"En zorba hapishane, insanın
kendi kafası içinde kurduğu hapishanedir."
Şeyh Bedrettin
"Yık duvarları/ Yık duvarları çocuk/ Yazılı yazısız kuralları/ Yasalar bozulmak için yapılır/ yap boz/ boz yap/ yık parçala dağıt/ kendi doğrunu bulana değin/ mihenk taşı kalbinde gizli/ göklerde arama çocuk."
Şiirinde Ozan Adil Okay, her türden engelleri, yasaklamaları, duvarları yıkarak ortadan kaldırabileceğimizi arı sözlerle dile getirir.
Farkında mıyız, nedir duvar? Bizler için ne ifade eder? Belki yüzeysel ifadelerle gözardı etmişizdir anlamadan, bilince çıkarmadan. Ne vakit ki ufuk çizgisinin yasak edildiği, küçücük gök mavisine mahkum olunduğunda, derinlemesine, daha bir yakıcı hale gelir duvar ve duvarlar...
"Han Duvarları" değil, zindanın ilenç beton duvarlarıdır sınırlayan, esir alan! Zindanın zulmeti duvarlarla çevrilidir. Çürütülmek için tıkılır içine canlar, kapanır ağır demir kapılar!.. Yalıtılmak, yok edilmek, kısılmak istenir çığlıklar. Niyetleri bu! "Toplum mühendisliği" ile kimileyin başarı da sağlarlar. Düşer, yok olur bazıları. Lakin akıntının karşısında yüzenler bozar emellerini. İradeye kesilen yüreklerdir boşa çıkaran... Çığlık olup sağırları kaldırırlar ayağa...
Taş ve duvar da çürür! Yeter ki, "mihenk taşı kalbinde gizli" diyen ozanın işaret ettiği özü duyumsayalım... Güvenelim, kararlaşalım...
Yatmayan bilemez, ayırdına varmaz zindanın. Belki de bir imgedir, alegorik bir çerçeve oluşturur yaşamda. Dam'da, kuşatılmış duvarlarla çevrelenenler yakıcılığını tüm hücrelerinde hissederler oysa. Yıllar ömürden gider. Kabullenmek olmaz yazgıyı! On beş yıldır bireysel öyküde yatılmaktaysa ve serde müebbet yazılmışsa, yıkılan insan değil duvar olmalıdır!..
Her yan duvar, her yan zindan! Zihni duvarların yanında taş binalar mantar misali bitmekte. Alfabenin harflerine ithafen envai çeşit beton yığınlarıyla dolmakta coğrafya. Her zindan benden genç... Gençliğimizi heba etmeye kast eden...
Yıkılası duvarlar, gözden ıraklığı zamanla gönülden ıraklığa alıştırır, duyarlı olacak yürekleri. Dışarıda, bölük pörçük hatırlanan anılarda bir film şeridine dönüşür, içeride yatanlar. Yaşanmışlıklar "mazide hoş bir seda" olarak yad edilir. Bazen de dost sofralarında meze niyetine efkar olur "eksik" olan. Ama hepsi o! Törpülenen duyarlılıklar lakayıt davranışa dönüşür. Oysa nisyanın cümlesine "tilili" çekmiştir içerideki. Eyvallahı yoktur, belleksizliğe! Direngenlikle bileylenir esarette. Alıştırmaya alışmayanlardır onlar. "Vardık, varız, var olacağız" mottosuyla, kendisine biçilen kaftanı parçalamaya azmetmiştir; nereden, nasıl gelirse gelsin yıkılmayacaktır, diz çökmeyecektir betona! Ne fayda? Duvarların yuttuğu, metabolize edip posa niyetine çıkardığı kişilikler de vardır. Anton Çehov, "Kendini yalnız hisseden kimse için her yer çöldür" der. Hissetmemelisin yalnız kendini!
Yalnızlaşan yok olur. Asla unutulmamalıdır: İnançsızlaşmayacaksın! Duyulmasa, yanıbaşında göremesen bile, bir başka toplumsal zaman akışında ufkun ardını görmeye çalışanlar vardır. Bir değil, aynı yolda milyonlarca yüreğin çarptığının bilincinde olmak, insanı yücelten, yengiye götüren güç olur, biline... Şüphe yok, en çirkin ve çıplak zorun göründüğü mekan zindandır.
