin kendi lehinde veya aleyhinde şahitlik yapacaktır!” denilmiştir. Böylesi bir açıklık varken, sonradan hegemonların araçsallaştırmasında kullanılan din olgusunda sürekli Arapçanın kutsallığından dem vurarak, Arapçayı bilmenin dinin parçası haline getirme teşvik edilebilmiştir. Fakat Kur’an’ın doğru ve dinen geçerli okunuşu Arapçada mümkün olduğundan ibaret yalnızca Kur’an diliyle yapılmakta. Yoksa bunun diğer dilleri zapturapt altına alma anlamında bir araca dönüştürülmesi iktidar ve devlet odaklı bir zihniyetin uygulamalarından olsa gerek.
Günümüzde bile Müslüman olmayan veya Arap olmayanların bu dilin kutsal sırlarını tamamıyla anlamayacaklarından ötürü Arapçayı öğretemeyeceklerinden bahsedilir. Elbette zahirin yanında batını da anlamaya, anlamlandırmaya çalışıldığında bu tezin gerçekliği ifade etmeyeceğine kani olabiliriz. Aslında devletleşmeye aracı kılınan Din olgusunun dallanıp kökleşmesinde köken bakımından Arap olmayan Müslümanların dilbilim, tarih ve doğa bilimlerinin yanı sıra, Kur’anı ilimlerin gelişmesinde rolleri başattır. Farklı etnik kökenden gelip de Müslümanlığı seçen dönemin münevverleri felsefi çeviriler, tıbbi, matematik, astronomi ve bilumum disiplinlerde muazzam katkılar sunmuşlardı.
Dil kalbin dili olduktan sonra
Devletleştirilen din olgusunun hegemonik yayılımı esnasında karşılaşılan farklı dillerin gelişimini de getirebilmişti. Çeviri furyasında Müslüman vaizler, tasavvuf erenlerinin, derviş ozanların bir amacı da çeşitli dillere çeviri gerçekleştirerek İslami insanlara taşırabilmekti. Bu Müslümanlıkta olduğu gibi Hıristiyanlıkta da geçerli bir durumdur. Hıristiyanlığın ilk yaygınlaştırma, taşırma esnasında dahi Aramice’den Yunanca’ya çevrilmesi bu bakıştan ayrı ele alınamaz. Avrupa’da, Latince’den İtalyanca’ya çevrilme ve bu dilin doğuşunda etkin olan Ruhbanlar vardı. Gene alman rahibe ve mistiklerin halka dinsel konuları anlatmada Kilise Latincesi yerine kendi anadillerinde vermeleri durumu yaşandı. Böylesi farklı dillere taşırılan ilahiyat hem Hıristiyanlıkta hem de İslamiyette, farklı yerel dillerin gelişmesine de büyük katkılar verecekti. Aynı zamanda Dinin dil yoluyla nüfuz alanı gelişiyordu…
Peştuca yazmış olan Pir-i Ravşan (Ö. 1575) eseri de kendi anadilindeki ilk klasiklerden olacaktı. Pir-i Ravşan, dil kalbin dili olduktan sonra Allah’ın her dili anlayacağını söylüyordu. Kürtçe ve lehçelerinde de bu yönlü zengin kaynaklar mevcuttu. Bugün bile büyük şevkle okunan Baba Tahirê Uryan’ın Dubeytlerir çok daha eski tarihe tekabül etmekteydi. Keza Melayê Cizîrê, Ehmedê Xanîlerin eserleri Kürt Dilinin benzersiz eserleri olacaktı. Medreselerde okuna gelen kitaplar destanların, efsanelerin, manzum eserlerin, şiir divanlarının ilahi edimle birlikte bugünlere taşınmasını getirecekti…
Her dil değerlidir. Dili yasaklayan hiçbir dinin olamayacağı aşikardır. Bu konuda Mevlana’nın bir çobanı anlatan meseli var: “Allah, aşık çobanın görünüşte anlamsız ve saçma gelen konuşmalarını yüksek ilahiyat tartışmalarına tercih eder.” Buradan da aslolan ne ile hangi kaideyle söylediği değil, kalbi olarak deruni inancıdır. Gerçekliğe tekabül eder durum. Zaten tasavvuf erenlerinde de bu yönlü birçok mesel mevcuttur. Süre ve Arapça bilmeyen ama inançla, kalben secde edeni ayıplayan, küçümseyen din adamlarının günah işlediği anlatılır.
