Cihan Özgür, 2011’de İran ile PJAK gerillaları arasındaki savaş ile HPG gerillalarının 2012 Şemzinan kuşatmasını yakından takip eden bir gazeteci. Özgür, Gerillanın Şemzinan kuşatmasını, “Gerillalar gece değil gündüz eylem yapıyordu. Gece değil gündüz gözüyle yollarda kontrollere çıkıyorlardı. Roller değişmişti. Öyle ki Türk ordusu elindeki teknik sayesinde gece hareket edebiiyordu. Gerilla artık vur kaç yerine vur kal taktiğini uyguluyordu” şeklinde anlatıyor.

“Gerilla dağlarda Komünal, sosyalist bir toplumu ve bireyi yaratıyor. Dolayısıyla dağa gelen gazetecileri en fazla da bu durum şaşırtıyor” diyen Cihan Özgür ile Kürdistan dağlarında gazetecilik, savaş muhabirliğini, Kandil ve Şemzinan savaşlarıyla gerilla yaşamını konuştuk.

Gazeteciliğe nasıl başladınız?

Gazeteciliğe yıllar önce İstanbul’da üniversitedeyken özgür basın kurumlarında başladım. Sonra Kuzey Kürdistan’da farklı yerlerde çalıştım. Yaklaşık on yıldır da Güney Kürdistan ve daha çok Medya Savunma Alanlarında çalışmalarımı sürdürüyorum.

Şehirlerde bu kadar imkan varken neden dağda gazetecilik?

Gazetecilik yapmak için imkanlardan ziyade doğru bir bakışa sahip olmak gerekir. Kaldı ki imkanlar holdingleşen medya için var. Böyle bir gazetecilik gerçek manada bir gazetecilik değildir. Gerçek gazetecilerin bu imkanlara hiçbir zaman sahip olmadıklarını biliyoruz. Dolayısıyla şehirlerde gazetecilik yapmak için değil yapmamak için sebep çok.

Nasıl yani?
Mesela gazetecilik bildiğiniz gibi öyle çok para getiren bir meslek değil, dolayısıyla bir yayın kuruluşuna ve onun yayın çizgisine göre çalışmak zorundasın. Yani senin haberinin haber değeri, gerçeği yansıtıp yansıtmaması çok önemli değildir. Bağlı olduğun yayın kuruluşunun istediği tarzda haber yapıp yapmadığın önemlidir. Özgür ve bağımsız olamazsın. ‘Ben gerçekleri yazacağım’ dersen iş bulamazsın. Bulsan da uzun süre o işte kalamazsın. Bunu siz de yaşayarak öğrenen gazetecilerden birisisin.
İkincisi gazeteciliğin toplumu doğru bilgilendirme özgürlüğüne sahip olmadan yapılamayacağını düşünüyorum. Ana akım medyada bu özgürlük de yoktur. Onun için devletin ve iktidarların koyduğu sınırlar çerçevesinde bir gazetecilik yapmayı hiçbir zaman ahlaki bulmadım, düşünmedim.
Üçüncüsü şehirlerde artık öyle bir iletişim ağı var ki habere ulaşmak çok kolay. Sen ulaşmasan bile mutlaka birisi ulaşır. Bir gazeteci ulaşmasa bile artık neredeyse toplumun önemli bir kısmı hobi olarak bu işi yapıyor. Fotoğraf çekiyor, kameraya kullanıyor. Bence günümüzde gazeteciliğin marifeti –ki meslek ahlakı da onu gerektirir. İşlenmeyeni, görülmek istenmeyeni görünür kılmaktır.
Neden dağ? sorusuna gelince. Çocukluğumdan gençlik yıllarına kadar (ki bu 90’lı yıllar oluyor) her gün çatışma, terör, bölücülük … safsatalarını tv’lerden işitiyorduk, gazetelerden okuyorduk. Bilmediğim bir yerlerde, dağlarda bir savaş vardı. Ancak hep tek taraflı bilgiler empoze ediliyordu.

Peki gerçekten yaşananlar neydi?

