Demokratik Toplum Kongresi’nde birlikte çalıştığımız eski bir Diyarbakır 5 No’lu mahpusu anlatmıştı: Seksenli yılların başı... Cezaevinin işkencehane olduğu, Esat Oktay Yıldıran’lı, işkencesiz dakikanın geçmediği yıllar. 

O yıllarda uyuşturucu, mafyatik işler gibi adli suçlardan tutuklananlar da 5 No’luda “misafir” ediliyor. Benzer adli suçlardan birinden tutuklanan mahkumu, 5 No’lunun ilk kabul bölümüne alırlar. Biraz da paralı bir “konuk” olduğundan uygun bir dille uyarırlar. “Bak,” derler “rahat etmek istiyorsan seni ‘bağımsızlar’ koğuşuna yollayalım.” Kabul etmez bizimki, PKK’den içerde yattığını bildiği birinin adını telaffuz ederek, “Beni onun koğuşuna yollayın” der. “Ne yapacaksın o teröristin koğuşunda! Orası sana göre değil. Mahvolursun, hayatın kayar” der gardiyanlar. “Olsun” der bizimki, “akrabamdır, bana sahip çıkar”. Gülerler, “Bak,” derler “o zaman seni itirafçıların koğuşuna yollayalım, orası da iyidir, orada da rahat edersin.” Razı gelmez. “İlla ki akrabamın koğuşuna gitmek istiyorum” der. “O halde günah bizden gitti. Git ve belanı bul” derler. 

PKK’li tutsakların yattığı koğuşlardan birinin kapısından içeri atarlar, adli suçtan gelen mahkumu. Yakını olan PKK’li tanır ve hayrola ne işin var gibisinden diye sorunca yanıtlar: “Biliyorsun işte, malum nedenlerden girdim. Sordular, ben de gönüllü olarak senin koğuşunu istedim. ‘Akrabayız, birbirimize destek oluruz’ dedim, geldim.” PKK’li akraba, “İyi etmemişsin, bizim hayatımız zor, sana göre değil” dese de anlatamaz. 


Allah’ın orucu, Apo’nun orucu...

Birkaç gün sonra, diğer koğuşlarda devam eden süresiz açlık grevleri ve ölüm oruçlarında sıra, onların koğuşuna gelir. Tabi tutuklular yatarlar açlık grevine. Bizimki de gider akrabasının yanına, “Abi ben de sizinle beraber açlık grevine katılacağım” der. “Sana göre değil, dayanamazsın” filan deseler de bizimki mümkünü yok kabul etmez ve “Olur mu abê, siz böyle aç açına yatacaksınız, ben yemek yiyeceğim. Allah vekil olmaz” der. Çar naçar bizimkinin de açlık grevine katılmasına rıza gösterirler. Birinci gün bir şekilde geçer. Ertesi gün melul mahzun yanaşır akraba PKK’linin yanına, “Abê valla mahcubum. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Dayanamayacağım. Beni affet. Apo’nun orucu Allah’ın orucundan daha zor. Öbür oruçta hiç değilse sahur var, iftar var. Bu Apo’nun orucunun ne sahuru, ne iftarı var, bana göre değil” der ve o hengame içinde siyasi tutsaklar basarlar kahkahayı ve “Git yemeğini ye” derler.


Bir avuç eşkıyadan yüzde 13’e...

İşte bu mesele de böyle! 1980’li yıllardan bu yana yaklaşık 40 yıllık zaman dilimi içinde o sahuru da iftarı da olmayan salt inanç temelli, bir gelecek kurgusu, kaygısı ile hayata tutunan direnişçi şahsiyetlerin Diyarbakır 5 No’luda başlattıkları direniş, bir şekilde mücadeleyi bugünlere taşıdı. 

Artık, bir avuç “çapulcu eşkıyadan” artık oy oranı yüzde 13’lere dayanan, mecliste temsiliyeti seksen vekile ulaşan, üçü büyükşehir olmak üzere yüzü aşkın belediyesi olan, medyası, sivil toplumu olan, hinterlandı ve etki ağı çok güçlü bir siyasal yapı söz konusu.

Peki bunca örgütlü ve büyük bir özgürlükçü güce karşı “yüz yıllık inkarcı geleneğin” devamcıları ne durumda, diye sorulabilir.

