“Amed zindanı insanlık değerleri ile zulmün kıyasıya savaştığı bir alan olarak tarihteki yerini aldı. Teslimiyet ve ihanet yoğunlaştırılmış, Türkçülük dayatılıyordu. Amed zindanı, Türk faşizmi ile PKK arasında bir savaş arenasıydı. Açlık grevleri ve ölüm oruçları böylesi koşullarda gündeme geldi, pratikleştirildi.“
“Leyla Güven yoldaşımızı iyi anlamamız gerekiyor. “Ben, yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin yoldaşıyım” dedi ve güçlü irade ortaya koyarak, eylemine başladı. O dönemki açlık grevi eylemleriyle kıyasladığımda elbette bir fark yok. İkisinde de bedenini mevzi yapıp açlığa yatırıyorsun.“
“Strasbourg’da 16 Şubat’ta gerçekleşecek büyük yürüyüşe Avrupa’nın dört bir yanından halkımızın katılımıyla, uluslararası komploya güçlü şekilde cevap vermemiz gerekiyor. Halkımızın bulunduğu her yerde 16 Şubat’a kadar çeşitli eylemlerle açlık grevlerini desteklemesi ve eylemcilerin sesi olması gerekiyor.“
BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması amacıyla Leyla Güven öncülüğünde başlayan, cezaevlerine ve Avrupa’nın birçok bölgesine yayılarak devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine Strasbourg’dan ses veren 14 devrimcinin eylemi bugün 59. gününde. Kürt Özgürlük Hareketi tarihine şimdiden dördüncü büyük açlık grevi direnişi olarak geçen bugünkü direnişler, Amed Zindanında oluşan direniş geleneğinin bir devamı ve köklerini oraya dayayan bir direngenlikle bugün kararlılıkla devam ediyor. Amed Zindan direnişinde yer alan isimlerden biri olan Süleyman Günyeli, Strasbourg’da devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eyleminin de emektarlarından biri. Başından itibaren Strasbourg’da bulunan Günyeli ile dünden bugüne açlık grevi Amed Zindan direnişlerini ve günümüzü konuştuk.
Siz Amed zindan direnişi sürecinde oradaydınız. Ölüm oruçları nasıl gündeme geldi?
12 Eylül faşisti sömürgeci askeri cuntası döneminde Amed zindanın tutsaktım. Askeri cuntanın yaptığı ilk şey, Kürdistan’daki işgalini derinleştirmek oldu. Kürdistan baştanbaşa yeniden işgal edilerek, işkence haneye çevrildi. On binlerce insan işkencelerden geçirildi. On binlerce insan tutuklandı. Amed zindanı ise insanlık dışı uygulama ve işkencelerin merkezi olarak belirlenmişti. Pilot cezaevi olarak seçilmişti.
Amed zindanı insanlık değerleri ile zulmün kıyasıya savaştığı bir alan olarak tarihteki yerini aldı. Şunu belirteyim, zindana alınanlar sadece PKK taraftarı, sempatizanı ve kadroları değildi. Zindana alınan, Kürdistan halkı ve Ortadoğu halklarının özgür geleceğiydi. Zindana alınan, sosyalizm ve özgür insan iradesiydi. Kısaca insanlığın kendisiydi. Amed zindanı, Türk faşizmi ile insanlığın kutsal değerlerini varoluşunda somutlaştıran PKK arasında bir savaş arenasıydı. Açlık grevleri ve ölüm oruçları böylesi koşullarda gündeme geldi, pratikleştirildi.
İlk ölüm oruçları nasıl örgütlendi, kaç kişi ile başladı?
Amed zindanında tutsaklara dayatılan teslimiyet ve ihanetti. Teslimiyet ve ihanet yoğunlaştırılmış, Türkçülük dayatılıyordu. Her tutsak bu ırkçı propagandadan geçiriliyordu. Amaç PKK kadrolarını, sempatizanlarını ihanet ile teslim almaktı. Özgürlük direnişçilerini öldürmek ise kahramanlaştırmaya yol açacağı için devlet ihaneti ve teslimiyeti en uygun yol olarak benimsemişti. Bununla, Kürt ve Kürdistan gerçekliğini tamamen yok etmeyi amaçlamışlardı.
