Tutsak edilen HDP eşbaşkanları ve milletvekillerinin ortak savunması, şu iki cümleyle bitiyordu: “Sizden hiçbir talep ve beklentim yoktur. Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım sorgulayabilir.”
Ortada olan, kuşku yok ki, bir iktidar oyunuydu. İktidar, inisiyatifi tümden eline geçirmek, ‘dehşet’ üzerine bina ettiği hegemonyasını sağlamlaştırmak, ‘direngen politik özne’yi iyiden iyiye hareketsiz kılmak için yeni bir hamle yapıyordu. Umduğu, HDP’de temsil edilen alternatif demokratik varoluşun özgüveninden kalan ne varsa onu da ortadan kaldırmaktı. Böylece ‘oyunun’ diğer yanındaki özne, halktan (‘nesne’den) yoksun kalacaktı; eşitsizlik derinleşecek, galibiyeti kaçınılmaz olacaktı.
Bu amaç, ortada duruyor; akıbeti ise halkın ‘özneleşme’ düzeyine bağımlılığını sürdürüyor. HDP eşbaşkanları ve milletvekillerinin tutumu ise -eğer HDP’nin de tutarlı ve gerçek desteğiyle birleşirse- ihtiyaç duyulan reçeteyi ortaya koyuyor.
O reçetede, direnmek ve ne pahasına olursa olsun ‘özneleşmek’ yazıyor.
O reçetede, söylemi ve eylemi bir biçimde iktidar cenderesinden kurtarmak, dayatılan soruları reddetmek yazıyor.
***
Elias Canetti, ‘Kitle ve İktidar’ kitabında, “Soru sormak zora dayalı müdahaledir” diyor ve ekliyor: “Bir iktidar aracı olarak kullanıldığında, kurbanın etini kesen bir bıçak gibidir. Soran, bulunacak şeyin ne olduğunu bilir; ama ona fiilen dokunmak ve onu açığa çıkarmak ister.”
Türk sömürgeciliğinin zulmüne de işte bu ‘sorgu’ eşlik ediyor. Süngü, asla yalnız başına yapmıyor işini. Sürekli ‘af dilemeye’ zorluyorlar bizi. Bunun için dizlerimizin üzerine çökmemiz ve “Yanlış yaptık, ne olur affedin bizi” dememiz gerekmiyor üstelik; iktidarın yemliğinden beslenmiş sözcükleri salıyorlar üstümüze; onlarla dövüşmemizi, kendimizi onları çürütmeye vakfetmemizi istiyorlar. Kendi sözcüklerimizi kullanamaz hale gelelim, meşruiyeti ve oyunun kurallarını onlardan öğrenelim...
Demirtaş’ı farklı kılan, bu saldırı karşısındaki tutumu oldu hep. O, dayatılan kavgayı reddediyordu; gerçek bir kavganın peşindeydi ve söylediklerinin meşruiyet sınavını halka bırakıyordu. Bu özgüven ve ‘karnından konuşmama’ tutumu, halkın onda gördüğü samimiyetin temel direkleriydi. Gözaltına alındığında da bu tutumu sürdürdü. Ne söylerse söylesin, yalnızca cevap vererek bile yapılanın meşruiyetini kabul edecekti. Üstelik cevap vermek, iktidara ‘soru sorma hakkını’ teslim etmekle eşdeğerdi. Cevap vermedi. Beraatini, tahliyesini, affını da istemedi. “Bırakın talebi, sizden beklentim bile yok” dedi üstelik.
***
Elias Canetti, bahsi geçen kitabında ‘affetmek’le ilgili ise şunları söylüyor: “Merhamet edimi, iktidarın çok yüksek ve yoğunlaşmış bir ifadesidir. Önce mahkumiyet olmadıkça merhamet olamaz. Merhamet aynı zamanda seçimi de ima eder: Af çoğunlukla sınırlı sayıdaki mahkuma bahşedilir.”
İşte aylardır yaşadığımız şey, biraz da bu pasajla anlaşılabilir. Halk, bunu yapmak iddiasında olanların eksiklerinin de neticesinde, bir türlü özneleşememişti; mücadele de, müzakere de ‘temsilci’ özneler arasında devam etmekteydi. Uzun süredir ise halkı temsil edenler ‘dövülerek’, tabana yayılmış bir ‘merhamet talebi’ üretilmeye çalışılıyor. O ‘dayak’ her alanda gözümüze sokuluyor; çünkü bakıp da ibret almamız, suskunluğun merhametine sığınmamız, -özneleşme iradesi şöyle dursun- lüzumunda ‘nesne’ olmaktan bile vazgeçmemiz isteniyor.
Fakat basın açıklamaları doğruyu söylüyor: Bu cendereden kurtuluşun tek yolu olarak hala halkın özneleşmesi ve sürece bir biçimde müdahalesi görülüyor. Halkın ‘figüran olmayı reddetmesi’ içinse başta, temsilcilerin artık gelenekselleşmiş siyaset yapma formlarını bir kenara bırakması, iktidarın sahasında oynamayı bütünüyle reddetmesi, -popüler deyişle- ‘sine-i millete dönmesi’ gerekiyor.
Aksi halde basın açıklamalarındaki “Dayak yemek pahasına sokağa çıkın, devlet şiddetini etkisiz hale getirin” çağrıları, bodrumlarda yüzlerce insanın ölmesi kuvvetle muhtemelken Cizre girişinde dayak yemeyi ‘göze alamamış’ olanların yazdığı cümleler imajından kurtulamayacak ve inandırıcılık ile etkiden yoksun olmayı sürdürecektir.
***
Sloganla koyalım noktayı. Öyle ya, sözler içinde en çok slogana ihtiyaç duyduğumuz bir zaman bu.
Gün, HDP’lilerin iktidar mahkemesi önündeki baş eğmez tutumunu yaygınlaştırma, o tutumun gereğini örgütleme günü!
Muhtaç olunan iradeyi görmek içinse, meşhur şarkının sözlerine bakılabilir: “Direnişin mevzisinden Sebahat’in sesi geliyor!”