Her kavmin-toplumun tikelden evrensele akan nehirde suyu vardır. Bizatihi kendi dilleriyle kurduğu organik bağla kültürel zenginliğin ufku genişler. Birbirini tamamlayıp özgün yapılanmalar oluşturur. Bunun hanesinde inanç, din, gelenek-görenek ve düşünüş tarzlarının etkileşimi de vardır.
Buna rağmen istila, talan ve sömürü seferleriyle boyunduruk altına alınan veya alınmak istenen halklara karşı her yol ve yöntemi uygulamak mubah sayılmaktadır. Amaç daha fazla kar ve sermaye birikimi uğruna yöneldikleri mekanlardaki toplumları paralize etmektir. Yeri gelir diller yasaklanır, egemenin dili empoze edilip özendirilir. Özellikle Avrupa merkeziyetçiliğinin tarihselci bakışla oluşturduğu kalıplarını sömürgelerine sirayet ettirmelerinde çokça yaşanan bir halidir. Zulmün olduğu yerde veya M. Foucault’un belirttiği şekilde iktidarın olduğu yerde direniş de olacaktır. Bu direnişi kırmak, çarpıtmak, asgari seviyede tutmak her dem uygulana gelen yöntemlerdendir. Konumuz itibariyle Din’in böylesi bir bastırma, tahakküm altına alma aracına dönüştürülmesi yaygın uygulamalardan olmaktadır.
‘Katli vacip’ fetvalar çıkarılıyor
Kapitalist modernitenin hegemon zihniyeti olan oryantalist bakışlarla dışsal ve içsel sömürü ağlarını geliştirmede Din olgusu da sıkça kullanılan bir argümandır. Bu topraklarda yapılan Ermeni, Süryani, Êzîdî soykırımları buna ibretlik örnek teşkil etmektedir. “Katli vacip” fetvaları çıkarılıp, “Yedi Gavur öldürenin cennete gideceğini” yaygınlaştırarak coğrafyalar kan gölüne çevrilmiştir. Nerede bir direniş ve özgürlük arayışı varsa, nerede dil kırımlarına karşı başkaldırı varsa orada dinsel ve mezhepsel ayrımları körükleyip, halkları birbirine düşman eden kırım siyasası uygulayan iktidar durmaktadır. Günümüzde iktidar ve devletin sıklıkla kullandığı argümanların başında Din ve ilahiyat söylemleri gelmektedir! Kendi hükmünü gerçekleştirmede katliam ve asimilasyondan geri durmayacaktı.
Merkezi Uygarlığın yerleştirip çevre’de aşağıya inildikçe çeşitlenen kirli uygulamaları bitimsizdir. Hepsinin özü aynıdır! Baskı ve sömürüye karşı başkaldırı salt yerel hegemonlara değil, dünya sisteminin çarklarına da başkaldırmak demektir. Böylesi geniş bir vizyondan bakıldığında kolonyalistlerin mazlumu sıkıştırmak istedikleri kalıplar daha bir açığa çıkar. Bir insanın özgürce inanç ve dilini kullanması naturadan gelen halklardandır. Bu hakkı engellemek ve birbirine karşı çıkartmak muktedirlerin ekmeğine yağ sürmektir. Zulme vurulan her darbenin ardından “Ermeni Dölü”, “Kafir”, “Sünnetsizler” biçimindeki ideolojik-psikolojik savaş yöntemlerinin devreye sokulduğu somut yerlerden biri de Kürdistan coğrafyasıdır. Geçmişte soykırıma uğrattıkları halkın üzerinden küçümseyici, aşağılama üslubunun geliştirilmesi egemen zihniyetin ne menem kirli geçmişe sahip olduğunu gösterir. Katlettiği toplumlar üzerinden küfür dili oluşturur!
