SETA Vakfı’nın beni hedef göstermiş olması benim doğru yolda olduğumu gösterir ve bundan gurur duyarım ancak. Türkiye’de bütün muhaliflere karşı inanılmaz bir baskı kurarak iktidarını süründüren Erdoğan ve şürekası içeride çok fazla düşman kalmayınca yurt dışına yöneldi.

 Ben Orta Avrupa’da genel parlementoya seçilen ilk Kürt milletvekilliyim ve bunun bilincinde olarak hareket ettim. O dönem Kürtler ağır süreçlerden geçtiler ve Avrupa’da onların seslerini duyurmamız gerekiyordu. Bu yüzden meclise seçilmiş olmam önemli bir şanstı.

KADİR GÜNEŞ / VİYANA

Avusturya’da seçmenler yeni hükümeti belirlemek için 29 Eylül’de sandık başına gidiyor. Altı milyon 400 binin üzerinde seçmen yeni meclis ile hükümet üyelerini belirleyecek. Avusturya Parlamentosu’nda 2013-2017 yıllarında Yeşiller milletvekili olarak yer alan Berivan Aslan partisinden yeniden aday.

Orta Avrupa’da genel parlamentoya seçilen ilk Kürt milletvekili olan ve bunun sorumluluğuyla Kürtlerin sesini duyurmak için hareket eden Aslan, “Bu dönem genç, dinamik ve sol değerlere inanan güçlü bir kadroyla meclise gireceğiz” diyor ve destek bekliyor. 2017’de yüzde 4’lük seçim barajını aşamayıp parlamento dışı kalan Yeşiller Partisi anketlere göre yüzde 12 bandında. Seçmeler tercihli oylarını Berivan Aslan’a kullanarak yeniden parlamentoya seçilme şansını artırabilir.

Viyana İşletme ve Ekonomi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan ve Orta Anadolu Kürtlerinden olan Berivan Aslan ile Avusturya’yı erken seçime götüren koşulları, yabancı düşmanlığı, Yeşiller’in durumu ve parti olarak önceliklerini konuştuk.

“Parlamentoya girecek ve önemli işler başaracağız” diyen Aslan’ın sorularımıza yanıtları şöyle…

Son seçimlerden bu yana daha iki yıl geçmemişken Avusturya yeniden seçime gidiyor. Üstelik Avusturya tarihinde ilk defa seçilmiş bir başbakan güvenoyu alamadığı için görevden alınıp yerine başka biri atanıyor. Bütün bunlar İbiza skandalı olarak adlandırılan bir videonun yayınlanması sonrası yaşandı. İbiza’da aslında ne yaşandı? Neden erken seçime gidiyoruz?

İbiza’da bu ülkeyi çok sevdiğini söyleyen, göçmen karşıtlığı yaparak ülkemize sahip çıkıyoruz diye propaganda yapan sağ popülist siyasetçilerin kendi çıkarları için ülkenin değerlerini nasıl peşkeş çekebildiği ortaya çıktı. İbiza skandalı sonrası toplumun önemli bir kesiminden tepkiler yükselince başbakan yardımcısı ve Avusturya Özgürlük Partisi başkanı olan Hanz Christian Strache görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Ancak Strache henüz yeni istifa etmişken siyasete yeniden dönmenin hesaplarını yapmaya başladı. Bu çabası hala devam ediyor. Daha sonra ise koalisyonun büyük ortağı olan Avusturya Halk Partisi ÖVP parlementodan güvenoyu almayarak hükümetten düştü ve erken seçim kararı alındı.

Tabi ülkenin bir erken seçime gidiyor olması her ne vesileyle olursa olsun olumlu bir gelişmedir. Aşırı sağcılarla muhafazakarların kurduğu koalisyon hükümeti bu ülkenin emekçilerine, göçmenlere, mültecilere ve dezavantajlı diğer bütün gruplara karşı uyguladıkları politikalarla ülkeyi kutuplaştırmaktan başka bir şey yapmadı aslında. Bundan ötürü ülkenin seçime gidiyor olması bir şanstır.

