Gökkubbe altındaki son günü olduğunu nereden bilsin? Düşüncede kuşkucuyken, yaşamda ise insanlara güvenmekte. Bu yüzden başına gelecekleri aklının ucundan geçirmiyordu. Hikmet’e erenlerin çoğunluğu doğal nedenlerle ölmemişlerdi. Bunun ilk örneklerinden biri de birazdan gerçekleşecek ve artarak devam edecekti.

Çağ, yeni bir hanedanlığı doğurmuş, Abbasilerin kurumsallaşma demleridir. Halife Mansur’un tehdit olarak gördüğü ve öfkelenip kinlendiği Bilge’nin katli için Basra valisi Süfyan B. Muallebî’ye ferman verir. Ölümü gerçekleştirmek için kandırıp misafirmişçesine evine davet eder. Bilge eve girer ama bir daha çıkamaz. Boğulup, nefessiz bırakılırken hançer darbeleriyle vücudu delik deşik edilir. Hunharca katledilmenin ardından bedeni parçalanır. Evde bulunan harlanmış tandırda yakılarak kül edilir.
Asırlar geçti. Katillerin adı sadece kara leke olarak anılırken; Bilge’nin azameti evrensel boyutlara ulaşıp, kalemindeki nur parçalarıyla yaşamaya devam etmekte! Değindiğimiz insan, Bado’nun (Beydeba) oğlu Rojbîn’dir… Bado İrani halklardandır. Abbasiler döneminde tahsildarlık yapmaktadır. Bir iftiraya kurban gider. Para çaldığı iddiasıyla yoğun işkencelere tabi tutulur. Neticesinde kalem tutan ellerini kullanamaz hale gelir. Babasının sakatlanan ellerine istinaden Rojbîn, İbn-i Mukaffa olarak anıla geldi.
İbn-i Mukaffa, Maniciydi. Tam da “katli vacip” fermanını vermiş Halife Mansur zamanında İslamiyeti kabul eder. Fakat kendisinden hep şüphelenilmiştir. Zira ‘Zend’e inananların İslamiyet’e geçmeleri sıkça yaşanıyordu. Zaten aydınlanmayı tetikleyenlerin başında böylesi Hikmet erleri gelmekteydi.
Abbasilerle birlikte Bağdat başkent olmuştu. Bu yıllarda Zerdeştliğin etkisi oldukça yaygındı. Aryenik kültürel zenginlik ve gelenekler Arapça’ya çevrilirken, büyük bir birikime yol açtı. Elbette diğer kültürler de beslemekteydi. Manicilik de bununla paralel seyretmekteydi. Yüzyılların bilgelik değerleri Arapça’da ses veriyordu. Yeni katılım ve toplumların yaşam tarzları Araplara uymadığından, ‘Zend’e inananlardan türetilen ‘Zındık’ (Zendik) yaftasıyla suçlanmaktan geri durmuyorlardı. İbn-i Mukaffa’nın kalben İslamiyet’e geçmediği kanısını taşıyan çokçaydı. Asrın ulemasının, “İslama inandığını herkese ilan etsin” dayatmasına karşılık, Mani üzerine zemzeme yaptığı rivayet edilir (Zemzeme, Zerdeştlikte yapılan bir terennümdür). Neden böyle yaptığı sorulduğunda, “Hiç olmazsa dinsiz kalmayayım” yanıtını vermesi, Manicilikten ayrılmadığına yorumlanır. Aslında bu durum yazdığı kitaplarda da barizdi. Ama önce bildiğimiz kadarıyla hayatını anlatmaya devam edelim.