Duvar neyi çağrıştırır? Duvarların nişlerinde genel bir bakışla kökene ulaşmada fayda vardır. Her şeyin başı metamorfozdadır. Çünkü: Dünya henüz bir atmosferle sarılmamıştı. Solunacak oksijen yoktu yeryüzünde. Üç buçuk milyar yıl önceydi. İnorganik maddelerden organik maddelerin oluşma evresindeyiz. Evrimin önemli olaylarından biri cereyan etmek üzere. Bu olay günümüz canlıları ve insanın dibacesine tekabül eder. Hücre oluşmakta! Oluşumu için zar yani duvar örmüştür çevresinde. Oksijen üreten fotosentez mekanizmasını doğurdu süreç. Fotosentezin bir ürünü de oksijendi.
Atmosferde biriken oksijen, yeni bir biyolojik uyum döngüsünü tetikledi. Oksijeni metabolizmalarında etkin kullanmayla daha fazla enerji üretebilen hücreler çıktı ortaya. Hücreler zarlarla korundu, duvarlarla pusatlandı ve yığıldıkça duvarlar kompleks hale geldi. Tek hücrelerden çok hücrelere sarmal, evrimsel gelişimle bugünlere ulaştı. Canlılar yaşar kalmak için duvarlara gereksiniyordu. Ve böylece insanlaşmaya doğru gidildi.
"Özgürlük efendisizdir" demiş Epikür. Efendisizliğin olduğu doğal toplum sürecinde, insanlaşmanın müphem gelişiminde, olanda hazır duvarlardı mağara. Olmayanda da eğreti duvarlar yaptılar kovuk niyetine. Korunma, barınma mekanları oldu duvarlar. Çağlar aktı. Yetkinleşiyordu insan. Neolitik devrimi yaptı, kadın eliyle. Köyler oluşturdular duvarlardan. Ortak yaşar, paylaşır, birlikte tüketirdi anaerkil yaşayışta. Güven veriyordu duvar. Sonrasında çekirdek aileler... Nihayeti de kadının boyunduruğa sokulmasıydı. Adım adım geliştiriliyordu eşitsizlik. Efendisizlik efendiliğe dönüşmüştü. Yok olmuştu özgürlük! Efendilerin hükmünün icrasında güvenlik adı altında özgürlükleri gitti insanların. Duvar da metamorfoza uğradı! Fiziksel engellerin yanında mazlum ve madunlara karşı silaha döndü duvar. İktidar erklerinin toplumu görünen ve görünmeyen duvarlarla kuşatmaları olağandan sayıldı.
Duvarlar belli mecralarda boy attı. Zihinlerde inşa edilen setler de serencamı oldu yapılanların. Durulmaz, habire engellemekte ufku. Farkında olunmaz amacın. Nitekim örüldükçe, esaretin cisimleşmesine tanıklık eder.
Masumiyetin duvarları nasıl oldu da esaretin gölünde boğuldu? Doğanın ve toplumun bekaretinin yitirilmesinin adı oldu duvar! Tapınak oldu ilkin, sararken etrafını. Yetinilmedi. Daha uzağa yayıldı. Kentler çevrildi surlarla. Daha dediler, güvenlik dediler, ülkelerin etrafını kapladı. Çin Seddi gibi. Her yükselen duvar zulmün eseriydi. Her yön zindana çıkardı artık! Yapıldıkça duvar, yitiklerde kaybedildi insan. Toplumsal ilişkilerde de görünmeyen duvarlardan bölümlenmeler oluşturuluyordu. Ve zamanda anlamsızlaştırıldı yaşamlar. Menzilsiz mesafeler yaratıldı. Çelişkilerden nemalanarak palazlanıyordu sömürgenler. Parçaladıkça köleleştirdi insanlığı. Çelişkilerin derinleşmesini işledi kutsal kitaplar. Yazar Babil Kulesi'ni Ahd-i Atik: Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözü kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, "Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim" dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, "Kendimize bir kent kuralım" dediler. "Göklere bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız."
RAB, insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. "Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek hiçbir engel tanımayacaklar" dedi. "Gelin aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar." Böylece RAB, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente, BABİL adı verildi. (Babil, Tanrı'nın kapısı anlamının dışında, İbranice'de "kargaşa" veya "kaos" anlamlarına da gelir.) Çünkü RAB, bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.
Tanrı, dilden duvarlar ördü insanların içine. Evet, tarih de yazar Ortadoğu'yu. İlk kentlerin, ilk sömürünün çıktığı adrestir. Kadim mitolojileri böyle yer bulur Ahd-i Atik'te. İnsanlar arasında nifak geliştirilerek, "72 dilin konuşulduğu kent" diye anılmış BABİL! "Kargaşa" duvarı ilk orada boy attı. Vücuda gelen de, paylaşan, üreten toplum gerçekliğinin dağıtılması, yok edilmesinin öyküsünü anlatır satır aralarında. Uzaklaştırdı... Yalnızlaştırdı... Parçaladı birliğini, komünalitesini. Düşlerin özleminde tükenen muma döndürdü. Muktedirlerin yaptığı da budur her daim!
