Doğu’nun Paris’i derken?

Meral ÇİÇEK yazdı —

12 Ağustos 2020 Çarşamba - 11:00

  • Nihayetinde Paris, Ortadoğu yeniden dizayn edilirken rol kapma uğraşı içindedir, bunun üzerinden küresel siyasi arenadaki vasat konumunu aşmaya çalışıyor. Macron’un ültimatom ve Lübnan’a ikinci ‘ziyaret’ tarihi olarak 1 Eylül’ü seçmesi de tesadüfi değil elbette. Zira Fransa bundan tam 100 yıl önce, kendi mandası Büyük Lübnan Devleti’ni kurmuştu.

Beyrut’u sarsan korkunç patlamadan sonra Lübnan devlet yetkilileri öfkeli halktan gizlenirken, yeni bir Sykes-Picot olmazsa da Ortadoğu’da yeniden dağıtılan kartlar arasında as'ı kapmak için fırsat kollayan Fransa için mükemmel bir olanak göründü. Cumhurbaşkanı Macron hemen yola çıktı. Takım elbiseli şantiye sahibi edasıyla olay yerini ziyaret etti, ardından kravat ve ceketini atıp sokakta halkın arasına karıştı.

‘Baba’ rolünü oynayamayacak kadar genç olmasına karşın yolsuz ve beceriksiz hükümetle ilgili sokaktaki insanların şikayetlerini dinledi, ‘merak etmeyin, eve varınca gereken cezayı bizzat kendim vereceğim’ der gibi teselli etti, kucakladı. Akşamki basın toplantısında ise Lübnan’a yapılacak yardımların hükümete değil STK’lar yoluyla ulaştırılacağını kaydedip, “halkın güvenine sahip olmayan bir sisteme açık çek” verilmeyeceği uyarısında bulunup hükümete parmak salladı.

Yetmedi, ültimatom bile verdi. Halka şöyle dedi: “Bugün buradayım. Öğleden sonra onlara [hükümete] yeni bir siyasi anlaşma teklif edeceğim ve 1 Eylül’de geri geleceğim ve eğer [anlaşmayı] uygulamamış olsalar üzerimize düşeni yaparız. Onlara söyleyin, onlara söyleyin!”

Macron’un ültimatom ve Lübnan’a ikinci ‘ziyaret’ tarihi olarak 1 Eylül’ü seçmesi tesadüfi veya öylesine değil elbette. Zira Fransa bundan tam 100 yıl önce, yani 1 Eylül 1920’de kendi mandası altında Büyük Lübnan Devleti’ni kurmuştur. Sembolik anlamı yüksek bu tarihi seçerek Fransa, -şeklen de olsa bağımsız bir devlet olan- Lübnan üzerinde egemenlik ‘hakkını’ iddia ediyor!

Bu kadar açıktan sömürgeci bir tutum ve yaklaşımın sergilenmesi bir yandan Fransa devlet siyasetinin kibirli karakterini ortaya koyarken, aynı zamanda Ortadoğu’daki hesaplarının da göstergesidir. Zira Birinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında İngiltere ile birlikte Ortadoğu’da hakim bir güç olarak günümüz siyasi haritasını oluşturan Fransa, 3. Dünya Savaşı gemisine aslında geç binmiş bir devlet olarak eski manda-sömürgeleri üzerinden açığı kapatma arayışında. Son 5 yılda Rojava ve Kuzeydoğu Suriye’de, Lübnan’da (sadece şimdi değil; dönemin başbakanı Saad Hariri’nin Suudi Arabistan’da esir alınması sürecinden itibaren) ve Libya’da yarattığı etki, bir bütünen Fransa’nın geç uyum sağladığı neoemperyalist koşullara adapte çabasının parçaları olarak da okunabilir. Nihayetinde Paris, Ortadoğu yeniden dizayn edilirken rol kapma uğraşı içindedir, bunun üzerinden küresel siyasi arenadaki vasat konumunu aşmaya çalışıyor. Aslına bakılırsa, kariyerine yatırım bankeri olarak başlayan Macron’un cumhurbaşkanlığına seçilmesi Fransa açısından uluslararası siyasi arenada yeniden etkili varlık kazanma süreci anlamına geliyor.
Macron’un Perşembe günü Beyrut sokaklarında sergilediği bu sömürgeci patron-vasi görüntüsü hem Lübnanlılar hem de Ortadoğuluların büyük bir kısmında rahatsızlık yarattı. Muhtemelen danışmanları 1 Eylül’de daha ‘mütevazı’ bir izlenim verme tavsiyesinde bulunacak. Bu arada çok sayıda sosyal medya kullanıcısı Macron’un Beyrut’ta sokaktaki öfkeli halkla kucaklaşırken polisinin Paris’te öfkelilere sıktığı gaz bombalarının fotoğraflarını paylaştı.

Hakikaten Beyrut’a neden “Doğu’nun Paris’i” denir? İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Fuat Şihab’ın başkanlık yıllarında (1949-1969) yaşadığı ekonomik refah, renkli kültürel hayatı, dinamik entelektüel yapısındansa eğer bu benzetme, bunun Paris’le uzaktan yakından alakası yok; bu benzetmenin kendisi bile sömürgeci ve Avrupa merkeziyetçi bir bakış açısının sonucudur. Ki Paris dediğiniz dünyanın cenneti, demokrasinin kalesi, özgürlüğün yurdu mudur? Paris’i hayatında hiç görmemiş olanlar için romantik bir hafta sonu için en ideal adres olsa da, orayı bilenler yabancı düşmanlığı, emek sömürüsü, evsizler ordusu, yapısal şiddeti ile hatırlar daima. ‘Aşkın şehri’nden çok dilenciden geçilmeyen sokakları, göçmenlerin resmen kampa alındığı banliyöleri, mantar gibi çoğalan fuhuş evleri gelir akıllarına.

Beyrut ise 1975’ten bu yana sürekli savaş, çatışma ve yıkımdan nefes alamaz hale gelen bir Ortadoğu şehridir. Dünyanın en eski şehirlerinden biridir. 100 yıl önce başına geçirilen Fransız şapkası onu öyle bir hale getirdi ki binlerce yıllık toplumsal-kültürel damarları beyne kan pompalayamaz oldu.

Beyrut Paris’ten çok önce vardı. Adı, pınarlar veyahut çeşmeler anlamına gelen Fenike dilindeki Berot/Birut kelimesinden geliyor. Zira bu liman kentinin çok zengin bir su tabakası vardı. Beyrut’un halkı bugün ise susuz bırakılmıştır, bidonlarla içme suyunu satın almak zorundadır. Özgürlüğe, demokrasiye, gerçek çoğulculuğa, barışa, huzura, adalete susuz kalmış halk binlerce yıllık toplumsal damarlarını canlandırıp yeni bir Beyrut’u inşa etme gücünü gösterebilecek mi, hep birlikte göreceğiz. Umudumuz ve Lübnan halkları için dileklerimiz bu yöndedir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.