Tabi bu konuda maalesef çok iyimser bir tablo da çizemiyoruz. İbiza skandalı sonrası yapılan Avrupa Parlementosu seçimlerinde Strache’ye 45 bin tercihli oy verilmesi sağcı seçmenin eğilimini gösteriyor. Sağcı seçmenin eğilimleri aslında sadece burada değil dünyanın her yerinde benzerlik gösteriyor. Tabi Türkiye gibi demokrasinin olmadığı ülkelerde kimse istifa etme gereği de duymuyor. Böyle farklar var ancak temel de sağ seçmen ve partilerin yaklaşımları benzerlik gösteriyor.

Her fırsatta siyasal İslam’a karşı olduğunu söyleyen aşırı sağcı parti FPÖ koalisyon hükümeti kurulduktan hemen sonra ilk görüşmesini Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile yaptı ve daha sonra 2020 yılını Türk Avusturya Kültür yılı ilan etti. Bu çelişkili politikanın sebebi nedir? 

İçeride İslamofobi ve yabancı düşmanlığı üzerinden kendi seçmen kitlesini konsolide eden FPÖ, dış politikada ise Türk hükümetinin Kürtler başta olmak üzere bütün muhalif kesimlere yaptığı baskıları görmezden gelerek AKP hükümeti ile iyi ilişkiler kurmak için çaba sarfetti. Biz elbetteki diplomatik görüşmelerin yapılmasına karşı değiliz. Ancak Erdoğan hükümetinin uygulamalarına karşı hiçbir adım atmadan, yaşanan baskıları görmezden gelerek iyi ilişkiler kurmaya çalışmak kabul edilebilir bir durum değildir.

Efrîn’e yönelik işgal saldırıları sürerken Dışişleri Bakanı Karin Kneisel, Çavuşoğlu’nu Avusturya’ya davet etti ve yapılan görüşmede Efrîn saldırısından bahsetmedi. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın politikalarına dolaylı bir destektir. Sağ popülist partilerin ilkeleri yoktur, onlar çıkarlarını düşünürler, hal böyle olunca içeride Müslüman karşıtlığı yaparken dışarıda da Erdoğan gibi dini kendi siyasetine alet eden liderlerle de iyi ilişkiler kurabilirler.

2017’de yapılan seçimler sonrası Sebastian Kurz pek çok kesimden gelen tepkilere rağmen koalisyon kurmak için seçimden 2. olarak çıkan Sosyal Demokratları değil de 3. olan aşırı sağcı partiyi seçmişti. İbiza skandalı sonrası ise aşırı sağcılarla koalisyon kuran Kurz’un partisinin yapılan anketlere göre oylarını arttırdığı görülüyor. Bu skandal sonrası oylarının azalması beklenirken tersine oy arttırmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Sebastian Kurz’un Partisi ÖVP ana akım medyadan önemli bir destek görüyor. İbiza skandalı sonrası aşırı sağcı partiye eleştiriler yapılırken onları iktidar ortağı yapan muhafazakarlar bu eleştirilerden muaf tutuldu. Aşırı sağcı partiden kopan seçmenler de sol partilere oy vermemek için muhafazakar partiye oy vermek durumunda kalıyorlar. Yine büyük şirketlerin siyaset üzerindeki etkisini de gözardı etmemek lazım. Dikkat ederseniz bu seçim sürecinde en çok tartışılan konulardan biri de partilere yapılan bağışlar. Sebastian Kurz’un Partisi ÖVP büyük şirketler tarafından destekleniyor; bunun karşılığında da işçi haklarını kısan, büyük firmaların daha da zenginleşmesini sağlayan yasalar çıkartılıyor.

