Okuma ve yazma edimleri arasında diyalektik bir bağ vardır. Bir başına güdük kalır her edim. Okumak dünyaya açılma, zenginleşmeyle eşdeğerdeyken, yazmak ise hedefe varmaktır. Dışa taşmak, bir yere bir ideaya varmaktır yazmak. İç melodinin notalara dökülüp terennüm edilmesidir insanlarca. Okumak! Çok yönlü ve katmanlı okumadan ayrı tutulamaz yazma eylemi. Yaratının niteliğini arttırır çünkü. Fakat bu yazı içerisinde yazmaya cevap bulmaya çalışacağız. Neden, nasıl, niçin ve kim için yazarız?

Ozan Ahmad Shambo, "Dünyanın bütün sözcüklerini elime aldım/ ama dediklerim incir çekirdeğini doldurmadı/ eksikti bir sözcük çünkü/ ÖZGÜRLÜK/ Biz demedik /Siz düşündünüz" derken meramımıza şah damarından çentik atıyor…
Sait Faik'in "Yazmazsam çıldıracağım" dediği noktada nasıl da korkutucu bir cazibeye sahip olduğu açığa çıkar yazmanın. Dolayısıyla bu korkutucu cazibe sarmalar insanı. Prangaya vurulmuş forsa olur kalemin. Nasıl bir şeydir böyle? Alışkanlığın müptelası olunur. Bağımlı kalırsın. Bağımlılık piskopatalojik bir mecraya sürüklenecek düzeyi bağrında taşır elbet. Bundan olsa gerek, kişinin özünü çözümlemesi, yazımsal süreçleri anlamlandırmaya kalkışmalası çokça yapılan bir durumdur. "Neden yazarız" sorusuna her yazar kendi meşrebinde yanıt verir. Algıladığı ve yazdığı oranda öznel yazma serüvenini dışa yöneltir. İçsel yolculuğunun dışa vurumunun en somut örneği olur yazma. Kriteri de yaşam kesitlerinin estetize edilmesi veya hayatın mimesisini dile getirmesiyle rabıtalandırılır. Yaşamdan kopuk ele alınamaz bu edim. Yazarın yaşamla kurduğu gerilimli ilişki sancılı olur. Yazmanın arefesi, yazarın kaos aralığıdır. Fırtınalar kopar iç dünyasında. Aklın darabaları sonuna kadar açık kalır. Beyin paratonelere döner, şimşekleri-yıldırımları kendine çeker habire. Tüm çağrışımlar, uyarımlar şaha kaldırır beyni. Sonrasında uslamlamadan geçen ses, yüreğin süveydasındaki imbikten damıtıldıkça nadide bir cevher olarak muhatabına ulaşmaya çıkar.
Lao Tzu, "Bin millik de olsa her yolculuk tek bir adımla başlar" derken, varolan hazırlık sürecinin ardından atılan ilk adımın sonucu belirleyeceğini bize imler. Dolayısıyla en büyük gerilimli, sancılı, ıstıraplı an yazmadan önceki deme tekabül etmektedir. Vaktaki, yazıya dökülünce sözcükler, çorap söküğü gibi gelir ardından cümleler. Kimi vakit varoluş nedeniyle hemhal olur yazmak! Yaşama anlam katmada bir arayıştır varolma. Aynı zamanda kötülüklere karşı bir direnme edimi olur yazı. Yazma eylemi yaratma erimine nail olmakla özdeşleşir bazen. Bunun için de güçlü bir arınmayı gerçekleştirmek icap eder. İçteki irini akıtıp otamaya koyulursun yazmayla. Ve bu yazdıklarında senden parçalar sızar metne. Dumanlar içerisindeki flu görüşte sis lambası misali yanıp söner metnin satır aralarında. Ol sebepten yaşantılardan kopartamazsın yazımsal etkinliği. Bundan olsa gerek, en merak uyandıran şey, yazarın kalem ile kağıda kustuğu söz dağarının nasıl bir süreçten geçip bize ulaştığı, hep sorulan ilk sual olmaktadır. Dediğimiz gibi herkes kendi meşrebiyle yanıt olur yaratısının sırlarına.
Çiçero, "Söz uçar yazı kalır!" ve ardından, "Yazacağın bir şeyin olmasa bile, olmadığını yaz" derken, çağlar öncesinden yazmanın önemine vurgu yapar. Yine aynı çağlarda yaralı ve kırık kalbiyle yaşam mekanından kopartılıp Karadeniz'e zorunlu sürgüne gönderilen Ovidius, yazdığı "Triesta"da şöyle söylemekte; "Ben dünyanın öteki ucuna sürgün edilmiş muhacir, sözcüklerimle öcümü alacağım. Sözcüklerim ölümsüz hale gelecek, Doğu'dan Batı'ya kadar…" ünlerken bile günümüzde yad edeceğini biliyordu ama sürgün kararını verenler tarihin karanlıklarında yitip gitti. Ozan yazdıklarıyla bizi ışıtmakta oysa!
