"Önüne gelenle gidiyor'' diyorlardı, özgürlüğünü lekelemek istediklerinde. ''Kadına benzemiyor'' diyorlardı, zekasını övmek istediklerinde. Ne var ki, çok uzaklardan çok sayıda öğretmen, hakim, filozof ve politikacı onun anlatacaklarını dinlemek için İskenderiye Okulu'na koşuyordu. O, Öklid ve Arşimet'e kök söktürmüş olan matematik problemleri üzerine çalışıyordu. İlahi ya da insani sevgiyi hak etmeyen kör inançlar aleyhine konuşmalar yapıyordu. Kuşku duymayı ve soru sormayı öğretiyordu. Ve tavsiyelerde bulunuyordu: ‘‘Düşünme hakkını koru, yanılarak düşünmek hiç düşünmemekten iyidir.’’ 365-416 yılları arasında yaşayan Hypatia’yı Eduardo Galeano Aynalar kitabında bu sözlerle anlatıyor. Hypatia; yaşamak tanımını sadece nefes alıp vermek olarak tanımlayanlara göre 1600 yıl önce öldü. Hatta bedeni bıçaklarla delik deşik edildikten sonra yakıldığı için ondan geriye bir şey kalmadı diye düşünebilir, yaşamayı böyle tanımlayanlar. Ama işte 1600 yıl sonra bile hala ondan bahsediyoruz. Hakkında filmler yapılıyor, kitaplar yazılıyor. Alternatif olmaya, iktidara, bağnazlığa boyun eğmeyen bilim insanı olmaya çalışanlara bir kadın olarak öncülük etmeye devam ediyor. Kendisinden önce ve sonra aynı cesaret, asalet ve kararlılıkla bilimin ışığını insanlara taşımakta ısrar eden tüm aydınlık, sezgili ve duygulu zekaya sahip insanlar gibi… 

Toplumsal doğanın bu aydınlık ve sezgili, duygulu zekaları faşizan diktatörlükleri her zaman korkuttu. Faşizan diktatörlükler Mussolini, Franco, Hitler gibi yakın dönem isimlerinde somutlaşmış gibi görünse de devletli uygarlık başladığından beri insanlık tarihi diktatörlükleri hep yaşadı. Tek iradeyi hakim kılan, itaat ve biat isteyen, ister devlet, ister din, ister ideoloji adına olsun iktidarcı otoriteyi kutsallaştıran nice diktatörlükler yaşandı toplumsal tarih boyunca. Her defasında insanlık kazandı. Öyle olmasaydı bugün toplumsal varlık diye bir olgu kalmazdı. Çünkü iktidar gücünün sihri ile başı dönen her faşist diktatörlük, kendisini sonsuz saydı, toplumu fani… ‘‘Her şeye kadir bir tek Allah’tır’’ düşüncesi etrafında aslında her şeye kadir olanın kendi iktidarı olduğuna inandı. Dize getiremeyeceği, teslim alamayacağı ve boyun eğdirip tabii kılamayacağı bir varlığın olmadığını sandı. 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘‘Somut her zaman sanıldığı kadar somut değildir’’ der.  (Ortadoğu savunması) Faşizan diktatörlükler gördükleri somuta kandılar. Toplumsal doğanın asla yok edilemeyen, teslim alınamayan sonsuz özgür enerjisinin akışkanlığına kör ve sağır kaldılar. Bu yüzden çağları, kıtaları, ülkeleri-şehirleri ve en önemlisi de ruhları birbirine bağlayan direniş ağlarını okuyamadılar. Başka bir kıtanın, ülkenin binlerce, onlarca yıl önce ezildiği sanılan direnç sembolleri, bugün ezdiği halkın yüreğinde nasıl yeniden yeşerip kafa tutuyor algılayamadılar. Toplumsal doğanın birinci doğadan aldığı akışkan direniş ağlarını nasıl ördüğünü hiç bilmediler. Özgür enerjinin, direniş ağlarının cahili kaldılar.

