Ne kadar da çok şehit vermişiz dedim içimden geçen gün gerilla şehitliğini ziyaret ettiğimde. Tanıdık, tanımadık yüzlerce gerillanın resmi, yüzlercesinin mezarlığı vardı. Bazılarının daha yaşarken destansı hikayelerini, bazılarının belki de ben daha çocukken şehit düşmüş olmasına rağmen efsaneleşmiş yiğitliklerini duymuştum; bazılarının kahramanlıklarına tanık olmuştum, onlarla birlikte yaşamıştım; ama daha çoğuyla ise hiç tanışma şansına ulaşamamıştım.
Gördüğüm resimler, mezarlıklar özgür Kürdistan'ın gerçekleşmesi için şehit düşmüş gerillaların belki de yüzde biri bile değildi, ama yine de çok çoktular. Onları görünce içim sızladı, ağlamaklı oldum ve şunları söyledim: Düşman her gün “toprak üzerinde ölen varsa vatandır” diyor; peki, bu kadar Kürt genci kendi toprağında özgürce yaşamak için kanını dökmüş, yaşamını vermiş ve binlercesi hala vermeye devam ediyorken, vatan anlayışı toprağı kanla sulamak olan düşman o zaman neden Kürdistan'ın bu gerçeğine göre davranmıyor? Neden Kürdistan'ı Kürtlerin vatanı gibi görmüyor ve ona göre yaklaşmıyor? Toprağı kanla vatana dönüştürme anlayışıyla yaklaşılsa bile bu kadar insanın yaşamını vermesi Kürdistan’ın vatan olduğunu ortaya koymaya yetmez mi? Bu kadar genç canını vermiş, artık kim, hangi güç Kürtlerin özgür ve özerk Kürdistan’ı, yani Kürt vatanını gerçekleştirmesini engelleyebilir? O zaman daha çok insanın ölümüne neden olacak bu düşmanlığı beslemek ve sürdürmek niye?
İnsanlar ölüyor. Zulüm karşısında bile bile ve isteyerek ölüme gidiyor. Oysa insana bahşedilmiş en büyük armağandır yaşam. Belki de en kutsalıdır. Ama hayatının baharını yaşayan gencecik insanlar gözünü kırpmadan böyle bir eylemin içine giriyor. Neden, nasıl oluyor da bu en güzel ve biricik armağandan vazgeçebiliyor bu genç insanlar?
Sunulan yaşam kültürel ve ruhsal olarak yok oluşu dayatırsa; özgür yaşamı yaratma uğruna ölüme sevgiyle yürünür ve ölümsüzlüğe doğru ilerlenir. Bu doğru bir inanıştır ve gerçektir. Ortaya çıkan pratik de sonuçları da bunu ortaya koymaktadır.
İnsanın kendi olarak, kendisi gibi, onuruyla yaşamasına fırsat verilmeyecek; toplumu kültürel soykırıma uğratılacak, fiziki olarak her türlü şiddete ve tehdide maruz kalacak, köle bir yaşam dayatılacak, aşağılanacak, eşit ve özgür görülmeyecek, tanınmayacak ve neden bu yol deneniyor denilecek! Yok etmeyi amaçlayan saldırılara karşı direnmekten başka ne yapılabilir ki! Zalimlere, ezenlere karşı ancak her türlü bedel göze alınarak direnilir. Kürtler de, gençleri de şimdi bunu yapıyorlar. Soykırımcı sömürgecilik mazlum Kürt halkını yok etmek istiyor, bu halkın evlatları da yaşamlarını ortaya koyarak varlıklarını koruyup özgürlüklerini sağlamaya çalışıyorlar.
Şehitlikteki resimlere bakarken birine takılıp kaldım. Çok sevdiğim, çok iyi tanıdığım Kürt halkının yetiştireceği nadide insanlardan biriydi. Yakup Nas! Bildiğim, tanıdığım, hitap ettiğim ismiyle Doktor, Doktor Şiyar! Üç yıl kadar bir süre beraber kalmıştık. Birlikte yürümüş, birlikte yorulmuş, birlikte susamış, birlikte acıkmış; aynı havayı solumuş, aynı acıyı ve aynı sevinci birlikte yaşamıştık. 2013 baharında birkaç hafta sonra yine görüşeceğiz diye birbirimizden hatır bile istemeden “serkeftin” diyerek ayrılmıştık, ama ne yazık ki bir daha görüşemedik. Ayrıldıktan sonra yazmayı hiç sevmediği halde 2014 kışında “Sevgili kardeşim, can yoldaşım, seni çok özledim, seni çok seviyorum” diye başladığı mektubu elime geçince sevinçten havalara uçmuştum. Ama 31 Temmuz 2015 tarihinden üç gün sonra aldığım kara haberle de hayatımın en büyük acılarından birini yaşadım. Adana Pozantı’da fedai tarzla emniyet binası basılmış, Şiyar Umut ve yanındaki arkadaşı şehit düşmüştü. Haftalarca gece gündüz gözlerimin önünden gitmedi güler yüzü; “doktor bize saz çalar mısın dediğimizde” hayır anlamındaki “ha ha ha” deyişi… gözlerimi uyku tutmadı. Hala da ismi herhangi bir yerde geçince boğazım düğüm düğüm olur.