Evet, önemli soru bence bu. Dağların ardında nasıl bir hayat vardı? Bu merak beni dağlara getirdi işte. Daha sonra kendime işte gazetecilik yapacaksam burada yaparım dedim. Çünkü dağda öyle bir hayat vardı ki hiç de söylendiği gibi değildi. Dolayısıyla algıda düzeltilmesi gereken o kadar çok şey vardı ki. Birini yazıyorsun, bir başka şey karşına çıkıyor. Şunu da yazayım diyorsun, dikkatini başka konular ve olaylar çekiyor. Yıllar böyle akıp gitti. Velhasıl yıllardır dilim döndüğünce, kalemim yazabildiğince bunu yapmaya çalışıyorum, dağda olan diğer gazeteci arkadaşlarım gibi. 


Dağda gazetecilik yapmak nasıl bir duygu, nasıl bir his?

Dağda gazetecilik, öncelikle şehrin stresi, sınırlanmışlık hissi yok. Koşuşturma, birilerinin baskısı söz konusu değil. Daha da önemlisi yaptıklarının doğru şeyler olduğunu düşünüyorsun. Bir şeyleri doğru anlatma çabası bile insana huzur ve mutluluk veriyor. Tarihe not düşüyorsun. Belki de bir anı atlasan, o an bir daha hiç yaşanmayacak ve bunu başka hiç kimse yazma şansına sahip olamayacak. Tek tanık sensin. Olayın kahramanları belki de bir gün sonra artık olmayacak. Bu da elbette vicdani sorumluluk da yüklüyor insana. Sadece gazetecilik yapmıyorsun aynı zamanda yapılan, yapım aşamasında olan bir tarihe tanıklık ediyorsun. Bu benim açımdan en önemli motivasyon noktası.  

Daha çok savaş muhabirliğinle tanındın. Dağda savaş muhabirliği yapmak nasıl bir şey?

Zor ama güzel. Şöyle ki teknik anlamda belki de şehirde hayatınız boyunca yaşayabileceğiniz kadar aksiliği 24 saat içinde dağda yaşayabilirsiniz desem abartı olmaz. Teknik sorun çıkarır, alternatifin yoktur çalışman durur. Yürümen gerekir ve zamanında ulaşamayabilirsin. Sen gidersin çalışma yapacağın kişi gelememiştir. Ve iletişim kurma imkanları her zaman yoktur. Haberini yaparsın, zamanında yetiştirme ayrı bir derttir. Savaş uçakları işini aksatır, keşif uçakları işi durdurur. Pil biter iş durur, kaset nemlenir vesselam. Say sayabildiğin kadar… Hele hele bir de savaş alanındaysan bahsettiğim aksilikler pahalıya mal olabilir. Gözünün önünde olaylar yaşanır ama sen izlersin. Belgeleyemezsin, kayda geçemezsin. Yaşananlar kaybolup gider. Yaşananlar çarpıtılarak verilir, sen gerçekleri biliyorsundur ancak topluma bunu ulaştıracak imkanların yoktur. Veya zamanında ulaştıramazsın. Kendini paralarsın ama ne fayda… Yani sıradan bir gazetecinin pes etmesi için her türlü bahane vardır. Onun için savaş muhabirliği bir tutkudur. Her hangi bir habere gitme isteği veya refleksi savaş muhabirliği için yeterli değildir bence. Her an ölümle burun buruna hem de savunmasız bir şekilde savaşın ortasında kalabilirsiniz. Tarafların kendisini savunma imkanı vardır ama siz daha çok şansınıza güvenmek zorundasınız. Uçaktan, havandan, füzeden, roketten kendinizi en fazla da ekipmanınızı korumalısınız. Çünkü kameran, fotoğraf makinan yoksa aslında senin varlık sebebin yok demektir. Tutku dememin nedeni bu. Yani zorluklara göğüs gerebilmeniz, çok zor koşullarda çalışabilmeniz, disiplinli ve çok çok ciddi olmanız gerekir. Aksi halde çok kısa zamanda havlu atarsınız ve kendinizi şehirlere atarsınız. Bir haberi yapmak için saatlerce yürümeyi göze alabilmeniz, haberinizi ajansa geçebilmek için aynı yolu dönmeniz gerekir. En basit bir telefon görüşmesi için saatlerce yürümeniz gerekir. Bütün bunlara rağmen savaş muhabirliği yapmak zoru seçmek demektir. Elbette ki motivasyon çok önemli. Yani ortaya konulan yaşamlar, yitip giden hayatlar var. Ve bunların tanığı olarak gerçeği dünyaya duyurma arzusu. Gerçeği en yalın haliyle topluma ulaştırma, ‘gerçek bu’ deme azmi.   

