
Hendek arkası III. BÖLÜM
Yaşanan sürecin ağırlığı ve devletin yasakları, saldırıları, Nusaybin’den bir kesimin göç etmesine neden olmuş durumda. Ama bu da daha çok “iç göç” diyebileceğimiz bir hareket. Nusaybin’in köylerinden göçüp ilçelere yerleşenlerin bir kısmı, sokağa çıkma yasağının ilan ediliği dönemlerde köyünde, akrabalarının yanında kalıyor. Ya da direnişin sürdüğü mahallelerde kirada oturanların bazıları, ilçenin batısındaki Kışla veya diğer mahallelere taşınmış.
İlçeden tamamen ayrılanlar da var; ama bunlar, daha çok geçtiğimiz yıllarda Rojava’dan gelip kiralar ucuz olduğu için söz konusu mahallelere yerleşen göçmenler. Bir kısmı Rojava’ya geri dönmüş, bir kısmı ise Midyat gibi yakın ilçelere veya metropollere göç etmiş.
Direnişin sürdüğü Dicle, Fırat ve Zeynelabidin mahallelerinde çok zor koşullarda direnenler, 90’larda köyü yakılarak Mardin ve Şırnak’ın ilçelerinden Nusaybin’e göç edenler... Devlete direnişin motor gücü, devletin en çok mağdur ettiği kesimlerden oluşuyor.
Bazı rahatsızlıklar...
Mardin ve Amed ile bazı ilçelerdeki 10 günlük gezide, halkın bazı rahatsızlıklarıyla da karşılaştık elbette. Mesela direnen ilçe ve mahallelerde halk, başka merkezlerin de direnişe dahil olmasını, daha üst düzeyde sahiplenmesini istiyor. Diğer merkezlerde kayıtsızlık olduğunda halk ciddi biçimde rahatsız oluyor.
Görüştüğüm herkes, direnişin meşruluğu ve kaçınılmazlığı konusunda hemfikir. Hatta hepsi geç kalındığını düşünüyor. Ama diğer merkezlerdeki sahiplenmenin düzeyi, yalnızlık hissine neden oluyor. Bu hissin oluşmasında, AKP ve yandaşlarının spekülasyonları da rol oynuyor.
Özellikle Amed’de bu yönlü rahatsızlığın etkisini hissetmek mümkün. Sur’dan sürekli patlama ve çatışma sesleri gelirken, az ötesindeki bir semtte olağan yaşam sürebiliyor. Restoranlar kafeler dolu; hatta bazıları, düğününden, eğlencesinden feragat etme nezaketini bile göstermiyor. Kentin “neredeyse tamamı“ denilebilecek biçimde herkes, direnişe destek veriyor; ancak bunların çok azı etkili biçimde harekete geçiyor.
Oysa birçok insan, DAİŞ’in Kobanê’ye saldırısının en çok yoğunlaştığı dönemde gelişen 6-8 Ekim 2014 serhildanına benzer bir topyekün ayağa kalkışın AKP’nin savaş konseptini boşa çıkarabileceğini düşünüyor.
Savaşı fırsata çevirenler...
Yaşanan savaş halini fırsata çevirmeye çalışan bir çevreden de bahsetmek mümkün. Mesela Nusaybin’in ortasından geçen Çağçağ deresinin batısında bulunan mahallelerde, özellikle Mardin yolu üzerindeki Selahattin Eyyübi ve 8 Mart’ta, kiralar birkaç ay öncesine göre iki katına yükselmiş. Daha önce 400-500 lira dolayında olan evlerin kirası, şimdi 1.000 lira. Bir yanda, Rojavalı göçmenleri evinde aylardır misafir eden Nusaybinliler varken, diğer yanda bu rantçıların olması, insanları rahatsız ediyor haliyle.
Bir kısım esnafın da yasakları fırsata dönüştürdüğünü söylemek mümkün. Temel gıda maddelerini stoklayıp yasağın kaldırıldığı dönemde oldukça pahalıya satan bazı spekülatörlerden bahsedildiğini işittik.
Fakat bunun yanı sıra dükkanındaki veya Güney Kürdistan’a satmak üzere TIR’lara yüklediği gıda maddelerini direniş alanlarındaki halka bedava dağıtan esnafların da olduğunu söylemek gerekiyor. Zira fırsatçılar olsa da hakim olan bu değil, dayanışma ruhu. Direnişler, bu sayede ayakta kalıyor.
‘Makul Kürtlerin’ propagandaları
Türk devleti ve AKP’nin Kürtleri imha konseptinin yereldeki önemli bir ayağını da “makul Kürtler” oluşturuyor. Bunlar, AKP’nin sunduğu rantla beslenenler...
Fırsat buldukları her ortamda suni gündemler yaratmaya çalışıyorlar. Bir yandan kafaları karıştırmaya, diğer yandan Kürt birliğini zayıflatmaya uğraşıyorlar.