İlk eğitimini babası Bado’dan alan İbn-i Mukaffa, Halife Mansur’un amcası İsa b. Abdullah’a katiplik yapıyordu. Dostuna dosttu. Emevi Hanedanı yıkılıp, onlarla ilişkide bulunan herkesin kılıçtan geçirilmesi buyrulmuştu. Yakın dostlarından, hemşehrisi Abdülhamid de, son Emevi hükümdarı Mervani’nin katibiydi. Dostunun hayatını kurtarmak için canını ortaya koyup, “Ben Abdülhamit’im!” demesi takdire şayandır. O an hayatını kurtarmayı başarmıştı. Abdülhamit de Arap edebiyatına katkıları olan ve yeni bir tarz yaratmış biriydi…
İsa b. Abdullah, Halife Manzur’a karşı ayaklanmış, ama yenilmişti. Halife, amcasını affetmişti. Fakat amca oğulları tamamen affetmesini isteyerek, Amanname vermesini talep ettiler. Sonraki cezalandırmaları ortadan kaldıracak bir vesika olması önemliydi. Amanname’nin içeriğini İbn-i Mukaffa kusursuzca hazırladı ve nihayetinde, Mansur büyük bir öfkeyle imzalamak zorunda kaldı. Ardından hedef haline gelen, İbn-i Mukaffa oldu. “Katli vaciptir” buyruğunu yerine getirmesi için, Basra Valisini görevlendirmişti…
Bugün Doğu’nun zengin külliyatının bir kısmının Batı edebiyatında yankı bulması, İbn-i Mukaffa’nın eseridir. Kimilerine değinecek olursak; ilk karşımıza çıkan “Kelile ve Dimne” olacaktır. En az 40 dile çevrilmiştir. Kitabın başarı kazanması, İbn-i Mukaffa’nın yaratıcılığından kaynaklanır. Zira orjinali Hint kökenli olan bu kitabı çevirmeye koyulduğunda, yerel unsurları ayıklayarak herkesin anlayabileceği bir muhtevaya dönüştürmüştü. İnsan ilişkilerini betimleyen ve yüzyıllara meydan okuyan en önemli Doğu kaynaklarından olageldi. Doğuda meseller, nasihatler, hikayelerle anlatılır. Hikayelerin işlenmesindeki yetkinlik göz kamaştırıcıdır. Bu yüzden Batı edebiyatında derin izler bıraktı. La Fontaine da fabllarını bundan esinlenerek yazmıştı.
Birunî, uyarlanıp adeta yeniden yazılan “Kelile ve Dimne”nin mukaddimasının, direkt İbn-i Mukaffa tarafından uydurulduğunu yazar. Bizler de Rojbîn’in özgür düşüncesini Mukaddima’sından öğreniriz. Şöyle der; “Ben tabibim. Tıp kitapları okudum. Fakat burada bana hangi dinin doğru olduğunu gösteren olmadı. Sonradan dini kitapları aradım, uğraştım. Bunlar arasında farklar gördüm. Kimisi babasından aldığı dini seviyor, bazıları (Fars-Kürt) korkularından din kabul ediyorlar. Bir başka taife, dünyevi garez için din kabul ediyor ve herkes öteki dine sövüyor. Hakiki dini bulmak için muhtelif dinlerin büyükleriyle konuştum. Fakat bunlar arasında taassubsuz konuşanı görmedim. Bunların iddiaları hayali şeylerdir. Akıllı olan, buna inanmaz. Fakat yine tereddüt ettim. Acaba bu doğru mudur, dedim. Yani çalmamak, nefsi öldürmemek, işkence etmemek vesaire gibi esasları kabul ettim…” Devamla, “Her din kendisinin hak olduğunu iddia ediyor. Bunları bir tarafa bırakalım, asıl ruhun güzelleştirilmesine bakalım” der.
Bilge bu söylemiyle Gnostizme göre, dünya üzerinde bedende insanın ilahi kısmının tutsak olduğu savlanır. İlahi kısım cevherine dönmenin zaruretine hisseder. Ruhun özüne dönüş, elbette İnsan-ı Kamil’e ulaşmayla ilintilenir. Bunun kökeni de Zerdüştlükteki insan-ı evvel veya Gayumerd’den gelir. Arap düşünce sistematiğine katkılarından biri böyle olmuştur.
Yine Mukaddima’da, kuduran deveden kaçan birinin kuyuya sığınmasını tefsir eden bir hikaye vardır. Can havliyle kuyuya girip çalıya tutunan adam, kuyunun dibinde ağzını açan bir canavarın düşmesini beklediğini görür. Ayağını yerleştirdiği nişte dört zehirli yılan vardır ve onu ısırmak için hareketlenirler. Bu tablo karşısında umutsuzca kuyunun dışına baktığında ise tutunduğu çalının biri siyah, diğeri beyaz iki farenin kökünden kemirdiğini görür. Çaresiz bir şekildedir. Son ümit kırıntısı yok olmuştur. Yanı başında bal peteği gözüne çarpar. O vaziyetteyken balı yalamaya başlar… İbn-i Mukaffa anlattığı bu hikayede, kuyunun dibindeki canavarı ölüm ile özdeşleştirir. Dört zehirli yılan da bizi zehirleyen dört ihtirasımızdır. Beyaz farenin gündüze, siyahın da geceye tekabül ettiğini belirtir. Fakat insanın tüm bunları unutup düşüncesizce balı yalamaya çalışmasına hayret etmiştir. İşte bu meseli Tolstoy da bir hikayesinde olduğu gibi kullanır. Rojbîn’in sesi Tolstoy’da yankı bulmuştur!
