Gözünüzün bağını açın ne olur biraz!
Hatırlama kolaylığı olsun diye sondan başa doğru gidelim: AKP Devleti, Uludere (Qilaban) de öldürülen “Kürt kaçakçılara” para vermeyi kabul etti mi etmedi mi? Ettii! Peki, Van(Wan)-Özalp’da 33 “Kürt kaçakçısının” öldürülmesinden sonra devlet mağdurlara para yardımı yaptı mı? Hayıır!
Ee, aradaki bunca değişimi görmeyen gözler kör değil midir?
Mahkemelerde savunmada kullanılması uygun olmayabilir ama TRT Şeş Kürtçeyi özgürleştirmedi mi? Seçme ders olarak Kürtçe’nin kabulü küçümsenecek bir şey midir? Dili olan herkes ileri geri konuşuyor iyi ama büyük Kürt ozanı Şivan, büyük Kürt siyasetçisi Burkay, Zana ve çoğu Ensarioğlu'nun arkasından sıraya dizilmiş Erdoğan’ın kabulünü bekleyen büyük Kürt müteahitleri “bundan on yıl önce” devlet tarafından hiç bu değere mazhar olmuşlar mıdır? Yanıtımız “Hayır!”
Kim yapmıştır bunca demokratik değişimi? ...
HAYIR …
Bu sorunun arkasından, ironik ifade amacıyla da olsa AKP demeyi ahlaksızlık olarak kendimce adlandırdım ve öyle demeye de kendimce devam edeceğim.
***
Ne AKP Devleti’nin ne de bundan öncekiler ve gelecek sonraki devletlerin “sömürgeci” temellerini kendi isteğiyle dinamitleyebileceğini düşünmek, cehalet, yanılma, aptallık, iyiniyet gibi kavramlarla tanımlanamaz. Kürt direnişi, tarihin gösterdiği bütün benzer direnişlerde de olduğu gibi elbette homojen bir sınıf (ortak çıkar) yapılanması oluşturmaz. Kapitalizm, sömürge halk içerisinden şu veya bu nedenle sömürgeciliğin revize edilerek sürdürülmesine destek verecek yandaşlar arayışını her daim sürdürecektir.
Kürt halkının bağrındaki tek umut, özgürlük için gözü kapalı ölüme gidebilen gerillası başta olmak üzere Kürdistan Özgürlük Savaşı ve bunun yiğit savaşçılarıdır. Kürt halkının çocuklarının küçücük avuçlarıyla taşıdıkları tek umut başta Halk Önderleri Sayın Öcalan; bu mücadelenin siyasal rotasının oluşturan PKK ve elbette sömürgeciliğe karşı mücadelede artık evrensel ölçekli bir model olan HPG’sidir.
Sorun, sadece gözün körlüğü, kulağın sağırlı değildir elbette. Hangi ulusal kökenden olursa olsun, bir parça adalet duygusuna, sıradan bir vicdana sahip olan herkesin tartışmasız kabul edeceği bir gerçek var ortada. Kürt halkının özgürlük direnişi, on binlerce şehidinin üzerinden her gün yeni bir zafere imza atarken, sömürgeci devlet bir yandan sınır tanımaz katliamlarıyla Kürt halkının özgürlük talebinin bütününü yok etmeye çalışırken, diğer yandan sorunun üzerini karatmak, direnişi köreltmek amacıyla birtakım tavizler verdi, veriyor, verecek. En azından son 30 yıldır bu ülkede, sadece Kürt halkının değil, diğer halklar ve sosyal grupların elde edebildikleri bütün demokratik haklarda Kürt Özgürlük Direnişi’nin doğrudan imzası olduğu artık reddedilemez bir gerçekliktir.
Kişi olarak, asgari bir çerçevede politik hedef ortaklığına sahipsem, politikada farklı olduklarımla yan yana yürümekte hiçbir sıkıntı duymam. Benim için bu ortak yürüyüşün ön şartı ortak etik değerlere sahip olup olmadığımız sorunudur. Politik etik olarak aynı zeminde yer alamadıklarımla yan yana gelmemek için büyük özen gösterdim. Ve bugün Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne bütün duygularımla yakınlığımı sürdürebiliyorsam eğer, bu beceri, benim gücümden değil, onların bu etik duruşu korumada gösterdikleri tutarlılıktan dolayıdır.
***
Ulusal sorunun çözüm yöntemini tek biçime indirgemek elbette mümkün değildir. Açık söylemek gerekir, dört parçanın bütününden oluşan “birleşik-bağımsız demokratik Kürdistan” benim bugün de kişisel düşüncelerimde önceliğe sahiptir. Bir Marksist olarak “birleşmenin” önemini reddetmemekle birlikte, çağımız uluslararası ilişkilerinin de dayattığı-daralttığı olanak sınırları nedeniyle, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin ana damarının devrimci-demokratik istemlerinin bir formülasyonu olarak sunduğu Demokratik Özerklik, “kendi kaderini tayin hakkını da” içererek benim de yanında yer aldığım, desteklediğim bir çözüm istemi olmuştur.
Ama böylesi bir birlikte yaşam isteğinin bile sömürgeci-kapitalist AKP Devleti’nin sürdürmekte olduğu Kemalist geleneksel ulus-devletçi politikalarla gerçekleşemeyeceği açıkça su yüzüne çıkmıştır. Aynı zamanda, Irak’ta, Suriye’de, İran’da ve elbette Türkiye’de Kürt halkının özgürlük savaşının ulaştığı düzey, biçimi nasıl olursa olsun, dört parçanın mücadelesini birbirinden koparılamaz olduğu bir noktaya taşımıştır. Ve şu veya bu parçada yeni mevzi kazanmaktan daha da önemli olarak, dönemin en temel görevinin, Kürt halkının dört parçada siyasal birliğinin ve dört parçada ortak mücadele cephesinin oluşturulması olduğunu düşünüyorum. Demokratik Özerklik aslında dünyanın halihazır ilişkileri içerisinden önerilen akla uygun, gerçekleşebilme olasılığı en yüksek çözüm önerisidir. Ama hiçbir çözüm önerisinin Kürt halkının özgürlük talebinin dört parçayı kapsadığını ve bağımsız devlet kurma hakkını da içerdiğini unutmamak gerekir.
Dört parçada AKP’ler ve ortak çözüm zorunluluğu