Bir şenlik havası içindeki kalabalığın tuhaf bir çekimi vardı; önünden geçeni de çeken, içine alan, hemen kabul eden, inatçı, mutlu, direngen… Ama randevum vardı, Karaköy tarafına inmek zorundaydım. Onları öyle bırakıp indim. Arkadaşımla oturduk o güzel kavuniçi akşamüstü güneşinde. Ama aklım parktaydı benim. Sanki hayat akıyordu da biz dışındaydık. Sonunda kandırdım onu da. Hoop, tünelde bulduk kendimizi, sonra Gezi’de. Kalabalık artmıştı. Müzik çalanlar vardı. Birileri bir yerlerden kablolar çekmişti, ışıklar vardı. Ve halay çekenler, rock çalanlar...

Birileri şarap bulmuştu, bardaklara bölüştük. Çok eski arkadaşlar çıkıp geldiler parkın bir yerlerinden. Şaşkınlıkla, özlemle sarıldık. Herkes bir şeyleri kutluyordu ama ne kutladığımızı tam olarak bilmiyorduk. Halaylara sohbetler, rock müziğine zıplayışlar eşlik ediyordu. Çadırlar vardı, ateşler vardı… Sanki ezelden beri oradaydık, sanki hep orada kalacaktık… Sonra her şeyi kontrol etme duygum gelip beni yeniden ele geçirdi; “Geç olmuş ben gidiyorum” dedim. Evime gittim, uyudum.

Sabah telefonun sesiyle uyandım: “Polisler çadırları yakmış!!! Parka girmişler!!! Gel çabuk!” 

“Gelemem” dedim. “Sınav var, ona gideceğim, sonra gelirim!” Sınava gelmemişti birçok öğrenci. Yarı boş sınıfa gözetmenlik ederken bir yandan cep telefonumdan tweetleri okumaya başladım. Bir şeyler oluyordu, çok acayip şeyler. Sınav biter bitmez kağıtları yüklenip koşarak odama gittim. Merakla bilgisayarımı açınca, gaz bulutu doldu önce ekrana, sonra odaya, sonra kampüse, sonra bütün kente… Göz gözü görmüyor, birbirimize sesleniyorduk. Ellerimizle birbirimizi buluyor, dokunuyorduk. Kenetleniyordu parmaklarımız sisin içinde, parmaklarımızla birbirimizin yüreklerine dokunuyorduk, gazla dolmuş ciğerlerimize, kalplerimize, böbreklerimize, midelerimize... Dışarı çıkmaya çalıştım öksürerek, caddeden gelen uğultuya yürüdüm. Caddeler dolmuştu binlerce insanla; bağıran, öksüren, haykıran bir kalabalık dolmuştu sokaklara, caddelere. Bu kadar çok insan bir anda nasıl akmıştı içine bu gazın? Tencereler çalınıyordu, insanlar haykırıyordu. Korkuyor muyduk? Evet, hep beraber korkuyorduk. Hep beraber korkmak cesaretli bir şeydi. 