AKP beslemesi Kürtlerin propagandaları, şu temel ayaklar üzerinde şekilleniyor:
* Türk solu ve demokrasi güçleriyle ittifakı Kürtler açısından tehlike gibi göstermeye çalışıyorlar. HDP milletvekilleri isim isim sayılarak hedef haline getirilmek isteniyor.
* Barzani’ye güya sahip çıkarak Kürt Özgürlük Hareketi’ne saldırıyorlar. Bu yolla Kürt birliğini zedelemek uğraşındalar. Hatta AKP beslemelerinin hemen hemen tümü, KDP’li kılığında saldırıyor.
* Êzîdî düşmanlığı yaparak katliamlara zemin hazırlıyorlar. AKP beslemeleri ve Hüda Par’lılar, buldukları her konuşma fırsatında, “Müslüman olmayan Êzîdîlere ‘Kardeşim’ demek ne kadar doğru” gibi sorular soruyor. Fırsatını buldukları anda Êzîdîlere saldırabileceklerinin sinyalini veriyorlar.
Ara süreç değil, çözümün kendisi
Nusaybin’de direnişin sürdüğü Fırat Mahalesi’nde direnişin idare edildiği, halk arasında “Karargah” olarak adlandırılan kuruma yaptığım ziyarette direnişin düzeyi ve önümüzdeki sürece ilişkin sohbet etme imkanı buldum.
Nusaybin direnişinin öncü kadrolarından Bagok, sürecin tam olarak anlaşılmadığı, meselenin hendek meselesi veya saldırılara karşı direnişle sınırlı bir hamle olarak algılandığı, bunun da yetersiz bir yaklaşım olduğu görüşlerini paylaştı.
Komutan Bagok’a sorularımız ve yanıtları şöyle:
Halk ne yapmak istediğinizi tam olarak anladı mı?
Doğrusunu söylemek gerekirse sürecin halka tam anlamıyla kavratıldığı söylenemez. Kürt legal siyasetinin, hatta basınının bile süreci tam anladığını söyleyemeyiz. Yapılan açıklamalardan da Kürt siyasetçilerin son günlerde yeni yeni meseleyi derinlemesine ele aldığı ve kavradığı anlaşılıyor.
Sürece yaklaşımda temel yanılgı, bu sürecin bir taktiksel süreç olduğu düşüncesiydi. Yani çözüm sürecini sabote eden ve saldırıya geçen AKP ve devletin saldırılarını bertaraf etmek ve tekrar çözüme zorlamak için yürütülen bir ara süreç gibi görüldü, gösterilmeye çalışıldı. Oysa öz yönetim, bunu çok çok aşan, Kürt’ün kendi çözümü olarak yaşama geçirilmeye çalışılan ve bundan sonraki yaşamı belirleyecek olan son derece stratejik bir sürecin başlangıcını ifade ediyor.
Öz yönetim dediğimiz model, Kürt halkının yaşam ve yönetim modelidir. Halkın karar ve uygulamada belirleyici olduğu, yaşamın her alanının örgütlendiği bir model...
Devletin saldırı konseptine karşı yaşanan direniş, kazılan hendekler, oluşturulan barikatlar, örgütlenen savunma birlikleri ve bu çalışmaların tümü, öz yönetim modelinin meşru savunma ayağı. İmha konsepti ve saldırılar şiddetlendiği için meşru savunma ön plana çıkıyor doğal olarak. Ancak hendeklerin arkasında demokratik bir yaşam modeli örgütleniyor ve inşa ediliyor.
Öz yönetim pek tartışılmıyor. Bunun ne demek olduğu anlatılabildi mi halka?
Sürecin anlaşılmamasının en önemli göstergelerinden biri de bu: Öz yönetim ilanlarının eksik algılanması. Yani ilan edilen öz yönetimler bir sonuç değildi. Şartları oluşmuş, örgütlülüğü tamamlanmış ve hayata geçirilecek bir model gibi algılandı, bu yanlıştı. Öz yönetim ilanı aslında öz yönetim modelinin temelinin atılması, inşanın ilk taşının konulması anlamına geliyordu. Şu anda direniş alanlarında bu modelin askeri, örgütsel, toplumsal, ekonomik ve yaşamı ilgilendiren tüm yönleri örgütleniyor, oluşturuluyor. Bu stratejik hamle de mücadelemizin tarihinde olduğu gibi yoğun saldırı altında, direnişle paralel bir şekilde yürütülüyor. Yani bir yandan imha saldırılarına karşı direniş güçleri halk ile birlikte direnirken diğer yandan da öz yönetim modelinin inşası devam ediyor.
Peki bunun anlatılmasında, anlaşılmasında neden eksikler yaşandı?