Engeller yaratılır. Parçalanır insanlık. Gettolar oluşturulur. Yeter ki sürdürülebilsin iktidarları! Her yolu denemek mübahtır onlar için. Büyük Friedrich, "İstediğiniz gibi düşünün, ancak itaat edin" derken, "Bedava yaşıyoruz bedava" diyen Orhan Veli gibi, düşünmenin bedava olduğu ancak düşüncede kalması gerektiğini vurgular. Aslolan boyun eğmektir sistemlerine! Yapılanların özü de yüzyıllardan bu yana böyledir. İtaat ister, sömürüye endekslidir o.
Bazen çittir, kimi zaman da sınır nişanı. Çağların sancılı akışında fiziksel engeller farklılık gösterir. Kar hırsıyla tutuşan dünya sisteminin parabaz bezirganları, her fırsatı değerlendirmekten çekinmezler. Örneğin İngiltere'de, tarım alanlarının meraya çevrilip etrafının çitlerle çevrilmesi döneminde, yoksulluğa, açlığa, ölüme sürmüşlerdir köylüleri. Topraklarından koparılıp yollara dökülmüşlerdir, naçar... Koyun yününün ticari meta halinde işletilmesine olanak sağlamışlardır böylece. Düşünülmemiş insanlık, çevrelenirken topraklar! Doğa yıkımı, toplum kırımıyla bütünleştirildi. Robotlaşmanın abidesiydi duvarlar. Ayrımlar derinleştikçe uçurumlar yaratılıyordu toplumda. Kararsızlık, umutsuzluk ve teslimiyetle biçimlendirilen beynin sulkusları, adeta doğal set oluşturdu zihniyette.
Her yan duvar! Görünmez çizgiler oluşturuldu. İçerisinde homojen yapı oluşturulmasına koşuldu. Tektekçiliğin geliştirilmesinin adı oldu devlet-ulus! Kente akan kırsal kesimin alt tabakaları oluşturması, ücretli kölelere dönüşmesi hızlandı endüstriyalizmde. Kentsel mekanlar da dönüşüme uğratılacaktı. Emsal olması için, 1850'lerin Paris'ine gitmekte yarar var: III. Napolyon'un Paris kentini yapılandırmak için görevlendirdiği Haussmann'ın yaptığı, sermayenin içine düştüğü sıkıntıyı gidermekti. Geniş caddeler olmalıydı ki, barikat kurmakta zorlansın emekçiler. Bir de ırak olsunlar merkezden, dediler. Yeni biçimlendirilen kentte işçiler, yoksullar şehrin dışına yönlendirildi. Paris'in sınıfsal görüntüsü ayrımlandı böylelikle. Daha önceleri aynı apartmanda yaşamakta olan (burjuvalar üst katta, işçiler ve yoksullar bodrumda!) farklı sınıfın üyeleri, birbirlerinden koparıldı. Yoksullar şehrin dış mahallelerine, çevreye gönderilirken, yoksulların kente dair bilinç kırılımına uğratılması sağlandı. Dolayısıyla yabancılaşma, mekan olgusunda zirveye taşınmış oldu. Bu durum toplumsal mücadelelerde sistemin yedeğine düşmeyi de tetikledi. Hegel, "Bir sarayda bir kulübedekinden başka türlü düşünülür" saptamasını yaparken haklıdır elbet. Sistemleştirilmeye çalışılan bilinç çarpıtmalarında hastalığın kaynağı görülemediğinden yanlış teşhis ve tedaviye maruz kalmıştır ezilenler! Gasp ediliyordu zenginlikler. Güvencesizlikte kontrol altında tutuluyordu toplum.
1795'te Jeremy Benthamin'in modern hapishanelerde uygulanan yakından denetlemeye, gözaltında bulundurmaya, sürekli gözetim altında tutmaya dayalı hapsetme ya da kapatma tekniğine verdiği "panoptikon" adı, Michel Foucault'ta modern iktidarın doğasını açığa çıkarmada metafor olarak kullanılmıştır. Foucault, kontrol toplumunda, panoptikon işleyişindeki iktidar yönteminde, ev içi yaşam alanlarından kamuya açık alanlara, okullardan fabrikalara, kışlalardan tüm devlet kurumlarına dek iktidarın her yerde kendiliğinden işlediğini ifadelendirdiği gibi, verimlilik artışının sağlanmasından sapkın davranışların önüne geçmeye dek istenen pek çok sonucun elde edilmesine olanak sağlatır. Kurtuluş yok panoptikon'dan! Panoptikon duvardır, insanları esir alan. Üstelik bireylerin kendi kendilerinin gözetleyicileri olmalarını, kendi kendilerini denetleyerek bir nevi "özdenetim" kurmalarını sağlar. Modern iktidarın incelmiş uygulamalarının göstergesidir bu! İktidar, "Büyük Birader"dir. Boyuna duvarlar inşa eder, sürdürsün diye sömürüsünü.
