ABD Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz günlerde “insan kaçakçılığı” başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda Güney Kürdistan’da bulunan mülteci kamplarında kadın ticareti yapıldığına ilişkin çarpıcı bilgilere yer verildi. 

Raporda, Duhok’ta bulunan Dumiz mülteci kampından (ki bu kampta Rojavalı ve Suriyeli mülteciler bulunuyor) kadınların zorla çıkarılarak güvenlik güçlerinin de içinde yer aldığı şebekeler tarafından fuhuş sektöründe kullanıldıkları belirtildi. 

Sadece asayiş ve askeri yetkililerin değil, bazı bölge yöneticilerinin de bu şebekelerin organizasyonunda yer aldığı şimdiye kadar defalarca gündeme gelmişti.

Söz konusu raporda ayrıca kimi Arap mültecilerin de işsizlik nedeniyle çocuklarını sattıkları, küçük kız çocuklarının da geçici süreyle zorla ve defalarca evlendirildiği kaydedildi. 

Tam bir utanç tablosu, bir yüz karası. Ama artık bir gerçeği de görmek gerekir. ABD raporunda yer alanlar ilk defa dile gelmiyor. Şimdiye kadar birçok kişi bu tür insanlık dışı suçların işlendiğini dile getirdi. Hatta sadece kamplarda da değil, değişik birçok yerde bu tür şebekelerin bir ağ şeklinde örgütlendikleri söyleniyor. Yine bu suçlar sadece Duhok’ta da işlenmiyor. Her tarafa yayılıyor ve her geçen gün toplumu içten içe çürütüyor. 

Peki ne yapılmak isteniyor? Bunun sorumlusu kim ya da kimler? Bu tür organizasyonların üzerine neden gidilmiyor?

Lafı eğip bükmenin hiçbir anlamı yok. Kadın şahsında bir toplum kırım her tarafta yaşatılıyor. Hem de en iğrenç şekilde. Bunu öyle münferit ya da kimi dar organizasyonların, şebekelerin işi olarak da görmemek gerekir. Bu bir sistem perspektifidir. Kof bir ideolojik yaklaşım olarak her tarafta iktidar sahipleri tarafından alenen geliştirilen ve kadın şahsında uygulanan bir toplum kırımdır. 

KDP ya da bir başka sistem içi güç buna karşı durmaz. Durmasını beklemek de kelimenin gerçek anlamıyla gaflettir. Bilakis bu güçler toplumu bu biçimde içten içe çürütüp yozlaştıran uygulamaları bilerek geliştiriyor ve her fırsatta daha da körüklüyorlar. Çünkü erkeğin ‘sonsuz hakimiyeti’ altında gelişen bir sistem kendi sürekliliğini ancak ‘kadın iradesinin yok edilmesi’ üzerinden geliştirebilir. 

Peki bunun zamanlaması, yeri, seçilen kesimler sadece birer tesadüften mi ibaret? Kesinlikle değil. Kürt özgürlük hareketi öncülüğünde Kuzey’de, Rojava’da ve tüm Kürdistan’da kadın öncülüğünde bir devrim gelişiyor. Hem de erkeğin bu geri, yoz, köhne zihniyetine balyoz indire indire gelişiyor. Belki kimileri işin sadece ‘savaşan kadın’ yönünü görüyor ya da görmek istiyor. Ama özünde gerçekleşen yeni bir zihniyet ve toplumsal inşa mücadelesidir. Bunun için karşıt cephede yer alanlar kadını, kadının ayağa kalktığı, öncülük ettiği yerde ve zamanda vuruyor. 

Onun için de bu savaşta “önce kadınları vuruyorlar.”  Tam bir DAİŞ zihniyeti. Ha kadınları şebekeler yoluyla kullanmışsınız, ha köle pazarlarında satıp fuhuş yaptırmışsınız, ne farkı var? Sonuçta yapılan şey aynı. 

Ağalar, beyler, paşalar oturdukları koltuklarında her gün sözüm ona bağımsız Kürdistan sloganları atarken, alttan alta toplumu kadın şahsında hücrelerine kadar parçalıyor, ahlaki yapıyı sınır tanımaz derecede dejenere ediyorlar. Bu şekilde kendi “mutlak iktidarlarına” hiçbir şekilde ses çıkaramayacak, tüm ahlaki değerlerinden koparılmış, soysuz ve köle bir toplum yaratmak istiyorlar. Peki özgürlük bunun neresinde, bağımsızlık bunun neresinde? 

Köle bir toplumun bağımsızlığından söz edilebilir mi?

O açıdan oturup bekleyerek, bu insanlık dışı organizasyonlarda, şebekelerde yer alanlardan hesap sorulmasını ya da bu tür organizasyonların önüne geçilmesini beklemek de beyhudedir. Çünkü bu işin ucu başka yerlere dayanır. Birine dokunsanız domino etkisi yaratacak. 

Bu konuda sadece KDP değil, YNK ve diğer örgütler de sorumludur. Bu tür kirli işlerin içinde yer alsınlar almasınlar, sorumludurlar. Çünkü iktidarın diğer ucunda da onlar vardır ve bu suçlar onların iktidarı altındaki yerlerde yaşanıyor. O açıdan buna sessiz kalmak bile kendi başına suç ortaklığıdır. Kaldı ki, benzer fuhuş olaylarının YNK denetimindeki Süleymaniye’de de yaşandığı toplum içinde sıkça konuşuluyor. O halde kimse temiz değildir. Yapan da, yapılana sessiz kalan da suçludur. 

İşin diğer bir boyutu ise kadın örgütlerinin, kadın siyasetçilerin, kadın hakları savunucularının, aktivistlerin dikkat çekici sessizliğidir. İnanılmaz bir sessizlik içindeler. Oysa en basitinde ABD’nin raporu yayınlandığında kıyameti koparmalıydılar. Fakat maalesef çok cılız çıkan kimi sesler dışında fazla bir tepki gelişmedi. 

Ama şunu unutmamak gerekir. Bu sorun sadece kadınları da ilgilendirmez. Ya da bu sorun sadece güney Kürdistan’ın da sorunu da değildir. Bu hepimizin sorunudur. Erkekler de kadınlar kadar bu tür suçlar karşısında seslerini yükseltmelidirler. Çünkü bu iğrençliğin, bu insanlık suçunun gelişmesi erkeğin sınır tanımayan iktidar hırsından ileri geliyor. Kadını bir nesne, bir alım satım, bir fuhuş malzemesi olarak kullanan erkektir. O halde suçlu da erkektir. Ve eğer, bu işin dışında kalan erkekler gerçekten bu suça ortak olmak istemiyorlarsa en fazla da onlar ses çıkarmalıdır. En fazla da onlar bu çirkefliğin, bu soysuzluğun karşısında durmalıdır. Ve eğer bizler, “kadın bu suç şebekeleri tarafından düşürülüyor’’ diyorsak, bilmeliyiz ki bu sonuç düşmüş, düşürülmüş erkeğin dibe vuruşudur ki, kadını da kendisiyle düşürüyor. 

Düşürülmüş bir toplumda kimse temiz kaldığını iddia edemez. Ancak daha fazla kirlenmek istemiyorsak, hepimiz bu rezil duruma karşı sesimizi daha gür çıkarmak durumundayız.