Nurettin Soysal (Deza Can) hevalin anısına...Fakat betonlaşmanın bedenleri eritmesi ve hastalıklarla boğuşmayı doğurması da mekandan bağımsız değildir. Kimi zaman kronik rahatsızlıklar kemirir içini; kimi zaman da ansızın çekip gidilir bilinmeze. O kadar çok yoldaş var ki!... Dile getirilen her yoldaş, sayısız yoldaşların zindanda ölümsüzlüğe yürüdüklerini hatırlatmaya devam eder bize.
İşte zindanın kahrediciliğinin sonuçlarından biri de, özge can Deza; yani Nurettin Soysal hevalimizi aramızdan almasıydı.
Tam 16 yıl soğuk duvarlar ardında harcı hukuksuzlukla karılan bir sistemin tutsağı oldu. Hiç alakası olmadan, ne olduğunu bilmeden derdest edildi. İstinat edilen suçlamanın mesnetsizliği kahrediciydi herkes için. Sözüm ona 1994 yılında Solhan’ın Şerefdin Dağı eteklerindeki bir köyde eyleme karışmış. Oysa dosyadan da anlaşıldığı üzere, olaydan tam yarım saat sonra Malatya’da öğretmen evinin lokalinde işinin başına dönmüş, eylem yapılan köyden Solhan ilçe merkezine yarım saatten fazla bir sürede ulaşılacağı düşünüldüğünde, Malatya’ya ancak ışınlanmayla varılabileceğini tüm muktedirler elbet biliyordu. Delil ve şahitlere rağmen ömürboyu hapis cezasıyla ailesi ve sevdiklerinden kopardılar O’nu.
Zindana girdiğinde kızı kundakta, oğlu İlhami de yeni yeni ayaklarının üzerinde durmaya başlamıştı. Yıllar geçti. Çocukları genç kız ve delikanlı oldu ama Deza hevalimiz de soğuk ve izbe mezbelenin vücudunda yarattığı kanser illetiyle boğuşmaya başlayacaktı.
Yazdığı bir mektubunda; “Yüzümde, boynumda basit bir şişkinlik olmuş. Bunun için Muş‘tan Amed’e sevk edildim” demişti. Önem vermemişti. Kendi yaratıcı deyimiyle, “tıtık-pıtık nedenlerden ötürü birkaç gün Amed seyahati yaparım” diye eklemişti. Lakin kara haber tez ulaştı yoldaşlarına. O basit şişkinlik, lenf kanseri çıkacaktı. Tüm sevdiklerini derin üzüntülere boğdu. Serde zindanlık olduğundan elden bir şey gelmiyordu ne yazık ki...
Babası Ömer dayı, kimselere sıra vermeden, yaşlı haliyle, belki çekilen acılardan daha fazlasını yüreğinde taşıyarak, günün 24 saati hastahane kapısına çakılıp kalmıştı. Önce görüştürmüyorlardı. “Ola ki görürüm” diye kan ağlayarak bekliyordu Ömer dayı. Doktorlar sayılı günler biçince ancak refakatçi olabilecekti. Yoğun kemoterapi kürleri neticesinde elden ayaktan kesildi. Ömer dayı, bebeklik günlerindeki gibi kucağında taşıyacaktı. O halde bile kelepçelemekten vazgeçmeyeceklerdi. Tüm ailesi ve yoldaşları kan ağlıyordu! En çok da adaletsizlik sonucu girdiği kör zindanın O’nu ölüme sürüklemesine isyan ediyorlardı. Yıkılmışlardı...
Zindana düşene değin İnsanlık Hareketi’ni tanımıyordu. İşinde gücünde, ekmek derdindeydi. Günlerin geçtiği ama yılların geçmediği zaman akışında anlam gücü geliştikçe, sisteme karşı öfkesi daha bir bilenecekti. Zalimi ve zulmü tanıdıkça özgür yaşama olan inancına sarılıyordu. Her daim moral ve coşku kaynağıydı. Kimsenin kalbini kırmamıştı. En zor anlarda dahi güleç yüzüyle espri yumağıydı.
Kara haberini aldığımızda yaşanılan anılar üşüştü benliğimize. Yaşanılan her gününü anlatmak sayfalara sığmaz. Zira çok yönlü, üretken bir yoldaştı. O yüreğindeki sancıların şiirsel ritme döküldüğü imge patlamalarını saymazsak; bir dönem resim yapmaya da merak salmıştı. İlk resimlerini çiziktirdiği bir dönemde, zindanda karşılaşılan ekonomik sıkıntıya çare arayan bir arkadaş, “pere yok, pere lazım” diye söylenirken, gözü Deza hevalin resimlerine takıldı. Kafasında şimşek çakmışçasına Deza hevalin ne kadar “olmaz!” demesine rağmen, sergi açılıp satılmasını dayattıkça dayattı. Elde kalan parayla çerçeveler alınıp hazırlandıktan sonra resimler sergi için Batman’a yollanacaktı. Sonuç hüsrandı. Yanımızdan tahliye olan Batmanlı arkadaşın tüm çabalarına rağmen resimlerin bir teki bile satılmamıştı.