Bu cehaleti kendinden önceki iktidar odaklarından ve faşizan diktatörlüklerden devralan AKP de bugün kendi sonsuzluğuna inanmış gibi görünüyor. Biatın, itaatın alasını bekliyor. ''Direnme küstahlığını ve aptallığını'' gösterenleri bu sonsuzluğa inanmamakla suçluyor ve cezalandırıyor. En son ‘‘Bu suça ortak olmayacağız’’ bildirisini imzalayan yüzlerce akademisyene kesildi bu inançsızlığın cezası. Bir hazret düşünmüş ve ol demiş, kulun ne haddine bundan şüphe etmek. Öyle ki ‘‘yıllar sonra bile baktığınızda utanç duyacaksınız ve bundan sonra bilim adına söylediğiniz her söz şüpheyle karşılanacak’’ diye buyuruyor Davutoğlu, sadece bugüne değil yarına da hükmeden bir faşizan edayla. Yarın öbür gün bu bildiride imzası bulunan bir akademisyen kansere köklü çözüm bulsa Davutoğlu’na göre şüpheyle bakılmalı ve kesinlikle onun ipiyle kuyuya inilmemeli. Neden? O akademisyen yıllar önce barış istedi, şüphelidir. 

Bu imzalar Türkiye direniş ağında bir titreşim oldu. Akademisyenlerin arkasında muazzam  öğrenci potansiyeli bekliyor. Sanatçı potansiyeli var. Edebiyatçılar var. Daha barış için söz söylememiş bir akademisyen deryası var. İşçiler var. Farklı inançlardan olup da bu topraklarda kardeşçe yaşama kültürünü edinmiş topluluklar var. Esnaflar var. Üreticiler var. Yaşamın her alanında akışkan bir enerji gibi dolaşan gençlik var. Hayatın her alanını sınırsız bir sevgi ile dokuyan ve dünyaya aşkla dokunan kadınlar var. Sayamayacağımız kadar çok toplumsal dinamik var. Bu dinamiklerin hepsi kendi özgünlüğünde bir titreşim yaratsa, bir hareket başlatsa ve bu dinamiklerin hepsi birbirine birinci doğadaki gibi kopmaz bir enerji bağı ile bağlansa AKP diktatörlüğü yerle bir olur. Bunun için sağlam gerekçelerimiz, 14 yıllık AKP diktatörlüğünün topraklarımıza, hayatlarımıza, çocuklarımıza verdiği sınırsız zararlarda saklı. Bu zararları durdurmak ve hesabını sormak için tüm Türkiye halklarını kapsayan bir direniş ağı örmemiz şart. Bu direniş ağının kökleri birinci doğada var, toplumsal doğada var ve üzerinde yaşadığımız ülkenin toplumsal genlerinde var. Tarihimizde var. Bugünümüzde var. Barış mücadelesi bu direniş ağı güncellenerek kazanılacak. Binlerce akademisyenin tutarlı ve kararlı duruşu gelişen direniş ağına muazzam bir güç kattı. Bu gücün kendini sonsuz sanan AKP diktatörlüğünü parçalayacak kadar sağlamlaşması için direniş ağları örmeliyiz.  

Son birkaç ayda AKP adına konuşan özellikle Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun, Akdoğan’ın sözleri kendilerinden önceki iktidarların kendi gücünden başı dönen hastalığına kapıldıklarını çok net ortaya koyuyor. Bu nedenle AKP iktidarı gücünün zirvesinde olduğunu sansa da güçsüzlüğün pençesinde kıvranıyor. Algısı iktidar eksenli şekillenmede kemikleştiği için yaşam adına her kıpırdanışı kendisine karşı bir direniş olarak görüp cezalandırıyor. Aslında hakikat de böyledir. Faşizan diktatörlükler yaşamı esaret altına alan ağlardan oluşur. Bu ağları kırmak için atılan her adım yaşam adına direniştir. Bu adımlarla sağlam bir direniş ağı örmek ise barışın garantisidir.