Akşamüstü güneşi görünmez olmuştu. Üstümüze atılan gazların takatakları altında başlarımızı eğerek, birbirimizin başlarını koruyarak, birbirimize sarılarak yürürken meydana doğru, gaz içimize girdi, gaz biz oldu. Değiştik. Hepimiz değiştik. Hepimiz gazda kavuştuk. Hepimiz ellerimizi bulduk, sonra gözlerimizi, sonra yüreklerimizi. Mahallelerimizden geçip giderken, onları gördük birden, daha önce hep beraber yaşadığımız ve hiç görmediğimiz mahallelerimizi, mahallelilerimizi! Gaz, bütün teyzelerimizi, çocuklarımızı, amcalarımızı, arkadaşlarımızı alıp evlerinden içimize akıttı. Evlerin duvarları eridi gazda, dükkanların, resmi dairelerin, otellerin içi ve dışı birbirine karıştı. Bazıları sıkı sıkı kapamaya çalıştılar kapılarını ama giriverdik içerilere, gazla beraber, direniş türkülerimizle. Bakkallar sular yığdılar kalabalığa, eczaneler telaşla o sulara talcidler kattılar, elden ele dolaştırırken talcidleri birbirimizin gözleriyle gördük birbirimizi. Birbirimizin talcidli gözleriyle sevdik birbirimizi. Sonra... Sonra Beşiktaş çok güzeldi. Taksim çok güzeldi. Kadıköy çok güzeldi. Sonra nihayet parka vardık. Parkta büyü cadısı varmış meğer, onun bahçesi olmuş koca park, ayrılamıyorduk, evimize gidemiyorduk. Büyü cadısının saçları bizdik. Beraberdik. Karman çormandık, ayırmaya kalkanın ellerine dolaşıyorduk, ayrılmazdık, her renkteydik. Sonra her yer kavuniçi güneşti gazdan sıyrılıp gelen. Gazdı her yer, çok acıyordu, acıydı, ağlamaktı, çok gözyaşı vardı, gazdan değil, acıdan, şaşkınlıktan, sevmekten... Ağlamak geldi oturdu Doğu’dan bir ölüm haberi gelip içimize oturunca. Dağıttık gazı ellerimizle, yumruklarımızı sıktık gözyaşlarımızdan çıkarıp, büyü cadısının saçlarını akıttık Taksim Meydanı‘na, kapladık Lice’den gelen ağıtlarla meydanı. Hiç ömründe Kürtçe duymamışlarla Kürtçe konuştu binler, Kürtçe ağladı Türkler. Ardı ardına geldi ölümler, ardı ardına geldi gözyaşları. Önce bir genç, sonra iki, sonra üç, derken… Sekiz can! Büyü cadısının saçları karaya kesti, kara bir yas, kara bir direnç, kara bir inatla yolumuza devam ettik hep beraber. Sonra sıkı sıkı sarılınca birbirimize, bir gülmek geldi bize, sildik gözyaşlarımızı, gülmekten öldük, kahkahalarla güldük, duvarları güldürdük, polisleri güldürdük. Gülmekti direniş, her şeye rağmen, hep beraber gülmekti. Aşktı direniş, artık birine aşık olmak anlamsızdı, artık herkes aşıktı! Sarılmaktı direniş, bir ötekini zedelemeden sarılmayı bilmek. Özür dilemekti direniş, bugüne kadarki körlüğüne ağlamak ve özür dilemek. Şarkı söylemekti, domates yetiştirmekti, ağaç dikmekti, yürümekti, dans etmekti, konuşmaktı, hiç susmamak artık ve dinlemek, hiç durmadan dinlemek. 

Günler böyle geçti. Parktan çıktık, saçları uzattık bir sürü parka, rengarenk, karman çorman kapladık şehirleri, mahalleleri. Günlerce yaydık yeşil, rengarenk, karışık direnişimizi; haftalarca, bir mevsimce, sonbaharca… Büyü cadısının saçları çok uzamış, öyle dendi zaman içinde, çok uzadı dendi, tarasın artık saçlar dendi, işimiz gücümüz var kardeşim dendi. Dökülür dedik, dökülürüz dedik. Dinlemediler. Baktılar taranmıyor, ayrılmıyor birbirinden rengarenk saçlar, kestiler saçlarını. Gaz dağıldı. Renkleri tasnif ettiler kesik saçlarından, ayırdılar kenara, kısım kısım, ayıkladılar saçları, eski tozlu raflardan tozlu dosyalarını alıp alıp tasnif ettiler direnişimizi. Büyü cadısı küstü bize, çekti gitti. Bostanlar kurduk, mahallelerde dayanışmalar kurduk, ormanlara gittik, ağaçlara sarıldık, savaşlara gittik, durdurmaya savaşları. Büyü cadısı biziz dedik, büyü cadısının saçları bizdik aslında, haykırdık… Kimi inandı, mahallelerde, minik dirençlerde kaldılar yine. Kimi çekti gitti. Büyü cadısı ile beraber.

Diyorlar ki bizim mahallenin bostanında görülmüş dün, büyü cadısı. Diyorlar ki saçlarını uzatıyormuş yeniden. Diyorlar ki her renkte çıkıyormuş yine saçları, karmakarışık, taramıyormuş. Diyorlar ki, çok ama çok güzelmiş hala...

* Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi