1 Eylül Dünya Barış Günü'nü yine savaş, ölüm, ırkçılık ve nefretin gölgesinde geçiriyoruz. Dünyada adeta "Üçüncü Dünya Savaşı" yaşanıyor. Dünyanın her tarafında savaşlar ve çatışmalı ortamlar beslenirken, yoksulluk ile ölümler de aynı oranda artıyor. Bu durumu da son zamanlarda en iyi Irak ve Suriye örneklerinde analiz edebiliyoruz.

İnsanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü en kanlı savaş olarak hafızalarda yer edinen 2. Dünya Savaşı'nın başladığı gün olan 1 Eylül 1939'un üzerinden tam 76 yıl geçti. Hitler faşizminin Polonya'yı işgaliyle başlayan bu tarihten sonra 6 yıl süren ve 2 Eylül 1945'te sona eren emperyalist paylaşım savaşında 54 milyon insan hayatını kaybetti. Yine milyonlarca insan sakat, yaralı, aç ve sefil yaşamak zorunda kaldı. Kızıl Ordu'nun direnişi ve Sovyet halkının mücadelesi savaşa son verdi. Kapitalist dünyanın etkisiz kılınarak savaş karşıtı bir bloğa çekilmesi ve dünya halklarının dayanışmasıyla 1945'te Hitler ordularının Moskova önlerinde durdurulmasından ve yenilmesinden sonra insanlığa büyük acılar yaşatan savaşların bir daha yaşanmaması dileğiyle savaşın başladığı tarih olan 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak ilan edildi. 


Savaşlar can alıyor

Ancak savaş tehdidi ve emperyalist işgal politikaları döngüsü içindeki Ortadoğu halkları, bu 1 Eylül Dünya Barış Günü'nü de savaşla karşılıyor. Dünyanın farklı ülkelerinde yaşanan çatışmalar ve iç savaşlar da can almaya devam ediyor. Sadece Irak ve Suriye'ye baktığımızda dahi dünyanın nasıl bir savaş cenderesi altında olduğunu görebiliyoruz. 


Irak'ta durum kötüye gidiyor

12 yıl önce ABD'nin işgaliyle Saddam Hüseyin'in devrildiği Irak'ta baş gösteren istikrarsızlık, Suriye'deki iç savaşın da etkisiyle büyüyen mezhep çatışmalarıyla daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. ABD ile İran'ın desteğini alan eski Başbakan Nuri El Maliki'nin Şiileri gözeten, ülkenin diğer önemli toplumları olan Sünniler ile Kürtleri görmezden gelen hatta baskı uygulayan ayrımcı ve otoriter politikaları da çatışmayı körükledi. Son seçimde partisi birinci çıkmasına rağmen DAİŞ'in ülkedeki varlığını ve gücünü artırmasıyla mensubu olduğu Şiilerin dahi arkasında durmadığı Maliki; ABD, AB ve İran arasında sağlanan konsensüs ile devre dışı kaldı. 

ABD destekli Şii Haydar El Abadi hükümeti ise bekleneni vermiş değil. Irak ordusu DAİŞ karşısında başarız olup, hakimiyet alanlarını çete örgüte kaptırırken, hükümetin politikaları da savaşın ortasında kalan mazlum halka derman olamıyor. 

Abadi hükümeti iyi ikili ilişkilere sahip olduğu İran'la DAİŞ'e karşı ortak hareket ediyor. 

Öyle ki İran'ın özel kuvvetleri ve önemli komutanları büyük operasyonları bizzat yönetiyor.  

Tahran yönetimiyle nükleer anlaşma yaparak siyasi olarak önemli bir değişim sinyali veren ABD de bu duruma şimdiye kadar göz yumdu. 

Zira DAİŞ, Irak, İran ve ABD için "ortak düşman" ve mutlaka yenilmesi gereken bir güç. Ancak ABD, Irak ordusunun DAİŞ karşısındaki basiretsizliğinden oldukça rahatsız. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, DAİŞ karşısında mevzilerini bırakıp kaçan Irak askerlerine "size eğitim, silah, ekipman verebiliriz ama ülkenizi savunmak için gereken cesareti sunamayız" diyerek, rahatsızlığın ne kadar derin olduğunu en yetkili ağızdan ifşa etmişti. 