Çok yakıcı, yoğun ve tarihi bir süreç yaşanıyor. Gerek Kürdistan’ın tüm parçalarında gerekse bölgede olağanüstü bir süreç var ve gelişmeler çok hızlı oluyor. AKP’nin koordine ettiği saldırılara ve çözümsüzlük politikalarına karşı Kürt halkının sürece müdahalesi ve kendi çözümünü geliştirmesi de bu olağanüstü koşullarda meydana geldi. Bu yüzden örgüt olarak da, direniş güçleri ve halk öncüleri olarak da bunu halka kavratmada yetersiz kaldık.
Kürt basını da bu konuda yetersiz kaldı, hatta yanılgılı yaklaştı, diyebiliriz. Bu kadar yoğun saldırı altında mağduriyetlerin olması olağan. Elbette bunlar da gündemleştirilecek. Ancak tüm yayının daha çok mağduriyetler, ihlaller üzerinden yürütülmesi, tarihi direnişin ve bu direnişin zeminini oluşturan emek ve fedakarlıkların hak ettiği şekilde görülmemesine neden oldu. Özgür basın, direnişi, emek ve fedakarlığı hak ettiğince vermedi. Tüm direniş alanlarında yaşanan kahramanlıklar, fedakarlık, emek ve bu direnişe destek eylemleri hak ettiğince yansıdığında direnen halk yalnız olmadığını görecek ve daha fazla motive olacak.
Bu direnişin hazırlık sürecinde ve devletin var gücüyle saldırılarına karşı büyük fedakarlıklar yaşandı. Gençlerin tarihte benzeri az olan fedakarlığı, kahramanlığı söz konusu. Kürt halkı, dünya halkları bunları görmeli, haberdar olmalı. Kobanê Kürtlerin direniş sembolü oldu. Şu anda Kuzey’de yaşanan da bu direnişin devamı ve bir üst evresi.
Direniş alanlarında Yekîneyên Parastina Sivîlan (YPS) kuruluşları ilan ediliyor. YPS gibi bir yapılanmaya neden ihtiyaç duyuldu?
Sivil Savunma Birlikleri, yani YPS, sürecin en önemli çalışması olarak görülmeli. Öz yönetimlerin savunma ve asayiş misyonunu üstelenecek bir yapılanma olarak örgütleniyor. Halen imha ve inkar konseptinin uygulamada olduğu, saldırıların pervasızlığı düşünüldüğünde öz yönetimlerin meşru savunma ayağının sağlamlaştırılmasının hayati önemde olduğu anlaşılacak. Öz yönetim alanlarının öz gücünden örgütlenen YPS, öz yönetim modelinin de sigortası ve garantisi anlamına geliyor. Halkın yaşamın her alanında kendi kendine yetmesi, örgütlenip yaşamı organize etmesi için en başta meşru savunma ayağının sağlamlaştırılması lazım.
Diyelim ki AKP tekrar çözüm sürecini gündemleştirdi, konumlanmanız nasıl olur?
Öz yönetim Kürt’ün bundan sonraki yaşam projesi ve modeli. Çağımızın en demokratik ve modern projesidir. Tamamen yerele, halkın söz ve karar gücüne dayalı bir model. Taktiksel olmadığını söylemeye çalıştığım bu modelin altının doldurulması gerekir. Her halükarda halkın içinde kalınacak ve modelin altı doldurularak halk, yaşamın her alanında örgütlenecek. Mevcut durumda meşru savunma ayağı ön planda.
Söyleminizden yola çıkarak: Farz edelim ki çözüm veya müzakere süreci başladı; bizim işimiz bitmiyor. Tam tersine bizi bekleyen büyük sorumluluklar olacak. Öz yönetimin kültürel, toplumsal, ekonomik ve benzeri diğer ayakları güçlendirilecek o zaman. Bu modeli çözüme zorlamak için başlatılan bir ara süreç olarak değil, çözümün kendisi olarak görmek ve bu şekilde yaklaşmak en doğrusu.
Kürdistan kentlerindeki direniş güçlerinin Avrupa’daki halkımızdan beklentisi ne?
Kürt Özgürlük Hareketi, Avrupa’ya göç ettirilen halkımızı, Avrupa sahasını da temel bir mücadele ve örgütlenme alanı olarak görmüştür. Avrupa’daki halkımızın da mücadelenin bugünlere gelmesinde katkıları büyüktür. Sürecin yeterince anlatılmaması, anlaşılmaması, sanırım orası için de bir sorun.
Çok hayati bir süreçten geçiyoruz. Tarihi gelişmelerin yaşandığı bir sürece daha önceki eylem, tarz ve yaklaşımlarıyla cevap olunamaz. Kürdistan’da yaşanan görkemli tarihi direnişin ruhuna yakışır bir yaklaşım ve sahiplenme olması gerekiyor. Biz direniyoruz, halk direniyor. Avrupa’daki halkımız da bu görkeme yakışır bir eylemlilik ve sahiplenme içinde olmalı. Seferberlik ruhuyla direnişin Avrupa’da yankılanan çığlığı olmalılar. Direnişin sesi, direnişin diplomasisi ve direnişin ruhunu Avrupa’ya taşımalılar.
AZİZ OÐUR