İbn-i Mukaffa’nın Kelile ve Dimne dışında bize ulaşan çeviri ve telif eserlerin isimleri şöyledir:
HUDANAME: Sasanilerin resmi tarihini ihtiva eden bir eserdir. Arapların, Sasani tarihi hakkında haberdar oldukları en temel kitaplardandır. Çok sonradan Firdevsi farklı bir uyarlamaya “Şehname”yi yazacaktı. Peykername; İsfendiyar ve Rüstem’in savaşını anlatır. Bu eser ne yazık ki kayıptır. Bu başka kayıp eser de; Sekireranname’dir.
Ayinname, Taç, Mazdekname ve Risale-i Tansar diğer bildiklerimizdir. Yine nasihatname içeriğindeki Enderznamleri mevcut. Bunlar güzel ahlakı telkin eden kitaplardır. Rojbîn’in eserlerinin kimisini küçük parçalardan biliyorken, kimisini de başka kitaplardan bulabiliyoruz. Örneğin; Mazdekname’nin içeriğini Nizam’ül Mülk’ün ‘Siyasetname’sinden biliyoruz. Nizam’ül Mülk, İbn-i Mukaffa’nın çevirisini kullanmıştır.
Bilinmeyenleri de çokçadır. Tıpkı fiziki olarak ‘imha’ edildiği gibi kitapları da imha edilmişti. Ortadoğu’nun zengin kültürel değerlerinin birbiriyle buluşması, karışması, nitelik kazanması ve çok kültürlü çiçek bahçesine dönüşme yönündeki bilgeliği tartışılmazdır. Farklı etnik yapı ve kültürler içerisinde şekillenen münevverlerin çok dilliliğe sahip olup, dönemin egemen dili Arapçaya akıttıkları bilgi ışığı tüm kültürlerin ortak zenginliğine tekabül ettiğini belirtmek yanılgı olmayacaktır. Hint, Fars, Kürt, Süryani, Ermeni, Grek, Arap vd. toplumsal yapılanmaların yeni şekillenmeyle paralel seyreden Ortadoğu aydınlanmasının kültürel patlamasını doğurdular.
Ne yazık, böylesi cevherin olduğu coğrafyada, iktidar erklerinin tehdit gördüğü Hikmet erenlerini katletmekten geri durmadılar.
Dostluğa, ölümü göze alacak cihette değer biçen İbn-i Mukaffa, genel ahlaki kuralları esas alan yapısıyla, “Çalmamak, öldürmemek, işkence etmemek ve iyilik yapmak” şiarını yaşamsallaştırmaya çabalarken, tüm bu kötülüklere maruz kalması tarihin kara lekesi olmuştur.
Rojbîn çalmamıştı ama eserlerinden çalanlar çokçaydı. İşkence etmemiş, işkence görmüştü. Öldürmemişti ama vahşice katledildi. Hep iyilik yaptı. Reva görülen kötülüktü! Onda ahlaklı yaşam olmazsa olmazdı. Lakin muktedirlerin ahlaksızlığı iktidarın doğasından geliyordu. Herşeye rağmen Doğu’nun Bilge insanını şükranla yad ederken, zamanın akışında kaybolan-kaybedilen eserlerine hayıflanmadan edemiyor insan. İyisi mi, hemen “Kelile ve Dimne”yi edinip okumaya, Bilge Rojbîn ile buluşmaya çıkalım…

Kaynakça:

1) “Doğu Mitolojisinin Edebiyata Etkisi” Prof. Dr. Hellmut Ritter, Ayrıntı Yay., 2011
2) İslamın Mistik Boyutları, Annemarie Schimmel, Kabalcı, 2012
3) Kelile ve Dimne, Yaba Edebiyat Yay.