Tek kelimeyle yanıtı şudur, zor sorunun: Hala yüz yıl önce bıraktığınız yerdeler. Hala, “Kürt’e fırsat verme ya Rab!” noktasındalar.

7 Haziran 2015 Seçimleri, bir dönüm noktasıydı. Çünkü birkaç dönemden beri, seçim sisteminin garabeti nedeniyle bağımsız adaylarla seçimlere girmeyi tercih eden HDP ve muadili siyasal gelenek, bu kez yüzde on baraj riskinin aşılamamasını dahi göze alarak seçimlere parti olarak girmeyi tercih ediyordu. Seçim sonuçları çok ciddi bir geniş birliktelikle aşıldı ve yüzde 13’lük sonuç, altı küsur milyonluk oyla ortaya çıktı.

Bütün muktedirlik geleceğini Halkların Demokratik Partisi’nin yüzde onluk barajıın altında kalacağı üzerine kurgulayıp gözünü HDP’nin oylarına ve kazanacağı vekillere diken AKP, seçim sonuçları ortaya çıkınca hayal kırıklığına uğruyordu. Hayal kırıklığına uğramakla kalmayıp 550 vekil sayısının yarısının da altına düşüp 258 vekilde kalınca, 8 Haziran sabahı önemli bir kararın altına imza atıyordu. 

Geleceğin Türkiye siyasi tarihi yazılırken belki de, “Bir devrin çöküşü” ya da “...tarihin tozlu sayfalarına böylece gömüldü” denilebilecek biçimde kendi felaketinin altına imza koydu muktedir. 13 yıllık ikitidarının sonu, belki de bu şekilde noktalanacak(tı). 

Savaş açtı muktedir Kürde ve Kürdün siyasal müttefiklerine! “Yoksunuz” dedi, “Sizi kabul etmiyorum” dedi. Ve ilk fitil Suruç’a giden, Kobanê’deki çocuklara oyuncak parkı kurmak isteğinde olan gençlere yönelik oldu. Gençlerin 33’ü, hain bir tetikçinin bombasıyla katledildi. Ve o gün bu gündür, yani son bir aydır, ülke bir “kaos” ortamına sürüklendi.

Yasa koyucu muktedirin asgari “burjuva ahlak” kuralları çerçevesinde kurduğu “meşruiyetin” de darp edilmesi üzerine yeni bir düzen(sizlik) bina edildi. Ayakkabı kutuları ve kasalarla para çalanlar, kendi kurdukları nizamı/intizamı/hukuku da çaldılar.

Seçimlerde yüzde 90 ve üzeri oy tercihini HDP’den yana kullanan Varto, Gever, Silopi, Silvan, Licê gibi yerleşkeler, Türkiye Kürdistanı’nın Kobanêleri oldu. Kentler yakılıp yıkıldı, insanlar katledildi.


Türkiye Kürdistanı bir yol ayrımında!

Halk, genel olarak mutedil bir olgunluk içinde. Gerilla veya polis/asker ölümleri üzerinden, cenazelerini defneden aileler, “yüksek sesle” dillendiriyorlar artık, bu haksız ve kirli savaşın kimseye yararı olmayacağını. AKP ve HDP’ye oy verip tercihlerini kullananlar, demeye getiriyorlar ki, “Biz size savaşasınız diye değil, barışasınız diye oy verdik.”

Ama savaş sürüyor. Kürt cenahı, savaşın bütün şiddeti içinde dahi barış ve müzakere söyleminde ısrar ediyor. “Barış hala mümkün” diyor. Egemenin bütün yok sayıcı, terörize eden inkarcı diline rağmen...

Diyarbakır’da kaç gündür sokağın nabzını edinmeye çalıştım. 

Hizmet sektöründe, otelcilikte işletmeci olan ve şehrin merkezi yerinde çalışan Diyar’a soruyorum: “Son bir aydır yüzde otuz kapasiteyle çalışıyoruz. Rezervasyonlar tümüyle iptal oldu. Sadece bireysel, gecelik yatışlarla ve düşük kapasiteyle çalışıyoruz. Bütün ölümleri dikkate alarak, adeta üzüntümüzü içimize gömerek günü kurtarıyoruz. Gündem ve süreçle ilgili tartışma ortamlarında ise kendimizi adeta kasıyor ve ‘Aman siyasal anlam çıkarılmasın konuşmalarımızdan, siyasete malzeme olmasın’ diyoruz. Açıkçası korkuyoruz. İşyerimizin kapısına çıksak ne olacağını kestiremiyoruz. Ölsek, öldürülsek taziyemiz üç gün sürüp bitecek. 

Doksanlı yıllardaki savaşın kendine göre bir şerefi, haysiyeti vardı. Bu savaş nedir, kimin adınadır? Aslında belli ama belli değil gibi! HDP seçimlere girdi, kabul edilse de edilmese de yüzde 13 oy aldı. Bunun hazmedilmemesinin açıklaması nedir? Nereye kadar bu tahammülsüzlük sürecek?”


‘Yüz yıl evvel söylemiştik’

Müslümanlaşmış Ermenilerden olan ve Kürtçe konuşan, şimdilerde Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nde yeniden kendi kimliğinin sahiplenişini yaşayan Dikran’a soruyorum. Gözlerimin içine bakarak, “Kekê, tarih tekerrür ediyor gördüğün gibi! Yüz yıl evvel bizimkiler soykırıma uğratıldığında demişlerdi: Biz sabah kahvaltısıysak bunlar sizi de öğlen yemeği yaparlar. Şimdi sizleri katlediyorlar, azlığa, çokluğa bakmadan. Ama hep birlikte direneceğiz tabii.”

Bir başkasına, ciğerci Hamdullah’a soruyorum. “Abi görüyorsun işte, öğlen servis saati, içerde beş müşteri var. Günde en az 50 kilo ciğer satardım. Son bir aydır en çok 12 kiloya çıkabiliyorum. Çok zor. Kötü olan, ‘her yer karanlık’. Ne umduk, ne bulduk. Seçimlerde hep birlikte HDP’yi tercih ettik. Güçlü bir tablo ortaya çıkarsa en azından muhatabı dikkate alırlar, dedik. Ne mümkün! Daha kötüsü oldu. Kabul etmiyorlar. Allah hayırlı bir kapı açsın.”

Bir gece önce Licê’ye yıkıma, kırıma karşı nöbete gitmiş ve sabahı da Diyarbakır Sur Belediye Eşbaşkanlarının gözaltına alınması basın açıklamasında karşılaştığım Sur Mahalle Meclisi’nden esnaf Musa’ya soruyorum, “Bu Demokratik Özerklik’ten aklın ne kesiyor” diye. Cevaplıyor: “Demokratik Özerkliği istemek ve uygulamasını talep etmek, hatta uygulamak, biz Kürtlerin ve tabii Türkiye halklarının en doğal hakkı. Ama kabul etmiyorlar, etmezler de. Onlara bunu kabul ettirmenin tek yolu var, o da bizim bu zalimlere karşı toplu olarak birlik olmamız.”


Halkın kelamı: Barış

Kırk yıldır tanıdığım çarşı esnafından Berber Rahim’e de soruyorum: Bu gençlerin üstünde çok durdukları, “kanton” dedikleri nedir sence? Yanıtlıyor: “Valla bilmiyorum abê! Belki iyi bir şey olabilir. Mesela öz yönetim diyorlar, kendi yönetim modelini, savunmasını oluşturmaktan söz ediyorlar. Ama inan ki henüz ne olduğunu bilmiyoruz ki! Sanki önce bunların halka anlatılması lazım. Belki önce zaman tanınmalı, anlatılmalı, öğretilmeliydi. Sonra, kabul gördükten sonra uygulamaya geçilmeliydi.”

Hani bir halk tabiriyle, bir vur bin ah işit, derler ya! Halkın kelamı aynen öyle! Ama hepsinin ortak derdi, bir an evvel bu ateşe bir tas su dökülsün ve bu savaş bitsin, barış olsun. Kürdün kazandığı hak teslim edilsin.