Zindandaki savaşın ve yaşamın tüm kuralları düşman tarafından belirleniyor. Dolayısıyla zindan çok zor bir mücadele alanıdır. Tutsaklar dört duvar arasında, demir parmaklıklar arkasında ve zindan ise tel örgülerle çevrilmiş durumda. Her tarafta nöbet kuleleri ve 24 saat askerler nöbet tutuyor. Avluda ise bekleyen tanklar var. Bedenimiz çıplak, beynimiz ve yüreğimizle buna karşı direniyoruz. Yemek, su ve hatta alınan nefes bile onların kontrolünde. Böylesine insanlık dışı bir ortamda ideallerimiz için savaşacak ve kendimizi savunacaktık. Burada korkuya yer yok, savaştan kaçmamak ve teslim olmamak en önemli şey. Teslim olursan ve de ihanet edersen yaşamın boyunca onursuz yaşayacaksın. Savaşmak için ise elimizde hiçbir şey yok, bedenimizden başka.
Çıplak bedenimizi, beyin ve yüreğimizi ancak direnişin mevziisine çevirebilirdik. Bir de bize güç katan diri tuttuğumuz umuttu. Bu bir irade savaşıydı. Zihnimiz sürekli çalışıyor, inancımız dipdiri, özgürlüğe olan hasretimiz en üst seviyedeydi. Bu en büyük silahtı. Tüm bunlar birleştiğinde artık silahını kullanma zamanı gelmişti. Artık açlık grevi ve ölüm orucu ile direnişe geçme zamanı gelmişti. 3 Mart 1981 tarihinde 14 PKK’li ölüm orucu kararı aldık. Kemal Pir ve Hayri Durmuş yoldaşların öncülüğünde alınan bu karar ve bu direniş biçimi, Kürdistan tarihinde bilinen ilk ölüm orucuydu.
O dönemin koşullarını bugün ile kıyaslayabilir misiniz?
Öncelikle şunu belirteyim. Leyla Güven yoldaşımızı iyi anlamamız gerekiyor. “Ben, yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin yoldaşıyım” dedi ve güçlü irade ortaya koyarak, eylemine başladı. O dönemki açlık grevi eylemleriyle kıyasladığımda elbette bir fark yok. İkisinde de bedenini mevzi yapıp açlığa yatırıyorsun. İki dönemin halk gerçekliği kıyaslanamaz bile. Çok büyük farklar var iki dönem arasında. 12 Eylül faşist askeri cunta, Kürdistan’ı baştan başa işgal etmiş durumdaydı. Başkan Apo daha güçlü ve sonuç alıcı bir savaşın şartlarını oluşturmak için Ortadoğu’ya geçmişti. Özgürlük hareketi örgütsel kriz yaşıyordu. Önder kadrolarla ve savaşçı kadroların hemen hepsi esaret altındaydı. Dışarıda yaprak kımıldamıyordu. Biz 14 arkadaş ölüm orucu eylemi ile ülke ve halk gerçekliğini ve varlığını savunmuştuk. O dönem İrlanda’da Bobby Sands öncülüğünde açlık grevi eylemleri ise İngiliz emperyalizmine karşı bir direniş cephesi oluşturmuştu. Bu da bize bir moral kaynağıydı.
Bu durumda Türkiye ve Kürdistan’da savaşın ön cephesi zindanlar olmuştu. Düşman, öncü kadroları ihanet ettirerek mücadeleyi bitireceğini planlamıştı. Bütün bu olumsuz koşullarda ölüm oruçları ile ortaya konacak bir direniş ancak halkta yeni bir hareket yaratabilirdi. Şunu da belirtmem gerekir ki, 1 Eylül 1983 ölüm oruçlarının özel olarak ele alınması gerekiyor.
Neden?
3 Mart 1981 ölüm orucu direnişi ardından 14 Temmuz ölüm orucu direnişi başladı. Ardından 1 Eylül 1983 orucu ve 14 Ocak 1984 ölüm orucu direnişleri zindanlarda ortaya konan direnişler oldu. Eylül 1983 ölüm orucu direnişi tutsaklar açısından tam olarak bir devrimdir. Amed halkı zindanın etrafında direnişe geçti. Bu direniş aynı zamanda bir “serhıldan kuşağını” ortaya çıkardı. 20 PKK’li direniş kararı alarak 1 Eylül’de direnişi başlattık. Tutsaklar hücrede ölüm orucuna bedenlerini yatırmıştı. Koğuşlardaki tutsaklar ise havalandırmada ırkçı, faşist marşlar söyleyerek yürüyüş yapıyordu. 5 Eylül günü, Elazığ grubu mahkeme dönüşü, görüş kabinlerine alınıp işkenceye tabi tutulmuştu. Tutsaklar işkenceye sloganlarla, karşılık verdi. Slogan sesleri ölüm orucundaki bizler ve diğer tutsaklar tarafından duyuluyordu.