2011 yılında Kandil savaşına tanıklık ettin. 2012’de de Türk devleti ile gerillalar arasında yaşanan savaşta savaş bölgesinde bulundun. Gerilla 2012’de savaş tarzında, özellikle de Şemdinli’de taktik değişiklikler yaptı. Siz de bu savaşa tanıklık ettiniz. Neler söyleyeceksiniz?

Çok değişiklik oldu ama öncelikle şunu söylemeliyim. Sizin de tanık olduğunuz gibi Kandil’de yaşanan savaş gerillaların savunma direnişiydi. Şemzinan’da (Semdinli) yaşanan ise bir taarruzdu. Yani Kandil’de gerilla savunma yaptı, Şemzinan’da saldırıya geçti. Kandil’de gerilla mevzilerini ve alanı savundu. Şemzinan’da ise ordunun elinde bulunan alanları almayı esas aldı. Yani taktik açıdan her iki savaşı karşılaştırmak yanlış olur, ancak en önemli ortak nokta bence gerillanın her iki savaş tarzında da başarılı olduğu gerçeğidir. Kandil savaşında İran PJAK’la ateşkes yapmak zorunda kaldı. Şemdinli’den sonra Türk devleti PKK lideri Öcalan’la diyalog sürecini başlattı. Yani askeri sonuçları kadar çok önemli siyasal sonuçları da oldu her iki savaşın.

Taktik açıdan farklılık neydi?

Sen de bilirsin bizim kuşak Anadolu’dan Görünüm’le büyüdü. Yaşı müsait olanlar hatırlar. O programda gerilla eylemleri hep “teröristler gece karanlığından faydalanıp kaçtı” cümlesiyle biterdi. Şemzinan’da bulunduğum dönemde en fazla dikkatimi çeken şey bunun artık böyle olmadığıydı. Gerillalar gece değil gündüz eylem yapıyorlardı. Gece değil gündüz gözüyle yollarda kontrollere çıkıyorlardı. Roller değişmişti. Öyle ki Türk ordusu elindeki teknik sayesinde gece hareket edebiiyordu. Tabii ki Şemzinan’ın en önemli taktiği, gerilla savaş mantığı açısından ‘amentü’ değerinde olan ‘vur-kaç’ taktiği yerine gerillanın ‘vur-kal’ yapmasıydı. Bu taktik hem Kürdistan gerillası hem de dünyanın diğer bölgelerinde mücadele eden gerilla örgütleri açısından yeni bir deneyimdi. Tabii bir de alan hakimiyeti ve denetim kurma mevzusu var. Gerillalar ilk defa ele geçirdikleri alanlarda aylarca kalıyorlardı. Karayollarında bu kadar uzun süre denetim sağlıyorlardı. Şehirlere girip çıkıyorlardı.    

Gerilla mevzilerini dolaştın. Nasıl bir atmosfer vardı? Neler gözlemledin?

Savaş alanlarında daha önce de kaldım. Aslında karşılaşabileceğim atmosferi tahmin edebiliyordum. Ancak Şemzinan’a yani kuzeye ayak basınca durumun tahmin ettiğimden daha farklı olduğunu anladım. Öyle ki daha önce çatışma bölgelerine gece yürüyüşleriyle gidiyorduk ancak bu sefer gündüz hareket ediyorduk. Gerilla mevzilerinde de beklediğimden daha farklı bir tablo vardı. Örneğin gerillalar çok rahattı. Gündelik yaşam sürer gibiydiler. Baş döndürücü bir trafik vardı ancak her şey gayet normal görünüyordu. Geri cephe, lojistik vb ihtiyaçları çok iyi örgütlemişlerdi. Hava saldırıları geliştiğinde yüreğimiz ağzımıza gelirken onlar gayet rahat yemeklerini yiyorlardı. Örneğin Konserve Tepesi’ndeyken bulunduğumuz mevzinin on metre aşağısına ve bulunduğumuz kayanın üst kısımlarına habire havan topları isabet ediyordu. Aşağıdan toz- toprak yükselmeye başlayınca bir gerilla tozun geldiği yöne sırtını dönerek yemeğini yemeye devam etti. O anı hiç unutmam. Yani motivasyonları çok yüksekti. Başarmaya şartlanmışlardı ve özellikle de eylem öncesi çok soğukkanlıydılar. Eylemlere giderken müthiş bir başarma hırsı ve kendilerine güven vardı. İnanılmaz enerjiktiler.  

Sizi çok etkileyen bir olay yaşandı mı?
Birçok olay var ancak beni en çok etkileyen iki olay anlatayım. Bir gerilla mevzisinde hamleye dair demeç almıştım. Tam vedalaşıp gidecekken gerillalar “radyo için isteklerimiz var, sizin ulaşma imkanınız var, eğer iletirseniz seviniriz” diyerek diğer cephelerde savaşan arkadaşları için istedikleri şarkıları yazdıkları bir kağıt parçasını bana uzattılar. Kağıdı alıp gerillaların fotoğraflarını çekip döndüm. İstekleri yayınlandıktan sonra bana bir teşekkür notu yazmışlardı. O gerillalardan 4’ü bir hafta sonra aynı çatışmada yaşamını yitirdi. Bu olay beni çok etkiledi. Sanki fotoğrafını çektiğim her gerilla ölecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Uzun süre fotoğraf makinasını elime almadım.
Bir de Rojinda isimli bir kadın gerilla vardı. Beden eğitimi öğretmenliği okurken PKK ile tanışmış ve gerillaya katılmaya karar vermiş. Ailesi PKK karşıtıymış. İlginç bir hikayesi vardı. Hikayesini yazmak istediğimi söyledim. Kibarca o an uygun olmadığını söyleyerek başka bir gün görüştüğümüzde hikayesini anlatacağına dair söz verdi. Rojinda da bir hava saldırısında yaşamını yitirdi. O zaman hiçbir şeyi sonraya bırakmamalıyım diye kendime söz verdim. Hiçbir şeyi yarım bırakmamalıyım diye, söylediğimin imkansızlığını bilerek…

Tekrar Şemzinan savaşına dönersek, bu süre zarfında gerillalar basında çok yer eden Konserve Tepesini ele geçirdi. Goman ve benzeri yerlere HPG-PKK bayrağı diktiler. Bu ne anlama geliyordu?
Bayrak dikme biliyorsun egemenliği temsil eder. Burası benim toprağım demektir. Burada ben varım demektir. Evet bölge gerillaların denetimindeydi ancak gerillaların amacı Türk ordusunu tahrik ederek araziye çekmekti. Onun için de bunu ordunun gözüne soka soka yapıyorlardı. Örneğin Gerdiya yoluna asayiş kurmuşlardı. Türk medyasında da bu görüntüler yayınlandı. Goman’da bayrağın dikildiği yer Şemdinli alayının tam üstüydü. Konserve’nin Erdoğan’dan kaynaklı sembolik bir anlamı vardı. Helikopter pistinde volta atıyorlardı. Kısacası gerilla “ben buradayım gücün varsa gel” diyerek orduya meydan okuyordu.

‘Gerillaya adeta bir sevgi seli vardı’
Gerilla çok uzun süre yol kontrolü yaptı. Halk gerillayı nasıl karşıladı? Bu yol kontrollerinde gerilla halk buluşmasında neler yaşandı?

Aslında bu sorunun yanıtı kameralara da yansıdı. BDP heyeti ile gerillaların görüntüsünü izleyenler bunu görmüşlerdir. Daha başka yerlerde de benzer karşılaşmalar oldu. Her şeyden önce onlar bu halkın çocukları. Halk ayrım yapmadan kendi çocuğunu, kardeşini karşılar gibi karşılıyordu. Gerillalar da ha keza ailelerini görmüş kadar sevinçliydiler. Gelenlerden kimisi sıcak ev yemeği getiriyor, kimisi üşür diye mont kazak getiriyordu. Çorap örüp getiren anneler bile vardı. Amed’den, Mardin’den sırf gerillaları görmek için gelen anneleri gördüm. Adeta bir sevgi seli vardı. Gerillalar öyle bir etkilenmişlerdi ki HPG Askeri Konsey Üyesi Reşit Serdar’ın “hadi halkımızı karşılamaya gidelim” diyerek silahını alıp yola koyulduğunu, kendilerinin komutanlarını zar zor ikna ederek geri çevirdiklerini dinledim gerillalardan. Elbette ki bu karşılaşmalarda sadece duygusal anlar yaşanmıyordu. Gerillalar halka toplantılar gerçekleştiriyor, devrimci hamle hakkında bilgilendirmelerde bulunuyorlardı. Bu durum halka da büyük bir cesaret veriyordu. Devlet korkusu, asker korkusu halkın kafasından da silinmişti. Bunun en bariz örneği ise Beytüşşebab’ta yaşandı. Şırnak’ta insanlar panzere PKK bayrağı astılar. Bir anne bir askere “yıllarca biz sizi dinledik. Artık sen beni dinleyeceksin” dedi. Bu diyaloğun da görüntüleri yansıdı medyaya.

Görüntüler tv’lerde yayınlanmaya başlayınca konu daha çok tartışılmaya başlandı. Yapılan yorumları nasıl gördün? Türk devleti nasıl bir psikoloji içindeydi?
Erdoğan’ın konuya ilişkin ilk sözleri “her karış toprağımızda ordunun denetimi vardır” şeklindeydi. Ancak görüntülerin yayınlanmasından sonra söylemler değişti. Önce “dış destekle bunu gerçekleştiriyorlar” denildi. Ardından sadece kırsalda varlar dediler. Daha sonra Bülent Arınç “bölge şartlarını çok iyi bilen bir örgüt ile karşı karşıyayız” dedi. En son genel kurmay başkanlığı “güvenlik nedeniyle Şemdinli’de karadan sevkiyatları durduruyoruz” diyerek durumu kabullenmiş oldu. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi devlet önce yalanladı. Basını ve kamuoyunu ikna etti diyebiliriz. Ancak görüntüler yayınlanmaya başlayınca artık mızrak çuvala sığmaz oldu. Bir de vekiller ve sivil toplum örgütleri bölgeye gelince durum artık saklanılabilecek bir hal olmaktan çıktı. Ana akım medya çarpıtarak verse de görmezden gelemedi gerçekleri.
 
Peki asker nasıl bir psikoloji yaşıyordu?

Bu dönemde asker yer altına çekildi. Zaten bölgedeki karakolların hepsi kale-kol tarzında inşa edilmiş, yer altından mevzilere gidilip geliniyor. Günlük hayatlarını yer altında sürdürüyorlar. Dışarıda ne olduğunu bilememe hissi elbette kötü olsa gerek. Örneğin bölge halkından edindiğimiz bir bilgi vardı. Katuna karakol komutanı “gerillalar karakolu basacak” diyerek firar etmişti. Yine biliyorsunuz Şemdinli tugay komutanı savaş esnasında değiştirilmek istendi ancak bölgeye atanan tuğgeneral gitmek istemedi ve emekliliğe ayrıldı. Ama bence yaşananları özetleyen en çarpıcı örnek kameralara da yansıyan bir görüntüydü. 20 ağustosta Van-Hakkari yolu üzerinde gerillaların gerçekleştirdiği bir sabotaj eylemi sonrası bir askeri araç Zap suyuna uçmuştu. Eylemden sonra olay yerine giden asker, olayı görüntülemek isteyen bir vatandaşa “çekme kardeşim. Ben canımın derdindeyim, sen çekim yapıyorsun” şeklinde tepki göstermişti. Aslında bu duygunun ve ruh halinin o dönem Şemzinan’da bulunan bütün askerlerin ruh hali olduğunu söyleyebiliriz.  