2016’da partinizin eski Genel Başkanı Aleksander Van der Bellen diğer sol ve liberallerin de oyuna alarak Cumhurbaşkanı seçildi. 2017’de partiniz yüzde 4’lük seçim barajını aşamayıp parlemento dışı kaldı ve şu anda yapılan anketlere göre yüzde 12’lik bir oy oranınız var. Avusturya Yeşiller Partisi’nin bu kadar değişken bir eğri çizmesinin sebebi nedir? 

2016’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde diğer bütün partiler Van der Bellen’i desteklemesine rağmen aşırı sağcı partinin adayı Norbert Hofer’i az bir oy farkıyla geçip Cumhurbaşkanı seçilebildi. Buradan bakınca Avusturya’daki seçmen eğilimini çok net görüyoruz. Geleneksel bir sağ seçmen kitlesi var ve bu kitle ülkenin yarısına yakınını oluşturuyor. Partimizin geçen seçimlerde baraj altı kalması ise o dönem üçe bölünmesinden kaynaklanıyor. Yeşiller Partisi’nin gençliği partiden ayrılarak Komünist Parti’ye katıldı, Peter Pilz ve arkadaşları partiden ayrılıp başka bir oluşum kurdular ve parlementoya girmeyi başardılar. Biz ise az bir oy farkıyla baraj altında kaldık. Yeşiller bir çatı partisidir ve o dönem yaşanan bazı anlaşmazlıklar ayrılıklara sebep oldu. Tabi yaşanan iklim değişikliği ve çevre felaketlerinin artık bu konularda önemli adımların atılması gerektiği gerçekliğinin de halk tarafından daha iyi anlaşılması oyumuzun artmasını etkileyen önemli bir faktör.

Siz 2013 ile 2017 yılları arasında milletvekilliği yaptınız. Parlementoya seçilmeniz ve sonrasında yaşadıklarınızdan bahseder misiniz? 

Bir Kürt olarak siyasete girdiğiniz zaman bunun çok büyük bir sorumluluk olduğunu bilirsiniz. Ben Orta Avrupa’da genel parlementoya seçilen ilk Kürt milletvekilliyim ve bunun bilincinde olarak hareket ettim. O dönem Kürtler ağır süreçlerden geçtiler ve Avrupa’da onların seslerini duyurmamız gerekiyordu. Bu yüzden meclise seçilmiş olmam önemli bir şanstı. Şengal, Kobanê, daha sonra Cizre, Sur ve diğer şehirlerin yerle bir edilmesi…

Bunlar çok ağır süreçlerdi ve bu süreçler de aktif siyasetin içinde olduğunuz için yaşanan katliamların üzerinizde çok büyük etkisi oluyor. Yapabileceğiniz şeyler sınırlı olduğu için de insanı olarak yıpranıyorsunuz. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde Cizre’ye gitmiştik, orada yaşananlar hiç aklımdan çıkmıyor. Öte yandan o vahşeti Avrupa kamuoyuna duyurabildiğim için de iyi ki o dönem parlementodaydım diyorum.

AKP’nin propaganda organı gibi çalışan SETA Vakfı geçtiğimiz aylarda Avrupa’daki Kürtleri fişleyen bir kitap hazırladı, bu kitapta en çok hedef haline getirilenlerden biri de sizsiniz. Sizi bu kadar hedef göstermelerini neye bağlıyorsunuz? 

Bir kere beni hedef göstermiş olmaları benim doğru yolda olduğumu gösterir ve bundan gurur duyarım ancak. Türkiye’de bütün muhaliflere karşı inanılmaz bir baskı kurarak iktidarını süründüren Erdoğan ve şürekası içeride çok fazla düşman kalmayınca yurt dışına yöneldi. Bu hedef göstermelerle bizleri de susturmak istiyorlar ancak benim yaptığım şey temel insani değerleri savunmaktı ve bunları savunmaya devam edeceğim. AKP ve Erdoğan’ın en iyi bildiği şey kendilerine düşman üretmek ve bunun üzerinden kendi iktidarını sağlamlaştırmaya çalışmaktır. Bizim hedef gösterilmemiz de bu politikanın bir parçasıdır.

