27 Eylül 1942. Rusya Sovyet Federe Cumhuriyeti’ne bağlı Volgograd kenti. Şehrin dört bir yanına çöken Nazi karanlığı, artık Volga kıyısına dek ulaşmış. Alman askerler, kendilerinden emin; Volgograd’ı geneleve dönüştürmekten bahsediyor birçoğu.
Yakov Fedotoviç Pavlov, küçük bir keşif birliğinin çavuş rütbeli komutanı. Kentte işgal nehre dek ulaşınca, bir apartmanı işaret ederek emir verdi erlere: “Anayurdu bu binada savunacağız.”
Volgograd’ı Stalingrad yapan savunmanın en destansı anlarının başlangıcıydı bu emir. Çavuş Pavlov ve müfrezesi, o apartmanda 2 Şubat 1943 gecesine dek faşist avladı. Bir kenti ele geçiren Alman ordusu, bir apartmana gömülüyordu. Bina, kentin göbeğindeydi; toptan yıkılmasındansa ele geçirilmesi tercih ediliyordu. Öyle ya, koca bir kentin ardından bu küçük bina, ele geçirilemez gibi de görünmüyordu. Fakat -Kızıl Ordu Generali Çuykov’un deyişiyle- “Paris’i düşürmek için ölen Nazi askerinden fazlası, o apartmanın önünde ölmüştü.”
Çavuş Pavlov ve müfrezesi, binadan sağ ve mağrur ayrıldı. “Pavlov’un Evi” önünde yenilen Nazi ordusunun geri çekilmesi ise artık Berlin’e kadar durmayacaktı.
***
27 Ocak 1944. Volvograd’ın 1700 kilometre kuzeyinde, bir başka Sovyet kenti: St. Petersburg. İki yılı aşan bir kuşatmadan yeni kurtulmuş kentte, olan biten onca fenalığa rağmen hâkim olan duygu, zafer coşkusuyla dolu bir umut. Halkın üzerine karabasan gibi çöken o yıllarda kentin ikmal yolları tümden kesilmiş, bazı günler 30 bin insan açlıktan ve soğuktan can vermişti oysa ki. Komünist Parti’nin örgütlediği komite, gıdayı önce karneye bağlamış fakat depolarda giderek karneyle dağıtılacak bir şey de kalmamıştı. Kuru ekmek, büyük lükstü; vurulup yenecek kuş bile tükenmişti kentin semasında. Kendisi de açlıktan can veren 12 yaşındaki Tanya Saviçeva, günlüğüne şunları not düşmüştü:
“Zhenya 28 Aralık 1941’de, saat 12:30’da öldü. Büyükannem, 25 Ocak 1942’de, saat 3’te öldü. Lyoka, 17 Mart 1942’de, saat 5’te öldü. Vasya amcam, 13 Nisan 1942’de, saat 2’de öldü. Lyoşa amcam, 10 Mayıs 1942’de, saat 4’te öldü. Annem, 13 Mayıs 1942’de, saat 7:30’da öldü. Saviçevalar öldü. Herkes öldü. Yalnızca Tanya hayatta.”
Herkes ölüyordu ama umut yaşıyordu nasılsa. Bi’ deri bi’ kemik kalmış bir ressam, Sanatçılar Birliği’ne tahsis edilmiş binada resim çiziyordu hâlâ: Kucağında açlıktan can vermiş bebeği bulunan St. Petersburglu bir kadın, öfke dolu bir acıyla bakıyor tüm dünyaya. Radyo işlemeyi sürdürüyor ve halka direniş ruhu aşılıyordu. Sovyet bestecisi Şostakoviç, terk etmeyi reddettiği St. Petersburg’da, itfaiyede yangın gözcülüğü yaparken karar verdi: Yaralı şehrine bir senfoni yazacaktı. 7. Senfoni böylece ortaya çıktı ve sanatın büyüsüne dair tarihsel anlardan biri de o günlerde yaşandı. Açlıktan ölen askerler cephede, halk kentte, imkânsızlıklara rağmen bir şekilde her yere yerleştirilen hoparlörlerden bir ses işitti. O ses, 7. Senfoni’yi çalacak orkestranın şefine aitti: Dinleyiniz, yoldaşlar! Konser, açlıktan bayılmak üzere olanı bile uyandırdı; cephede ve kentte her taraf, gözyaşları ve alkış sesleriyle doluydu. Senfoniyi çalacak orkestranın üç üyesi bile konserden önce açlıktan can vermişti ama ne gam; senfoni yaşıyordu, sanat yaşıyordu, St. Petersburg ve Sovyetler yaşıyordu.
Ölümler yüz binleri aşmıştı, cephede savaşan askerlerin bile kemikleri sayılıyordu ama hiç kimse “Teslim olup kurtulalım” demiyordu. Herkes faşizmin er ya da geç yenileceğinden emin gibiydi; öyle de oldu. St. Petersburg, efsanevî direnişi ve çektiği acılarla başı dik Leningrad olmuştu artık; Nazi askerleri ise kırıla döküle kaçtıkları Berlin’de bile rezil rüsva idiler.
***
27 Ocak 1945. Leningrad Kuşatması’nın yarılmasından tastamam bir yıl sonra, Polonya’nın Auschwitz kenti. Milyonların öldüğü bir savaşa ettiği şahitliğe rağmen General Pawel Kuroçkin bile dehşet içindeydi. Karşılarında tarihin gördüğü en vahşi insan kıyımlarından birine muhatap olmuş Yahudiler, komünistler, eşcinseller… Üç kampta toplam birkaç bin insan, yeterince ürkütücü hâlde; ama bundan daha beteri, cenazesi ortada olmayan insanlara ait bir milyondan fazla kıyafet, 45 bin çifte yakın ayakkabı ve 7 ton insan saçı. Neredeler? Sonra anlaşıldı: Birçoğu yakılmış, bazıları sabun yapılmış veya toplu mezarlara atılmıştı.
***
Yaşadığımız günlere denk gelen üç tarihsel kesit. Dördüncüsü: 1933 yılının 30 Ocak’ında Adolf Hitler, ilk defa Alman Şansölyesi unvanını aldı.
Umutsuzluğun, karamsarlığın adeta bir savaş silahına dönüştürüldüğü bir dönemde “sene-i devriye okumaları“, herkes için çok iş görebilir.
Küçük ama kalın bir not: Kürdistanlı bir adamın olup bitmesinden onlarca yıl sonra bile bu direnişlerin hatıralarına bakması, yalnız fiilin kuvvetiyle açıklanamaz. Leningrad’da kuşatma anından itibaren hikâyelerine sahip çıkan Sovyet sanatçıları, heykelden müziğe, resimden sinemaya her alanda bir anlatıya dönüştürdüler direnişi. Bu sene-i devriyeler, mesela Kobanê Savunması’nın destansı ânı Serzori Direnişi’nin, mesela koskoca orduya bin yıllık taşların arasında karşı koyanların Sur Direnişi’nin ve başkalarının, estetikten yoksun metinlerin ötesinde neredeyse hiçbir sanat eserine konu olmayışının nasıl bir kuraklığa işaret ettiğini de anlatabilir belki. Önemli. Sanattan yoksun olan, yarından da yoksundur çünkü. Ve Leningrad gösterir ki, en ağır harp koşulları dahi kuraklığın gerekçesi değildir; doğru işlenmişse hatta, kanla sulanmış toprakta Şostakoviçler, Lorcalar yetişir.