Milan Kundera'nın yazmaya dönük aforizmaları çokçadır: "Gülünç bir hayal olsa da, kimsenin söylemediğini söylemek, herkesin söylediğinin tersini söylemek anlamına gelir. Demek ki yazmak, tersini söyleme zevkidir, herkese karşı tek başına olma mutluluğu, düşmanlarını kışkırtma ve dostlarını kızdırma zevki. Ama ne yazık ki kitap bitince de beğenilmek ister insan." Gene yazdığı kitap-romanlara değinir. "Roman bir hayat anlayışının sergilenmesi değildir. Daha çok farklı farklı anlayışların karşılaşması, karşılaştırılması ve onların sorunsallaştırılmasıdır. Romancının amacı farklı yaklaşımları yargılamak değildir, açtığı bu yoldan sonuna kadar yürümektir… Elimden geldiği kadar düşüncelerimle eserlerimde boy göstermek benim tarzımdır… Eserler, insanın kendine yönelttiği sorulardan doğar. Bütün öyküler, kişiler ve anekdotlar uzun düşüncelerin sonunda hayat bulur… Roman, Avrupa'da ortaya çıktığından beri hep aynı soruyla uğraşmıştır: Birey nedir, kişi nedir? O, nasıl kavranabilir? Roman tarihi "Benin" yegane aranması çabasıdır. Bu uzun gelişim Proust ve Joyce'de okunabilir" derken, yazımın psikoanalitik kazısını yapar Kundera.
Felsefi boyutunun irdelenmesini de Elias Canetti'ye bırakalım: "Yazar nasıl olur? Yazar güç dediğimiz şeyden kaçınmalıdır. En basit, en aptal veya en kötü insan bile tıpkı en karmaşık, en akıllı ve en iyi insanlar kadar, bu yazarları ilgilendirmeli ve çekmelidir. Var bulunanların çeşitliliğini ve zenginliğini duymak ve kavramak için yerleşmiş sınıflama ve gruplandırma biçimlerinden uzak durmalıdır… Kuşku dolu ve güvenli olmalı… Olaylar coşkuyla alımlanmalı… Çağına takılıp kalan onu aşamaz… Bilinmeyen edebiyatlarla, kültürlerle uğraşmayı gerektirir…"
Nadine Gordimer ise, "Yazarken, bunları kim okuyacak düşünmem bile. Aksi takdirde bir yazarın sonu olur. Yazmasını engelleyecektir. Ya korkmayacaksın veya sineceksin… Yazarın gücü, olayları kafasında canlandırmasında ve kurmasında saklıdır" derken, kendi deneyimini özetler bize.  John Berger, "Biz yazarlar yüreğimizi satarız aslında" belirlemesinde bulunurken, Robert Pinget, "Yazmak dünyayı tanımak, onu dost hale getirmektir" diyerek yüreğin incilerinden gayrı ulaşılan arayışın muhtevasını gösterir bize.
Öyle kolay değildir elbet! "Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan yazma!" diye uyarır Rilke.
"Günümüzde yazar, kendi öz güvenini yitirdi. Ve yazar edebiyatı eğlence ve dinlence seviyesine indirgemiştir. Veya o hep kendini ifade etmeye uğraşır. Her iki durumda da edebiyatın yüzeyselleşmesi gündeme gelir.''
Yazar, inançlarının ve sanatsal yeteneklerinin birliğidir. Birbirinden ayrılmaz bunlar. Yazar yalın davranır, bilgiden hareket etmez. O, hakikati tanır ve bunu doğru biçimde kaleme alır. Goethe der ki: Yetenek doğa gibi davranır. Doğaya çıkışabilir misiniz? (Alexander Soljenitsin) İşte yeri geldiğinde hakikat arayışlarının kaleme dökülmesidir yazma eylemi.
Paul Nizon ise, "Benim için gerçeklik, onu söze dökebildiğim oranda vardır. Yaşam ve yazmak, kelepçe ile birbirine bağlanmış iki mahkum gibi uyum içerisindedir. Yazar kendini yaşayan bir varlık olarak hissettirmek, benimsetmek ve bir yer edinmek için bir kuşun ötmesi gibi büyük şehri karşısında alarak yazar. İnsan kendini kanıtlamalıdır. Saygınlık kazanan biri, toplumun dikkatini çeker ve samimi bir kabul görür." Yazmanın yaşamın gerçekleştirilmesiyle bağlantısını açığa çıkarır söylenenler.
Jorge Luis Borges'te de farklı ses verir yazma: "Ne küçük bir grup, ne büyük bir kitle için yazarım. Yalnızca gerekli olduğunu hissettiğimde yazarım. Konu aramam, onun gibi gelip beni bulmasını beklerim ama geldiğinde geri de çevirebilirim. Gerçekten ısrarcı davranırsa, o zaman başka bir şeye geçebilmek için yazarım" der ve "Ben ileriye doğru yaşamaya çalışırım. Yazacağım şeyi düşünürüm, yazdığımı değil" diye eklemeyi ihmal etmez Borges.
