Savaşı AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik başlattı. Henüz Sakine, Fidan ve Leyla’nın cansız bedenleri soğumadan, Çelik, “iç infaz” diyerek, “medya meydan savaşının” düğmesine bastı. Onu Başbakan izledi. Ve ardından AKP yanlısı medya, bütün gücüyle “PKK’nin iç infazı” yalanını yaymaya başladı.
Eğer AKP cenahı, kendi kafasındaki “muhtemel şüpheli”yi açıklamak yerine, “bu cinayet, başlatılan İmralı görüşmelerine karşı işlenmiştir” demekle yetinseydi, başkalarını bilmem ama ben, kafamdaki “muhtemel şüpheli”yi açıklama gereği bile duymazdım. Benim ve pek çok demokrat insanın kafasındaki “muhtemel şüpheli”nin Türk derin devleti, ya da onu kullanan başka devletlerin istihbarat örgütleri olduğu çok açık. Ama ne AKP’nin elinde, ne de bizim elimizde, kendi kafamızdaki “muhtemel şüpheli” hakkında, onu “teşhis etmemize ve teşhir etmemize” imkan veren somut delil yok.
Yok ama, böyle “deliller” olmadığı halde, Çelik, Erdoğan ve onların medyası, “dört günlük medya meydan savaşını” başlattı.
“Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” demişler. Ve bizler de bu “meydan savaşına” katıldık.
“AKP yanlısı medya siperlerinden” açılan yaylım ateşi, aslında, yalnız “kuru sıkıydı”. En fazlası ise “dom dom kurşunu” değil de, “saçma” atıyordu: Örneğin bu “saçmalar” çoktan PKK tarihinde kalmış, kimisiyle ilgili özeleştiri yapılmış kimisi, Türk devletinin “iftihar ettiği kahraman ajanlarla” ilgili “infazlar” hakkında yalan yanlış iddialardan başka bir şey değildi.
Biz ise, kafamızda oluşan “şüpheleri” “olgulara” dayandırıyorduk. ABD Büyükelçisi’nin “suikast tekliflerinden”, devletin “suikast projelerinden”, Baransu’nun “kozmik odalardan” elde ettiği bilgilerle yaptığı “kırk PKK liderini öldürün, PKK bitsin” açıklamalarından, Başbakan’ın daha kanı yerde kuramamış insanlar hakkında “onlar teröristti, biz istedik Fransa vermedi, Fransa devlet başkanı onlarla sürekli görüştü” sözlerinden, daha başka olgulardan söz ettik. Ve dedik ki, “madem bu kadar telaş içinde yalan üstüne yalan atıyorsun, o halde sen baş şüphelisin…”
Meydan savaşının sonucu ne oldu?
Bunu anlamak için, AKP yanlısı medyanın “Amiral Gemisinin” 1. Mevki kamarasında olmasa da, “güverte yolcularından”, Yağmur Atsız’a bir göz atalım. Yağmur Atsız dördüncü günde şöyle yazdı:
“AK Parti Başkan vekili sayın Hüseyin Çelik’in daha Fransız hükümetinden bile ses sada çıkmamışken vardığı kesin sonuçlardan da alelade bir yurttaş olarak ziyadesiyle rahatsız ve tedirgin olduğumu eklemeden geçemeyeceğim.”
“Dört günlük medya meydan savaşında” Yağmur Atsız’ın bu sözleri, aslında, avuç içi büyüklüğündeki bir “beyaz mendil”in “medya siperinden” uzatılarak yapılmış bir “ateşkes” talebidir.
Ama “çarşaf büyüklüğündeki beyaz bayrak”, AKP yanlısı medyanın “Amiral Gemisi”nin “Kaptan Köşkünden” yükseltildi. Fehmi Koru dünkü makalesinde Paris katliamıyla İmralı sürecini bozmak isteyenlerin amaçlarına ulaşamadıklarını belirttikten sonra şöyle yazdı:
“Özellikle de BDP’li politikacıların sayesinde… BDP’liler hayli zamandır ilk defa sadece bir kesimin hassasiyetini düşünerek değil, bütün insanlarımızın hislerini okşayarak, ucuz politika yapmak yerine ülke çıkarlarını düşünerek ve başlamış sürece sahici sahip çıkarak yaklaştılar olaya…”
İşte bu sözler, “dört gün süren medya meydan savaşında” yapılmış bir “barış” çağrısıdır.
O halde, şimdi dört gün önceye dönebiliriz ve şöyle diyebiliriz:
“Paris’te işlenen cinayet, Türk devleti ve hükümetiyle, İmralı’da Öcalan, Amed’de BDP ve Kandil’de PKK arasında başlayan “müşavere” sürecinin, barış ve çözümü hedefleyen ‘müzakere” sürecine dönüşmesini engellemek isteyen güçlerin sabotajıdır. Failler ortaya çıkarılsın. Onların amacı, Kürt halkını İmralı sürecinden kopartmak ve Öcalan’ı, BDP’yi, PKK’yi halk desteğinden mahrum etmektir. En temiz ‘intikam’ İmralı sürecini milyonların eylemleriyle desteklemektir…”
Giderek Çelik söylemiyle bu cinayetin yükünün altında kalacağını anlayan AKP yanlısı medyada “sağduyu” üstün gelmeye başlamıştır.
Ve ilan edilen savaştan kaçanın zafer kazandığı görülmemiştir…İşte böyle…
Dört günlük medya savaşı ve yeniden başa dönmek
9 Ocak günü Paris’te üç PKK’li kadının hunharca katledilmesinden bu yana dört gün geride kaldı. Bu dört gün bir yandan Türkiye’de, Kürdistan’ın bütün parçalarında ve nerede bir Kürt varsa, dünyanın o yerinde büyük tepkilere tanıklık etti, bir yandan da, tam dört gün boyunca, bir “medya meydan savaşı” yaşandı.