Ağır ceza alan, idam ile yargılanan tutsaklar ve ölüm orucundaki arkadaşlar hep birlikte sloganlarla eşlik ettik. “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “Yaşasın PKK” sesleri zindanın her yanında duyuluyordu. O ana kadar ırkçı marşlar okuyarak yürüyen tutsaklar birdenbire “Yaşasın PKK” diye haykırıp, başkaldırdı. Bütün zindan tek ses, tek yürek ve tek yumruk olup direnişe geçmiştik. Direnişin yarattığı duyguyu ifade etmek mümkün değil. Hala o anları hatırlayınca gözlerim dolar, tarifi mümkün olmayan bir andı.
Düşman askeri havalandırmayı terk edip, kaçmıştı. Yeniden saldırmak istediklerinde tutsaklar koğuşta barikat kurup direnişe geçti. Bazı koğuştakiler kıyafetleri dahil yanabilecek her şeyi ateşe vermişti. Kısa sürede 20 kişi olarak başlayan ölüm orucu direnişi, farklı ve anlamlı bir nitelik kazanarak, herkesin direniş içerisinde mevzilenmesinin yolunu açmıştı. İtirafçılar dahil herkes, direnişe geçmişti.
Bu direniş şunu ortaya koydu. 22 Eylül’deki bu direniş ile insanlık onuru işkenceyi yenmişti. Bu toplumsal devrim ve zafer demekti. Bir kez daha Kürdistan halkının geleceğinin karartılmasına müsaade edilmemişti. Bir araya gelince zafere ulaşmanın mümkün olduğu ispatlanmıştı. Kazanan özgürlük, sosyalizm ve demokrasi olmuştu. Direniş tarihimizin bu örneğine iyi bakılmalıdır. Dolayısıyla Leyla Güven yoldaşımızın öncülüğünde devam eden süresiz dönüşümsüz açlık grevi eylemleri iyi algılanır ve anlaşılırsa, toplumsal kesimlerin tümü ortaya konan bu direniş dinamiğini örgütleyip sokaklara taşıyabilirse, kısa sürede zafer elde edilecektir.
Bobby Sands ile Leyla Güven’in ortak yanı ikisinin de seçilmiş olması. Bobby Sands’ın eylemi o dönem nasıl bir etkiye yol açmıştı?
Leyla Güven seçilmiş bir milletvekili iken zindana alınarak tutsak edildi. Leyla Güven şimdi direniş merkezidir. O günkü direniş IRA üyesi ve aynı zamanda Sinn Fein Lideri Bobby Sands’ın direnişiydi. 1981 seçimlerinde hapisteydi ve açlık grevine başlamıştı. Eylemde iken Sinn Fein tarafından aday gösterilerek kendi seçim bölgesinde milletvekili seçildi. Açlık grevinin 66. gününde şehadete ulaştı. Bobby Sands’ın eylemi ile ortaya koyduğu onurlu direniş büyüdü ve halk ayaklanmasına dönüştü. Şehirlerde hayat felç edildi. Devlet daireleri ve temsil binaları yakıldı. Her yer direniş alanına çevrildi. İngiliz emperyalist ve sömürgeciliği çaresiz kaldı, yönetemez duruma geldi. Zindanlardan 11 devrimcinin tabutu çıkarıldı. Bobby Sands ve arkadaşlarının direnişlerini halk sahiplenerek zaferle taçlandırdı. 11 tabutun her biri İngiliz hakimiyetini biraz daha kırmıştı.
Açlık grevi eylemleri üç mevzide yürütülüyor şu an. Eylemciler, bedenlerinin ihtiyaç olana karşı duyduğu isteme karşı direnişteler. Eylemciler sömürgeci, faşist ve islamist Türk ırkçılığına karşı direnişteler. Eylemciler aynı zamanda herkesin bu sağır edici sessizlik halini kırmak için ve onların kabul ettikleri bu sessizliğe karşı direnişteler.