Dışarıdan yazdığı mektupta, “Resimlere para veren yok ama çerçeveleri istiyorsanız, satarız” cevabı gelmişti. Ağız dolusu kahkahalarla çınlamıştı zindan. Zaten kendisi de ressamlığına güvenmediğinden, çerçeve meselesine katılarak gülmüştü. Olan, komündeki son parayı çerçeveye yatıran arkadaşa olmuştu. Arkadaşların “Her odanın lavabosuna Deza hevalin bir resmini asalım” takılmasını, hırs edip zamanla resim sanatında sıçrama yapıp ustalaşmıştı. Bu ustalaşma, en yaşlımız Kekê dedenin çaydanlık kapağı yardımıyla daireler oluşturup, eksantrik portreler yapmasıyla karşılaştırılamayacak ustalıktaydı üstelik.
En çok da oya işlercesine yazdığı şiirler gelir aklıma. Buram buram Şerefdin Zozanı kokardı. Oradaki çobanın kavalından dökülen nağmeleri barındırırdı içinde. Kim bilir ne oldu şiirlerine?..
Ah anılar! Bir de Murat arkadaşın, senin deyiminle “yampiri, Allah’a yan bakan” bakışlarla bulmaca çözmeye kalktığında, yardımını esirgemediğin gelir aklıma. Murat arkadaşın, “şehla bakışlarla yan yan bulmacaya eğilirken okuduğu, “idrarda bir madde” sorusuna, “Tijjj!’ diye verdiği hazırcevaplılık karşısında, Fesih hocamızın sana dönerek, “malzememiz budur, ne yapalım” diye esprili sözüne nail olması unutulmuyor hiç.
Bir başka bulmaca gününde de, Murat, Şexo ve Seydo hevaller sana dönerek, muzipçe “üç harfli bir ünlem” diye sorduklarında; Murat arkadaşa dönmüş, tükürürcesine bir “Tühhh” diye haykırdığında, asumana asılı kaldı kahkahalar. Elbette sıkıntılı zindan atmosferini kırıp, moral aşılamaktı gayesi. Bunu da en iyi Deza heval yapardı..
Ne yazık, kanser illeti bedenine yayılıyordu. Buna rağmen inancını yitirmemişti. Kanserle boğuştuğu demde fırsat veya takat bulup da yazdığı namesinde “Amed’den sıkıldım. Tam iyileştim sayılır. Bir an önce Muş‘a dönmek istiyorum” diye yazdığında dünyalar bizim olmuştu. Sonrasında ise acilen hastaneye kaldırılacaktı.
“Kına kokan Amed akşamlarında” diye başladığı bir sonraki mektubunda ise, “Bana bir şey olmaz, meraklanmayın” dese de, durumun vehameti ortadaydı. “Her an hayatını kaybedeceği, yarını çıkaramayacağı“ söylenince tüm duyarlı yürekler, kamuoyu ayağa kalkacak ve tahliye edilecekti. Televizyonda hastaneden çıkışını izlemiştik. Takatsizliği belliyken, yüzündeki, gözündeki sevinç parıltısı TV ekranını dolduruyordu. Çıkar çıkmaz Şerefdin’in sağaltıcı etkisiyle ölümü yeneceğinden emin olmaya başlamıştık. Arada tedavi için Amed’e de geliyordu. Bu gelişlerin son seferinde Batman’a gitmiş ve oradan 2012 yılbaşısı için kart atıp sevindirmişti beni. Seyahate çıktığına göre iyileşmiştir sanmıştım. Ne yazık, birkaç ay sonra Nisan ortalarında (2012) acı haberi aldık. Tahliyeden 17 ay sonra ab-ı hayat suyunu içmiş, ölümsüzlere karışmıştı.
Zulmetin zulmü Deza’mızı aramızdan almıştı. Tutsak alınmaya karşı direngen ruhuyla “Manevi özgürlüğünü gerçekleştiren bir candı Nurettin heval! Adı onur insanlığın yiğitliğiyle buluştu. Yaşanmışlıkta sözümüz var. Sözümüz baki heval! Özgür yaşamda Şerefdin Zozanı’nın soğuk pınarlarından doya doya su içeceğiz. Yanımızda olmayacağının eksikliğiyle kahrolsak da, asumanda güleç yüzünle bizlere baktığını seziyorum. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.