Her yerde yükseliyor duvarlar. Görünmez çizgiler bölümler yaşamı. Sürüleştirmeye yöneldiler. Kitle kültürü egemen kılındı. Kültür endüstrisinin nesneleştiriciliğinde yok oldu, eridi gitti, insan denen özne. Böylelikle atomize edilen toplumsal gerçeklikte bioiktidarın şahmerdanı inip inip kalktı, ham madde olarak görülen insanın üzerine. Ezildi, yoğruldu, şekil verildi ve metalaştırılan mamül gözüyle bakıldı çıkan ürüne. Gölge oldu cisimsiz. Duvar yükseldikçe küçüldü insan... Yitiklerde kayboldu ve boğuldu insanlık deryasında. Elias Canetti, "Körleşme" adlı muhteşem romanında, yiten kişiliklerden Profesör Kien'i ana karakter olarak işler. Prof. Kien, "sırça köşkünü" evini özel kütüphaneye dönüştürerek oluşturur. Kitaptır dünyası. Sinologtur Kien. İçinden geldiği ama yok saydığı bir dünyada salt kendi kafasının içine ve kendi evinin dört duvarı arasına kapanır. Elde ettiği bilgi dağarcığıyla var olabileceğine inanır. Yazgısı yıkım olmuştur. Romanın alegorik işleyişinde monolog çerçevesine hapsolmuş bir aydın tiplemesinin, ne dünyada kötülüğün kök salmasını ne de kötülüğün kendi sırça köşküne kadar el uzatmasını engelleyebileceğini trajik bir biçimde ortaya koyacaktır. Tüm dünyası kafasının içindedir; ama gerçek dünyası olmadığından paramparça olur tüm duvarları... Duvarlar korumaz sessiz çoğunluğu. Parçalandıkça, kopuldukça gerçeklikten, bioiktidarın bahçesine gübre olur insan!
Peki ne yapmalı? Nasıl durulmalı duvara karşı? İlk önce inadına başkaldırmalı, inadına öfke duymalı duvarlara... Bitmiyor hiç beklemekle. Halen örümcek ağıyla hareketsizleştirilmiş toplum. Sınırlara, insanlara yönelik yükseltilmekte duvar. Berlin duvarını simgeleştirenler görmez ülkelerinin sınırında Meksika'yı çevreleyen duvarları. Görmezler Filistin'i hapishaneye çeviren duvarları. Hiç görmediler, parçalara ayrılan, dört sınırla bölümlenen kadim Kürdistan'ı...
Her yer duvar, her yer zindan! Kendilerine duvarlarla yalıtılmış zenginlik vahaları da oluşturmaktan çekinmiyor muktedirler. Akan yaşam canıdır oysa. Canı kurutup can eylerler vampirler...
Görmez, duymaz, bilmez kılarlar toplumu. Belleksizleştirirler bu yüzden. Belleksizleştirme, dikensiz gül bahçesi yaratmadır kendilerine. Bunun için de tüm olanaklarını seferber ederler. Akıl tutulmasını kurumlaştırırlar. Televizyon, radyo, internet, gazeteler zorun yanında hep hizmete koşulur bioiktidara. Kontrol etmek uğruna "toplum mühendisliğine" soyarlar piyonlarını.
Duvarlar içimizde ve dışımızda! Dur demek, "artık yeter" demek duvarlara, olanca avazımızla... "Duvarlar yıkılacak!" demeye koyulmalı. "Yeter ki kararmasın/ sol memenin altındaki cevahir" diye imleyen büyük Ozan'ın, "O duvar/ o duvar/ o duvarlarınız/ vız gelir bize/ vız, vız..." imgelerindeki başkaldırı ruhunu yaşar kılarak karşı durmalıyız duvarlara.
Evet, bu soğuk ve izbe mezbelelerde yatılıyorsa, esaret altında yerle yeksan olacağının umudu ve özlemini harlayarak yatılıyordur. Zulmün kaleleri böylece her şart ve koşul altında yıkılacaktır. Yeter ki düşüncede yenip, harekete geçelim! Bekleyen özgür yaşamdır, duvarların ardında.
*Diyarbakır D Tipi Cezaevi