İlk iki mevzide sorun yok. Arkadaşlar eylemlerini büyük bir irade ile sürdürüyorlar. PKK’nin yenilmez ruhu ve Hayri Durmuş’un sabrı ve metaneti vardır. Çağdaş Kawa Mazlum’un aydınlatan birikimi, Kemal Pir’in yaratıcı cesareti vardır. Sorun bu sessizlik. Bu sessiz cephe adeta karşı direniştedir.
Kuzey Kürdistan’da ve metropollerde bu değerlerden uzaklaşma ve değerleriyle çelişme vardır. Faşizmin korkusuna boyun eğme söz konusudur. Orta sınıfın ruh hali direniş közünün üzerine toprak atıyor adeta. Şundan eminim, Leyla Güven ve yoldaşları bu eylemleriyle o direniş közünden serhıldan ateşini yakacaktır. Kürdistan’ın kadim toprakları yeni bir zafere tanıklık edecektir.
Leyla Güven öncülüğünde başlayan bu eylemleri başarıya ulaştırmanın koşulları var. Bugünkü eylemlerin başka bir amacı daha var. O da bu sessizliği kırmaktır. 12 Eylül döneminde de toplum sindirilmişti ama o dönemde halk yine de bu kadar sessiz olmamıştı. O zaman zindan direnişleri belirleyici olmuştu, bu dönem de ise halkın rolünü oynaması ve direnişte belirleyici olması gerekiyor.
Strasbourg’daki izlenimleriniz neler? Avrupa’daki Kürdistanlılar ve dostları neler yapabilir?
Leyla Güven’in öncülük ettiği açlık grevinin buradaki parçası Strasbourg’daki direniş. Eylemcilerde müthiş bir irade, amaca odaklanma, kararlılık var. Bilinçleri bu amaca kilitlenmiş ve eylemlerini başarıya ulaştırma dışında bir şey düşünülmüyor.
Ziyaretler yoğun yapılıyor ama şunu belirtmek zorundayım ki, bu eyleme desteğin, sadece ziyaretlerle sınırlı olmaması gerekli. Ziyarete gelip, tek eylemcileri görmenin bir şeyi çözmediğinin bilincinde olmamız gerekiyor. Elbette ziyarete gelen halkımız bunu görüyor ve biliyor. Halkımızın bu eylemi pratikleştiren eylemcilerle gurur duyduğunu biliyoruz. Eylemlerle bu sürece destek verdiklerini belirtiyorlar. Birçok yerde geliştirilen eylemlerin olduğunu biliyoruz. Fakat bu da yetmiyor. Eylemsellikleri çeşitlendirerek, zenginleştirerek geliştirmeli ve sürece denk bir duruma getirmeliyiz. Lenin Sovyet Devrimi öncesi şunu demiştir, “dün erkendi, yarın geç, hemen bu gece”. Bu cümle ile devrim ateşini yakmıştı. İstemediğimiz sonuçların ortaya çıkmadan önüne geçmemiz gerekiyor. “Hemen şimdi Serhildan” denilerek direniş etrafında örgütlenerek mücadeleyi büyütmek hepimiz için zorunluluktur.
Uluslararası komplo amacına ulaşmadı ama bir bütün olarak ortadan kalkmadı. Uluslararası komplonun 20. yılındayız. Bu komplonun başında ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri geliyor. TC’ye verilen rol ise sadece gardiyanlık rolüdür. Komplonun senaryosunun yazıldığı, planlandığı ve pratiğe dönüştürüldüğü yer bu alandır. Bu alanda tecrit kırılacaktır. Bu eylemin amacı da başta Kürt Halk Önderi’ne uygulanan bu tecridi kırmak, ayrıca Kürt halkına uygulanan topyekûn yok etme girişimlerini boşa çıkarmaktır. Halkımız bu bilinçtedir. Strasbourg’da 16 Şubat’ta gerçekleşecek büyük yürüyüşe Avrupa’nın dört bir yanından halkımızın katılımıyla, uluslararası komploya güçlü şekilde cevap vermemiz gerekiyor. Halkımızın bulunduğu her yerde 16 Şubat’a kadar çeşitli eylemlerle açlık grevlerini desteklemesi ve eylemcilerin sesi olması gerekiyor.