Asimilasyonist yönelimlerle, dilin yasaklanmasının karşısına iktidarla şerbetlenmiş sahte ilahiyatçıları çıkarmaları yaşanmakta. Camilerde Diyanet İşleri Devlet ve iktidarı kutsallaştıran vaazları yapılırken; Temel insan haklarından olan Dil hakkı bile yok sanıp nifak tohumu diye lanse edilebilmekte. Semavi Dinlerin Dillere karşıt olmadığı, verdiğimiz alıntılarda açığa çıktığı kanısındayız. Buna rağmen kapitalist hegemonya açısından Dil ve kültürel hakların özgürce yaşanmasını isteyen toplumsal yapılanmalara karşı bir silaha dönüştürülen Din ile vurmaları gerçek anlamda ilahiyatın özüne de terstir. İlahiyatın yoksuldan, mazlumdan yana olan özünün zenginden, iktidardan, devletten ve bilcümle kötülükten yana kullanımı rutine bindirilmiş vaziyettedir. Zaten kolonyalizm ardı sıra harabe bırakır. Talana, kargışa uğratılan toplum ve coğrafya çölleştirilerek orta yere fırlatılır. Bir direniş olsa da ve kurtuluş gerçekleşse de alternatif projeler yaşamsallaşmayınca yeniden Merkeze teslim olmayı getirir.
Ania Loomba’nın belirttiği gibi, Avrupa kolonyalizmi tarihteki diğer kolonyalizmlerden özgünlüğüyle ayrılmaktaydı. 1930’lu yıllarda Avrupa’nın dünyada sömürgeleştirdiği toprakların oranı yüzde 84,6’ya ulaşmıştı. Burada toplumların dil, din, inanç ve kültürel şekillenmesi yerle bir ediliyor ve kolonyalistlerin kazdıkları kanala akan kar oluyordu.
Hegemon zihniyetin aşılması
Kolonyalizmin Angola’ya ettikleri kötülüğünün ne menem bir şey olduğunu açığa çıkarır. Angola, Portekizlere karşı sömürgecilik mücadelesi verir ve 1975’te bağımsızlığını kazanır. Angola’da halkın büyük çoğunluğu kendi kabilesinin dilini konuşup, inancını yerine getirirdi, Sömürgeciliğin ardından iç savaş patlak verir. Savaş neticesi büyük göç dalgaları gerçekleşir. Savaştan kaçıp başkent Luanda’ya sığınmış milyonlarca insan vardı. Önceden işbirlikçi elit tabaka Portekizceyi kullanıyordu. Nüfus kaymaları neticesi onlarca farklı dil bir araya geldiğinden anlaşma zeminin zorluğu belirmişti. Bu yüzden anlaşabilmek için tek evrensel Dil Portekizce oldu. Sömürgecilik esnasında elitlerin kullandığı Portekizce, sömürgecilik sonrası tüm toplumsal yapılara nüfuz ederek yeni oluşan ulus-devletin hakim dili haline dönüştü. Bu bir paradokstur! Bağımsızlık mücadelesinin ardından ortak payda kolonyalistlerin dili ve inancı kullanılıyorsa toplumsal yapılanmanın özüne yabancılaşıldığına delalettir. Zihni toplum kıyıcılığının vardığı noktanın hazin öyküsüdür bu!
Farklı versiyonlarda birçok toplumda yaşanması sorunun vahametini gösterir. Hegemon zihniyetin aşılması o kadar kolay olmamakta. Zira maduniyet çalışmaları ekseninde İlahiyat ve Dil ilişkilerini ele almak elzemdir. İlahiyat ve Dil boyutunu ezilenlerden yana epistemolojik ve ontolojik kurulumu mevcut bakışımızı aşacak boyuttadır. Din ve Dilin egemenler tarafından empoze edilen karşıtlaştırıcı, gerilimli, çelişkili üslup ve yaklaşımları bertaraf etmek kuramsal bir çerçeveyle mümkündür. Pratik politikalar başarıya ulaşmayı getirse de alternatif düşünce sistematiği olmayınca içine düşülen paradokstan sıyrılmayız. İnsana dair olan her zihinsel faaliyet iyiye, doğruya ve güzele evrilecekse doğal akışa set olmamak gerekir. Yaratılan bentlerin parçalanması atılacak ilk adımlardır.
