ABD Dışişleri Bakanı Pompeo bu hafta başından itibaren Avrupa turuna çıktı. Bu turun temel amacının bölge ülkelerinde giderek artan Çin ve Rusya etkisinin kırılması olduğu görülüyor.

Pazartesi günü ilk durak Macaristan’dı. Pompeo’nun buradaki temaslarında Huawei dolayısıyla Çin’in Macaristan’da artan etkinliğinin engellenmesi ve Türk akımı projesi kapsamında bulunan ülkenin bu projeye destek vermemesi isteneceği önceden duyuruldu. Nitekim Pompeo burada basına yaptığı açıklamada Huawei’nin ekipmanlarını konuşlandırmamaları için uyardı ve engellemezseniz “müttefiklik ilişkilerimiz zora girer” dedi. Açıklamalara yansımasa da muhtemelen Macaristan’a F-16 satışları da gündemdeydi. Bu ülkede yıllardır hâkim olan otoriter yönetime dönükse ABD’nin belirgin bir eleştirisi yok. Fakat bu kez Pompeo Macaristan’da baskılara rağmen ayakta kalabilen bazı insan hakları örgütlerinin yöneticileriyle görüştü. Belki de bu önceden bilindiği için havaalanında alt düzeyde bir karşılamaya maruz kaldı. En nihayetinde Macar Dışişleri bakanıyla birlikte yapılan basın konferansında sadece iki soru alınması ABD-Macar yönetim anlayışlarının çok da uzak olmadığını gösteriyordu.

Salı günü ise Pompeo’nun ikinci durağı Slovenya oldu. Buradaki ziyaret yine F-16 satışlarının yanı sıra bölge ülkelerine “ABD yanınızda” mesajı(1) verme derdinde. Her ne kadar Pompeo sonra Brüksel’e gidecek olsa da, bu politikalarda ABD yönetiminin AB’yi yok sayar bir tarzda bölge ülkelerine kendi politikalarını dayatması ayrıca dikkat çekici bir durum.

Çarşamba geçilecek olan Polonya ziyaretinde elbette ülke yönetimine hâkim olan ırkçılıkla ilgili bir sıkıntı yok, varsa yoksa burada da Huawei ve daha da önemlisi İran karşıtı “Ortadoğu’da Barış ve Güvenliğin Geleceği” konferansı. Bu toplantıya Körfez ülkelerinin yanı sıra İsrail de katılacak. Henüz Avrupa’dan kimlerin dâhil olacağı ise belirsiz. Toplantının Avrupa’da yapılması AB’nin “İran’la nükleer anlaşmayı sürdürme” siyasetine de bir saldırı olarak okunmalı. Toplantının içeriğinden bağımsız olarak AB topraklarında yapılıyor oluşu bile ister istemez İran siyaseti konusunda AB’de yeni çatlaklara ve olanları da büyütmeye neden olacaktır. ABD’nin bu adımı başta Almanya olmak üzere AB ileri gelenlerine sınırlarını hatırlatma niyeti taşıyor.

14 Şubat’ta ise Şoçi’de Rusya-TC-İran yeniden bir araya gelirken Münih Güvenlik Konferansı(MGK) ise 15-17 Şubat tarihlerinde toplanıyor. MGK Raporu’nun ön sözünde özetle “Günümüzde ABD, Çin ve Rusya arasında büyük güçler rekabetine dayalı yeni bir dönem ortaya çıkıyor ve aynı zamanda ‘liberal dünya düzeni’nde belirli bir yönetim boşluğu yaşanıyor. Ortadoğu büyük bir dönüşüm içinde. ABD geleneksel liderlik rolünden ayrılıp çıkarlarını bölgesel partnerler üzerinden korumaya bel bağlarken bölgesel güçler askeri kapasitelerini hızla artırıyor” deniliyor.

Yukarıda aktardığım gelişmelerden de görüleceği üzere önümüzdeki süreç diplomasi örtüsüyle postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının hâkim dili olan militarist politikaların başka bir ifadeyle diplomilitarizmin maalesef daha da yaygınlaştırılacağı bir düzlem olacak. Ayrıca bu zaman diliminde dinsel inanç ve lider kültleri bildiğimizden ya da alışılagelenden çok daha fazla belirleyici önemde olacak.

(1)İsim değişikliğinin ardından Kuzey Makedonya adıyla Balkanlar’da bir ülkenin daha ABD’nin temel hegemonya aracı NATO’ya katılması Balkanlar’da ilişkilerin ABD tarafından reorganizasyona tabii tutulacağı aynı zamanda üye olmayan özellikle Sırbistan üzerinde “baskı” politikalarının artırılacağı söylenebilir. Gazete Duvar’da bu hafta A. İsaev’in Rus basınından aktardığı Y. Guskova’nın sözlerine bakacak olursak durum çok daha ciddi.  Guskova Arnavutların “Büyük Arnavutluk” projesini başlattığı, bunun ABD’den destek aldığını ve Washington’un olası yeni devlet vasıtasıyla AB üzerinde nüfuzunu artıracağını ileri sürüyor. Böyle bir gelişmenin etkileri  sadece AB ile sınırlı kalmaz, daha külleri soğumamış olan Yugoslavya iç savaşının dinamiklerini de yeniden harekete geçirir.