Son dönemlerde çeşitli nedenlerle Türkiye’ye giden bazı Kürt ailelerin pasaportlarına el konuldu, bazıları ise tutuklandı. Bu konuda Avusturya devletinin girişimleri var mı? 

Bu konularda herhangi bir girişim yok kaldı ki çeşitli nedenlerle buraya gelip iltica etmiş bazı aileler geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye iade edildi. Türkiye’de bu kadar baskı varken buraya sığınmış insanları geri gönderen bir hükümetin Türkiye’de tutuklanan insanlar için girişimlerde bulunacağını düşünmüyorum. Tabi bu konuda dayanışmanın çok zayıf olduğunu söylemek zorundayım. Sınır dışı edilen aileler var ve bu konuda buradaki örgütlü kesimler ciddi bir dayanışma göstermiyor. Bu insani bir konudur ve bu konuda daha duyarlı olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yeniden partinize dönersek, seçimden sonra kurulacak koalisyon hükümeti için partinizin ismi de sık sık dillendiriliyor. Seçimden sonra bir ÖVP-Yeşiller koalisyonu mu göreceğiz? Koalisyon ortağı olursanız ne tür değişiklikler yapmayı düşünüyorsunuz? 

Koalisyon hükümeti için şimdiden bir şey söylemek çok zor. Hatta seçim sonuçları açıklandıktan sonra bile bunu kestirmek zor olacak. Biz koalisyona kapalı değiliz ancak bazı ilkelerimiz var ve bunların kabul gördüğü bir koalisyonda da tabi ki yer alabiliriz. Ancak dediğim gibi bu koalisyon konusunda şu anda bir şey söylemek için çok erken. Öte yandan yeniden bir muhafazakar-sağcı bir koalisyonun kurulması daha yüksek bir ihtimal gibi görünüyor.

Yeşillerin politikalarına gelirsek, biz sadece çevreci bir parti değiliz, işçilerin, emekçilerin, ötekileştirilenlerin haklarını savunan bir partiyiz. Geçtiğimiz yıl hayata geçirilen 12 saatlik iş günü yasasını işçi haklarına vurulan büyük bir darbeydi. Biz bu yasayı değiştirip haftalık çalışma saatlerini 30-35 saat yapmak istiyoruz. İklim değişikliği ve küresel ısınma dünyayı tehdit ederken aslında bu vahşi kapitalist sistemin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bugün Brezilya’da ormanlar yakılıyorsa büyük firmalara oraları peşkeş çekmek için yapılıyor. Yani biz sorunu bir bütün olarak ele alıyoruz. Ve çözümünde bu şekilde geleceğini düşünüyoruz.

Zenginlerin daha da zenginleştiği, fakirlerin daha da fakirleştiği bir ülke olmak istemiyoruz. Konut kiraları çok yüksek bunlarla ilgili bir çalışmamız var. Öte yandan asgari ücretin en az 1800 euro yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Ana akım medya bizi sadece çevre haklarını savunan bir parti gibi gösteriyor ancak biz sosyal politikaları da önceleyen ve sorunu bir bütünen ele alan bir partiyiz. Bu dönem genç, dinamik ve sol değerlere inanan güçlü bir kadroyla meclise gireceğiz. Ve önemli işler başaracağımıza inanıyorum.

Son olarak seçmenlere bir çağrınız var mı? 

Öncelikle oylarını kullanmalarının çok önemli olduğunu belirtmek istiyorum. Burada oy kullanmak için seçim günü sandığa da gitmek zorunda değilsiniz. Mektupla da oy kullanabilirsiniz. Öte yandan seçimde trafolara kedi girme ihtimali de yok, veya seçtiğiniz kişinin yerine kayyum da atanmıyor. Yani kullandığınız bir oy çok şeyi değiştirebilir.