Sömürgen zihniyetin Dil taleplerini, savunusunu kırmak için iktidarlaşmış resmi din söylemini çıkarmaları toplumsal akışı tahrif etmedir. Her iki fenomen arasında korelasyon kurulabilir. Din için dilden vazgeçme olamayacağı gibi dil için dinden de vazgeçilemez. Aslolan mevcut alanları iktidarın tekelinden kurtarmaktır. İlahiyatın ve Dilin özü de iktidar ve devlet karşıtlığı çerçevesinde toplumsal yapıların farklıkları bir zenginlik olarak algılayacakları demokratik ortamları yaratmalarıyla mümkün kılınır. Egemenlerin köstek niyetine toplumun önüne çıkardıkları her şey hanesine kar ve sermaye birikimi oluşturma içindir…
Hz. Adem’in tüm canlılara ad vermesine işaret eden ortak tek dilin ardından Tanrı’ya şirk koşan insana ceza niyetine çok dillilik verildiyse ve çok dillilikle yeryüzünü mesken tuttuysalar şayet, bu Rab’dan gelen bir durumdur. Buna karşı kulun başka dilleri yok etmeye çalışması, asimilasyonist uygulamaları yürürlüğe koymaları Dinsel açıdan da caiz olmadığı anlamına gelir. Serencamında yeniden Adem’in diline varılacaksa veya İncil’de geçtiği gibi herkesin kendi dilinde İlahi Ses’i duyduğu beyan ediliyorsa hiçbir kolonyalist gücün bir başka dil ve kültürü yok edemeyeceği anlamına da gelir. “Haktan gelen hakka gider” düsturuyla ilintileyecek olursak ilahiyat ve dil insanlığın kristalleşmiş cevherine tekabül eder. Bu yüzden dünya sisteminin hegemon zihniyetine karşı bir duruşa evrilmek önem arz eder.
İktidar ve devlete karşı toplumu, doğayı, evreni ve insanı yücelten bir toplumsal aura yaratılmayı beklemekte. Dile karşı dini çıkaranlar yalan atmaktalar! Çünkü besinlerini kötülükten devşirmekteler. Dini sömürü ağı için kullanırlarken tıpkı Kürtçe için ‘Bir medeniyet dili değil’ söylemini hakikat niyetine yutturmaya çalışmaktalar. Her dil doğal çevre, coğrafya ve toplumuyla sürdürülebilen ekonomik ortamda yeryüzünün zenginliğiyle özdeşleşir. Çok sınırlı sayıda insanın konuştuğu bir Dil dahi olsa bu gerçeklik yadsınamaz! Dil öldüğünde insanlık da ölüyor. Dili dinle öldürmek isteyen bezirganlara, kan emicilere takılmadan, doğal yaratılış zenginliklerimizi iktidar ve devletten azade kılalım ki kazanan insanlık olsun!..
DR. AYHAN KAVAK / Diyarbakır D Tipi Cezaevi
Kaynakça:
1) Kutsal Kitap (Tevrat-Zebur-İncil)
2) Kur’an-ı Kerim
3) Upanishadlar, İşbankası yayınları, Ekim 2008
4) Tanrı’nın Yeryüzündeki işaretleri, Annemarie Schimmel, Kabalcı, Eylül 2004
5) Avrupa’yı Taşralaştırmak, Dipesh Chakrabarty, Boğaziçi yayınları, Nisan 2012
6) Ahir Zamanlarda Yaşarken, Slavoj Zizek, Metis yayınları, Eylül 2011
7) Din Sosyolojisi, Peter B. Clarke, cilt 2, İmge yayınları, Kasım 2012
8) Kolonyalizm-Postkolonyalizm, Ania Loomba, 2000, Ayrıntı yayınları