Cihan DENİZ

 

Özelikle 2015’den sonra Türkiye’de yaşananlara bakıldığında, insan tüm bunların aslında karanlık bir distopik roman mı yoksa bir korku filmi senaryosu mu olduğunu düşünmeden edemez.

Adeta iktidarların hayatımızın her alanına, her anına nüfuz ettiği, nasıl düşüneceğimizi, nasıl eyleyeceğimizi belirlendiği karanlık bir roman dünyası içindeyiz. İktidarın hayatımızın her alanına müdahale eden uygulamaları ile, yaşadığımız her anı izlemek ve kaydetmek için yaptıkları ile ve nefesini sürekli ensemizde hissettiğimiz Büyük Birader ile adeta George Orwell’ın 1984’ünü yaşıyoruz.

Orwell’ın 1984’ündeki Okyanusya’da 4 tane bakanlık vardır. Bu bakanlıkların isimleri ile pratikleri taban tabana zıttır. Barış Bakanlığı aslında savaş bakanlığıdır; Sevgi Bakanlığı her ne yöntemle olursa olsun düzeni koruma bakanlığıdır; halkın yoksulluktan kırılırken ekonomi bakanlığının adı Bolluk Bakanlığı’dır; Doğruluk Bakanlığı ise iktidarın çıkarları doğrultusunda gerçekliği tahrif etme, onu yeniden yazma bakanlığıdır.

Bizim yaşadıklarımızda bunlardan çok da farklı değildir…

Gözlerimizin önünde her gün adında “adalet” olan bir bakanlık tarafından adaletsizliğe adalet kılıfı giydirilmektedir.

Bir ülke düşünün ki “Çocuklar ölmesin” dediği için bir öğretmenin yargılanıp ceza almakta, barış istedikleri için akademisyenler yargılanıp ceza almakta, buna karşın aydınların, muhaliflerin kanlarıyla banyo yapacağını söyleyen bir mafya bozuntusu ise yargılanıp beraat etmektedir; iste burada “adalet” “adaletsizliğin” adı olmuştur.

Yine bir ülke düşünün ki, cezaevinde onlarca mahpusun öldüğü ve onlarcasının kalıcı bir şekilde sakat kaldığı bir operasyona “Hayat’a Dönüş” ismi verilmektedir; işte burada “hayat” aslında “ölümün” adı olmuştur.

Yine bir ülke düşünün ki onu yönetenler sürekli demokrasiden, halk egemenliğinden, seçimden bahsetmekte ama belediyelere kayyım atanmış, belediye eşbaşkanı ile halkın vekilleri cezaevine konulmuş olsun; burada “demokrasi” aslında “despotluğun” adı olmuştur.

Yine bir ülke düşünün ki onu yönetenler kendilerine dini referans almakta fakat pratikleriyle o dinin yasakladığı her şeyi yapmaktadır; burada “hak” “batılın” adı olmuştur.

Tüm siyasi ve toplumsal yaşama böylesi bir şizofrenik hal sinmiştir. Tutarlılık, hakikat gibi kavramların bir anlamı kalmamıştır. Anlamı olan tek şey, iktidar ve onun varlığını devam ettirmesi için yapılması gerekenlerdir. Bir söz veya bir eylem iktidara olan faydasına veya zararına göre değer kazanmakta veya değersizleşmektedir.

İktidarın tarihi bir gün ak dediğine yarın kara diyen; dün savunduğunu ertesi gün iblisleştiren bir iktidar pratiğidir.

Orwell’ın şu sözlerinde ifade edilenler tam da iktidar pratiğinin özü değil midir?

“Bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak…”

Ama her oyun gibi bu oyunun da sonu gelmektedir. Hakikat için mücadele edenler karanlığın perdesini parçalamaktadır. Artık yalanlar yeni yalanlarla gizlenememektedir. Yalanların sonu gelmiştir.

Verilen mücadeleler ve ödenen bedeller ile yalana, baskıya despotluğa değil hakikat ile ve ahlaki ve politik toplumun değerlerinin hakim olacağı bir coğrafyayı göreceğimiz günler yakındır.