Şimdi onu, onun deyimiyle “kısa kısa” da olsa anlatma sorumluluğu omuzlarımda bir yük olarak durmaktadır. Çünkü arkadaştık, yarendik, iç içeydik, kardeş gibiydik ve en önemlisi de yoldaştık; duygularımızı, düşüncelerimizi sürekli birbirimizle paylaşırdık. Dünyadaki en güzel şeyin yoldaşlık olduğunu yaşayan herkes bilir.
Yoldaşlığın insana yüklediği sorumluluklar var. Şehadetinden sonra birlikte kaldığımız arkadaşlar da bana gönderdikleri notlarda doktorla bağlarımızı bildiklerinden dolayı doktoru değerleriyle yaşamam ve anlatmam gerektiğini belirtiyor, bu sorumlulukları yerine getirmem gerektiğini hatırlatıyorlardı. Kaç defa yazmak istedim, ama yapamadım, yazamadım.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişinin önderlerinden olan Kemal Pir şehit düştüğünde babası cenazesini almaya gidip onu tabutta görünce şöyle demiş: Kemal, Kemal sen bu dünyalara sığmazdın, o dört tahtanın arasına seni nasıl sığdırdılar! Ben de hep doktoru tarif edecek kelimelerin olmadığına inandım. Çünkü onu kelimelere sığdırmak mümkün değil diye düşündüm. Kelimelerin yoldaşımı anlatmaya yeteceğine inanmadım, ama sonradan düşündüm de söz konusu doktor olunca en kötü kelimeyi de kullansam doktorun, saflığı, dürüstlüğü, kişiliği, altın kalbi ve ruhu onu güzelleştirecektir. Belki sadece bir parçasını anlatırım, ama anlatmak boynumun borcu. Hem de sesimi duyurabileceğim herkese anlatmak! Çünkü insanlar çaresizliğe düştüklerinde, moralsiz olduklarında, zora düştüklerinde, kötülük dört bir yanlarını sardığında ve hiç iyi değerin kalmadığını düşündüklerinde, ne yapacaklarını bilemez durumda olduklarında bu dünyada doktor gibi muhteşem insanların da var olduğunu, özgür ve güzel bir yaşam yaratmak için canlarını verdiklerini öğrenmeleri gerekirdi.
İlke insanıydı yanlışın karşısında dururdu, ama yaşamında ve ilişkilerinde de doğruyu göstermek için gösterilebilecek esnekliği sonuna kadar gösterirdi.
Pamukkale Üniversitesi Anaokulu öğretmenliğini okumuştu, ama gerillada ihtiyaçtan kaynaklı doktor olmuştu. Tam bir entelektüeldi. Her şey hakkında bilgi sahibiydi. Hele o Osmanlıcayı nereden öğrenmişti bilmiyorum. Arapça bir kelimeyle karşılaştığımda ilkin ona sorardım, kelimeyi, kökünü, nereden geldiğini hepsini anlatırdı bana. Tarih ve felsefe konusunda derin bir bilgiye sahipti. Ama bu bilgeliğine rağmen hiçbir zaman insanlara bilgeçlik tasarlamazdı. Yaşamıyla, duruşuyla, konuşmasıyla mütevaziliğin ne olduğunu örneklerdi. Emekçiydi, fedakardı.
Dünya sinemasını, bütün aktör ve aktrisleri tanırdı. Bir keresinde biri hakkında bir iddiaya girmiştik onunla ve kazanan o olmuştu. Esaretin bedeli filmini onlarca defa izlemesine rağmen, yine de izlemekten zevk aldığını söylerdi. Tom Hanks hayranıydı. Saz çalmasını da bilirdi, gitar çalmasını da.
O kadar zaman birlikte yaşamamıza rağmen statüsünden kaynaklı hiçbir zaman nereli olduğunu kimseye söylemedi. Tahminlerde bulunurduk, ama hiçbir zaman tutmamış tahminlerimiz. Deyişleri sevmesinden, yapısından, hümanist yapısından Alevi olduğunu sanıyorduk. Eruh’un, 15 Ağustos 1984 Gerilla Hamlesinin başladığı yerin çocuğuymuş.
Pozantı’da eylem yapması, kendi tercihiymiş. Sanırsam Pozantı’nın tercih edilmesinin nedeni çocuklara yapılan istismardı. Onun için bıraktığı görüntünün son kısmında şunları diyor: Süreç daha kötüye de gidebilir, daha kızgınlaşabilir. Bunun bilincinde olarak da, bunun yoğunlaşmasını her zaman taşıyarak da Kuzeye, kuzey pratiğine dönük yoğunlaşmalarımız her zaman kendini koruyor. Her zaman buna dönük yoğunlaşmalarım olmuştur, vardır, devam da ediyor. Herhangi bir durumda her zaman için her türlü koşulda hazırlığım da var, onun yoğunlaşmasını her zaman yapmışımdır da.
Anlatmama yetmedi yazılanlar, ama seni anlatacağımı hiç düşünmemiştim.


Rohat Baran