Demokratik Özerklik üzerinden belediyelerin seçilmiş belediye başkanlarını derdest edip siyasetçilere yönelmek, tek kelimeyle demokratik siyasete savaş diliyle cevap vermek. Halkların Demokratik Partisi, daha BDP olduğu günlerden beri, hatta KCK tutuklamalarının yaşandığı 2009 ve öncesinden bu yana Demokratik Özerkliği sadece Kürtler için değil bütün Türkiye için bir “siyasal model” olarak sundu, sunuyor. Bunu muktedir de, devlet de elbette kabul etmeyebilir. Ama bunun yolu siyasal tavır alışta gizlidir, uygulayıcıları tutuklamakta değildir. Bu, siyasetin dilinin devletçe “terörize” edilmesinin halidir. 

Kürt siyaseti, bir model sunuyor, tıkanan Türkiye yönetsel yapısına. Tıpkı geçmişte yaptığı ve sunduğu “eşbaşkanlık” gibi; tıpkı “çok dilli belediyecilik” gibi...


Sonunda kabul edecek

Eşbaşkanlığı da sistem önce kabullenmedi, savunanları lanetledi ama bugün literatüre girdi. Ve kadınların yönetimde söz ve karar sahibi olmasının siyasal ve yönetsel aracı haline dönüştü. Aynen “çok dilli belediyecilik” gibi... Sur Belediyesi’nin bu uygulaması, belediye başkanı ve meclisi dahil hapsedilmelerine ve feshedilmelerine sebep oldu. Ama yıllar içinde “çok dilli belediyecilik”, meşru ve kurumsal bir yapıya dönüştü.

O halde Demokratik Özerk Yönetim Modelinin Türkiye’nin hayrına olup olmayacağını kim bilebilir ki! Kürt istedi diye karşı çıkmanın mantığı ne?

Eskiden, eskiden dediysek doksanlı yıllarda, köyler “güvenlik gerekçesiyle” boşaltılıyordu. Bugün ilçelerde, hatta büyük yerleşkelerde mahallelere, sokaklara toplu çağrı yapılarak ev boşaltmaları yapılıyor.

Eskiden devletin baskısıyla kitle, toplu olarak köylerini devletin istediği süre içinde terk ediyordu. Bugün direniyor, boşaltmıyor, “canlı kalkan” oluyor.

Eskiden “internet” yoktu. Yapılan hukuksuzluk, yasa tanımazlık, yapanın geçici olarak yanına kar kalıyordu. Günler, aylar sonra cesaret bulan birilerinin, tabii katledilmeyi de göze alanların konuşmasıyla çıplak gerçekler ortaya çıkıyordu. Mesela cesur bir gazetecinin birilerini konuşturması sonucu Yeşilyurt Köyü’ndeki dışkı yedirme olayının deşifresi...

Bugünse internet var, olayların anında öğrenilmesi fırsatı var. Ama iletişim engelleniyor. İnternet bağlantısı yok, telefonlar kesik. Dolayısıyla neler olup bittiğinden kamuoyu haberdar olamıyor.  

Eskiden devlet “üç, beş çapulcu”ya karşı mağrur devleti koruma içgüdüsüyle savaşıyor ve “Bitireceğiz” diyordu. Bugün altı milyon oy almış, 80 vekille meclise girmiş medyası, belediyeleri, sivil toplum kuruluşları olan bir halk örgütlenmesine karşı adeta meşruiyeti tartışmalı bir tek adamlık üzerinden savaş yürütüyor. 


Tek adamlık yitişe sürükleniyor

Eskiden özel harekâtçılar, kimliklerini ayan beyan deşifre ederek “savaş halinin” gereklerini icra ediyorlardı. “Maskeli” hallerini ise kendilerine “PKK’li” görüntüsü vermek için tümüyle gerilla kıyafetlerine bürünerek gösteriyorlardı. Katlettikleri gerillaların kulaklarından “hatıra maskot” yapıyorlardı. Bugün ise halkın şerrinden korunmak için “maske” kullanıyorlar. Katliamlarında sınır tanımayıp teknolojinin olanaklarını da kullanarak yaygın medya ve internet üzerinden teşhiri deniyorlar. 

Ezcümle bu “eskiden” ve “yeniden” muhabbetini uzatmak mümkün. Ama yeter, êdî bes e...

Yaşananlar ciddi bir kopuşun ve korkunun nişanesi...

Ne yaparlarsa yapsınlar, halkın gözünde meşruiyetini yitirmiş bir tek adamlık, yitişe doğru gidiyor. Giderken de felaket yaratıyor...


ŞEYHMUS DİKEN

 seyhmusdiken@gmail.com