Cengiz Aytmatov, "İyi yazmanın en üst düzeyde gerçeğe bağlı kalmak, ikna edici olmak ve baskı altındaki kitlelerin özgürlüğü için sözcükleri birer silah gibi kullanarak savaşım vermek anlamına geldiğinden kuşku duymuyorum" saptamasını yaparken, Jorge Amado tamamlar onu: "Okumak için, insanlar üzerinde bir etki yaratmak ve böylece acı çeken bir halk için daha iyi bir yaşam görüşü yaratarak, mücadele ve umut bayraklarını yükseğe taşıyarak, ülkenin gerçekliğini değiştirmeye yardımcı olmak için yazıyorum. Bence edebiyat halkın bir silahıdır ve yazar halkının isteklerinin ve kavgalarının sözcüsüdür."
Yazmak, evet! Meşakkatli bir uğraştır aynı zamanda. Sevgiyle yaklaşıp emek sarfetmek gerekir. "Yazmak bir alışkanlıktır. Alışması kolay, bırakması zordur" (Somerset Maugham) bu meretin. Aslolan o alışkanlığı akışkan dile çevirmekte. İçinizde bir derdiniz de olmalı başlamak için. Hesaplaşmanın yöntemidir yazmak. Volkanın patlamadan önceki enerji yoğunluğunun lav olup akmasıdır yazmak. Bu yüzden "Yazmak yıkıcı bir eylemdir!" der A. Rimbaud.
Sartre de sorgular yazmayı: "Niçin yazıyoruz? Herkesin kendine göre bir nedeni var: Şunun için sanat bir kaçıştır, öbürü için ise bir ele geçirme yolu. Ama insan keşişliğe, deliliğe, ölüme de sığınabilir; ele geçirme silahla da yapılabilir. Neden ille de yazmak? Çünkü, yazarların türlü amaçlarının ardında, hepsinde ortaklaşa bulunan, daha derin ve daha anlık bir seçim vardır… Yazmak hem dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak, hem de onu okuyucunun cömertliğinin karşısına görev gibi çıkartmaktır. Yazmak varlığın bütünlüğü için pek gerekli olduğunuzu kabul ettirebilmek üzere başkasının bilincine başvurmaktır… Yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır… Gerçekte yazar çamura batmış, gizli, kullanılması olanaksız özgürlükler için konuştuğunu bilir ve kendi özgürlüğü bile pek öyle katkısız değildir, temizlemesi gerekir onu; bunun için, kendi özgürlüğünü temizlemek üzere de yazar…" dediği nirengi noktasında, "İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm" (A. Camus) söyleminin ete-kemiğe dönüştüğü zindanlardaki özgür ruhların savunularında yazmayla tekmil haksızlıklara karşı durmak önem arz eden bir durumdur. James Baldwin, "Sokağın Dili Olsa" adlı romanında, "Zindan, düşlenmesi olanaksız cehennem" ibaresini söyletirken, ülkemizde sıkça "konuk" kabul edilen mekanların başında geldiğini bilmiyordu elbet. Aksine zindana düşmemek olanaksızdı muhaliflikte. Bu yüzden olanaklı cehennemlerimizin baş uğrak yerlerinden olurdu damlar…
Hapishanede yazmak ekmek-su kadar bir gereklilik olur. Henüz son sözleri söylenmemiş olanların yazıya dökeceği kavgayla bileylenmiş bir yürekleri vardır heybelerinde. Haksızlığa, zulme karşı öfke dolu yüreklerin derdi yazıyla taşmaktır dışarıya, insanlığa. O taşma, harcı hukuksuzlukla karılan soğuk duvarları aşacak yegane güçlerdendir. Buna en güzel örnek Yılmaz Güney'dir belki de; "Cezaevinde ancak yazabilirim. Bir direnme biçimi olarak yazmak, kendimi sürekli biçimde diri tutmak; yani yaşamak. Bütün roman ve hikayelerimi cezaevinde yazdığım düşünülürse, yazma eyleminin anlamı daha iyi anlaşılır diyorum" dediği noktada meramımıza derman olmaktadır.
Yazımsal çalışmaların her biçimi, biçem zenginliğiyle derinleşip yetkinleşmeyi bekliyor zindanın kör karanlığında. Yaralı sözcükler bir bir saçılır hançerlerde ve yazı olup damları parçalamaya yazgılanmıştır. Son sözü Gustavo Aç Bêcquer'e verelim, derman olsun canlara:
"Söylemeyin tükendiğini hazinenizin
Ağızda söz kalmadığını, sustuğunu lirinizin;
Ozanların soyu tükenebilir belki; ama
Şiir hiç susmayacak."
Evet, evet hapishanelerdeki kelam da çağıldayıp akacak özgür yarınlara, yazmak eylemiyle...