Bir başka konuya geçelim. Dağlarda sadece savaş yok elbette. Bir sosyalite ve yaşam biçimi var gerillanın. Uzun süredir gerilla bölgesinde bulunuyorsun. Gözlemlerin ne?
Evet, siz de bilirsin, burada gazetecilik yapanlara en fazla sorulan sorulardan birisi de budur. İnsanlar gerillayı 24 saat elinde silahla savaşıyor biliyorlar. Halbuki savaş gerilla yaşamının sadece bir parçası. Bu yönüyle öne çıkması aslında doğal ama gerilla dağda sadece savaşmıyor. PKK dağlarda yeni bir ideoloji, yeni bir yaşam şekillendiriyor. Yeni bir toplumsallaşma biçimi yeni bir insan tipi yaratıyor.
Komünal, sosyalist bir toplumu ve bireyi dağda yaratıyorlar. Dolayısıyla dağa gelen gazetecileri en fazla da bu durum şaşırtıyor. Kendilerine has bir sistemleri var. Statülere değil emeğe dayalı bir sistem. Herkesin söz hakkı var. Bir toplumda ihtiyaçları karşılamak için nasıl bir örgütlenme, kurumlaşma gerekiyorsa hepsi var. Doğal bir yaşam ama tabii disiplinli ve kurallı. Öz disipline dayalı sistemin bu denli başarılı yürütülmesinin en önemli nedeni bu insanların bu sistemi benimsemiş olması ve gönüllülüğe göre katılmaları. Yani dağda sadece savaş yok. Sohbetler var, halaylar var, espriler var. En fazla da eğitim var tabii. En küçük bir gerilla birliği bile düzenli bir şekilde kendisini eğitiyor. Kitap okuyorlar, film izliyorlar. Gündemi yaşanan gelişmeleri dikkatle ve yakından takip ediyorlar. 
 
PKK’ye katılımlar konusu daha doğrusu çocuk yaşta katılımlar konusu son dönemde çok fazla gündemde. Uzun süredir gerilla alanlarında bulunuyorsun ve savaş alanlarında kaldın savaş alanında hiç çocuk gerilla var mıydı?

Bu soruya bir soruyla yanıt vermek istiyorum? Türk ordusu askeri okullara kaç yaşındaki çocukları alıyor? Burada da bir ikiyüzlülük var. Yani devlet 13 yaşındaki çocuğu askeri okullara alıp eğitebiliyor ama PKK yapınca suç oluyor. Yok BM’ye aykırıymış da yok onlar daha çocukmuş. Bütün bunlar işin hikayesi.
Savaş alanlarında 18’den küçüklerle hiç karşılaşmadım. Ancak yaşı 18’den küçük çok sayıda genci gördüm. Bu gençler genelde özel (onlar özgün diyor) birlikler halinde kalıyorlar. Bomba verilmiyor. Raht bağlamıyorlar. Gelişimlerini ve eğitimini esas alan geri cephelerde gerilla yaşamına katılıyorlar. Kendilerini hazırlıyorlar.  

Dağlarda yaşadıklarınızı bir gün kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Doğrusu şu ana kadar öyle bir düşüncem olmadı. Kitap mı olur, daha değişik bir şey mi? bilmiyorum. Ama yazılması ve anlatılması gereken çok şey var daha. Ne zaman olur, olur mu, olmaz mı? Zaman gösterecek.
 


HALİT ERMİŞ