Garip bir şekilde yine her şey, sanki kendi aramızda oynanan bir şeymiş gibi geliyor herkese. 3. Dünya savaşının doğrudan, tam ortasındayken, her şey ulusal politika içinde cereyan ediyor ve biz böyle kabul ettik diye böyle devam edecekmiş gibi. Şöyle bir kafamızı kaldırıp baktığımızda, mesela Kürt hareketi sadece şu an için değil, çok uzun yıllardır doğrudan dört ülke politikası içinde. Bunun üstüne üstlük özellikle Suriye’nin durumundan sonra bütün dünya ülkelerinin bir tarafından tuttuğu ve hatta muhtemel İzlanda casuslarının bile yer aldığı bir ‘İspanya iç savaşı, daha doğrusu Rojava’yı merkezine koyduğumuzda hala yaşayan ve ayakta bir İspanya Devriminin yaşandığı bu coğrafyada ‘diplomasi’ mücadelesi sahiden hak ettiği yerde mi?
Yanlış anlaşılmasın ben devletlerle ilişkilerden bahsetmiyorum. Dediğim gibi zaten, muhtemel İzlanda’nın bile yakından izlediği bir coğrafyada bölgenin bütün aktörlerinin, neredeyse her devletle bir ilişki kurması çok doğal görünüyor bana. Benim bahsettiğim Rojava’nın ilk günlerinde de değindiğim ‘Halklar Diplomasi’si için neler yapılıyor? El Salvador gerilla komutanı ve barış anlaşmasının müzakerecisi Roberto Canas’la bu hafta yeniden görüşmemizde, müzakere sürecinin yeniden başlayabilmesi için diplomasi sürecinin öneminin altını bir kez daha çiziyordu. 3. Dünya savaşının sürdüğü bir coğrafyada, barış için uluslararası ilişkilerin önemi red edilebilir mi?
Bu yüzden mesele yine ne istendiğini gelip dayanıyor. Bu günlerde benim sözlerim üzerine, ‘Her gün insanlar ölüyor senin ise ‘Ekolojik Demokrasi’den, ‘Radikal bir demokrasiden’ başka bir şey ağzından düşmüyor.’ diye düşünüyorsanız, tam demek istediği de bu. Toplumsal bir dönüşümü, mesela ‘Cinsiyet Özgürlükçü bir paradigma’yı, ben anlatırken Kadın Cumhuriyeti yani iktidarı olmayan bir toplumsal yapı’yı anlattığınız zaman öncelikle geniş toplumsal bir meşruyet, sınırları aşan bir toplumsal meşruiyet sağlanabilir. Hatta orta sınıf politikacının anlayamadığı mücadelenin ‘antikapitalist’ niteliğinin öne çıkarıldığı bir halklar diplomasisi ile 3. Dünya savaşında ancak barış mücadelesi kazanılabilir. Devletlerin hoşuna gitsin diye mahçubiyet içersinde lafları ağzımızda gevelediğimizde ne halklar ne istendiğini anlayabiliyor ne de devletler, sizin bu mahcubiyetinize kanıyor.
Ayrıca başınızı kaldırıp bir dünyayı seyredin. Yunanistan’da neoliberal politikaları yıkacağını söyleyerek iktidara gelen bir hükümet var. Portekiz’de ilk defa ‘sol’ hükümet söz konusu. İspanya’da Podemos, İspanya’da ki tanımıyla ‘Bolivarcı Sosyalizm’, iki partili sarkacı parçaladı. İngiltere’nin en köklü iki partisinden İşçi Partisinin solcu lideri için İngiltere başbakanı ‘iktidara gelirse darbe yapılmalı’ diye açıklama yapıyor. Kapitalizmin kalesi ABD’de de Demokratların ön seçiminde Clinton’la baş başa giden Bernie Sanders “en üstteki yüzde 1’in zenginliklerin yüzde 90’ına sahip olması ahlaki değil” diyor ve kendisini ‘Sosyalist’ olarak nitelendiriyor.
Yanlış anlamayın; bu hareketlerin başarılı olup olamayacağını tartışmıyorum. Bu hareketleri buraya taşıyan insanların, sizin uluslararası diplomaside ne için mücadele ettiğinizi anlatacağınız ve mutlaka etkili olacak kesim olarak tanımlıyorum. Tabii ki barışın yolu da buradan geçiyor; Halklar Diplomasisinden…
Birinci dünya savaşının sonunun gelmesi, (Ya da mesela İstanbul’un işgalinin bitmesinin) nedeni Sovyet Devrimi ve Almanya’nın isyancı proleteryasından başka bir şey değildi ve egemenlerin ‘barış’ yapmak istemesi de silahlanmış yoksulların ellerinden silahları almak istemeleriydi.
Yine böyle 3.Dünya savaşını da ancak dünyada dolaşan bir hayalet durduracak… Rojava hayaleti…