İstikrar ve huzur sağlanamıyor

Ülkede hala istikrar ile huzur sağlanmış değil ve DAİŞ tehdidi de gittikçe büyüyor. Abadi hükümetine yönelik eleştiriler artık daha yüksek sesle dile getiriliyor. En son geçtiğimiz günlerde halkın yolsuzluklara karşı sokağa çıkması üzerine Başbakan Abadi, cumhurbaşkanı ile başbakan yardımcılığı dahil bir çok pozisyonu lağvederek, Maliki ile Nuceyfi dahil çok sayıda siyasetçiyi görevden aldı.  Ayrıca kabinedeki "mezhep kotası" uygulamasından da vazgeçileceğini açıkladı. Ancak Abadi'nin hem DAİŞ'le savaşıp hem de savaş ortamındaki ülkedeki köklü sorunları çözmesi çok zor görünüyor. 


DAİŞ terörü sürüyor

Bu da Irak'ın özellikle Sünni bölgelerinde yuvalanan DAİŞ'in işini kolaylaştırıyor. Irak'ta istisnasız her gün patlayan bombaların yarattığı korku ve panik toplumu bölerken ortaya çıkan istikrarsızlık da DAİŞ gibi çete örgütlere ülkede alan açtı, yaşama ve büyüme şansı tanıdı. Suriye iç savaşıyla artan mezhep savaşlarının da etkisiyle DAİŞ bölgede daha güçlü hale geldi. Irak’taki istikrarsızlık ve komşu ülkede devam eden iç savaşın sonucu olarak sınırların fiilen ortadan kalkması nedeniyle, gerilla hareket tarzına sahip olan DAİŞ, ülkeler arasında mekik dokumaya başladı. 

Irak'ta kurulan örgüt zamanla Suriye'de de etkili bir güç oldu.  

10 yılı aşkın bir süre önce kurulan örgüt, Esad rejiminin devrilmesi için Batılı güçler tarafından beslendi, büyütüldü. Batı'nın Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye'ye sattığı en modern silahlar şu an kafa kesen DAİŞ çete örgütünün elinde ölüm makinesine dönüşmüş durumda. 


Suriye'de de durum vahim

Suriye'de durum gittikçe daha vahim hale geliyor. 4 yılı aşkın bir süredir iç savaşın pençesinde olan ülkede, Esad rejimi ile Batı destekli muhalifler arasındaki çatışmaların yanı sıra DAİŞ ile El Nusra arasında da iktidar savaşı yaşanıyor. Şimdiye kadar 350 bini aşkın insanın hayatına mal olan savaş, ülke nüfusunun yarısından (10 milyon) fazlasını da yerinden yurdundan etti, etmeye devam ediyor. 


Rojava'ya tehdit sürüyor

Bölgede şu anda sadece Kürtlerin hakimiyetinde olan Rojava'da istikrar var. Ancak DAİŞ, YPG/YPJ direnişiyle bölgeden püskürtülmüş olsa da Rojava'ya yönelik saldırı tehdidi halen devam ediyor. Bu saldırılar sadece DAİŞ'ten değil, Esad rejiminden ve Türkiye destekli diğer çete örgütlerden de gelebilir. Zira son aylarda Türkiye'nin, Kürtlerin özerlik ilan ettiği Efrin, Kobanê ve Cizîrî kantonlarının birleşmesini engellemeye dair kirli planları da ifşa olmuş halde. 


ABD ile Türkiye'nin ortaklığı

Bu planların Türkiye ile ABD arasında imzalanan DAİŞ mutabakatıyla bağlantılı olduğu belirtiliyor. Son günlerde İncirlik'ten kalkan Türk uçaklarının ABD ile birlikte DAİŞ'in mevzilerini vurduğuna dair açıklamalar da bu tezi doğruluyor. Zira DAİŞ ile kirli ortaklığı ortalığa saçılmış olan Türkiye'nin 'DAİŞ'le savaşıyorum' görüntüsü vererek PKK'ye saldırdığı gibi ilerde YPG'ye de saldırma tehdidi var. Kimi yorumcular ABD'nin, İncirlik Üssü'nü açması ve DAİŞ'le savaşması karşılığında Türk devletinin Kürtlere saldırmasına görmezden gelebileceğini belirtiyor. Kimi yorumcular ise ABD'nin sahada YPG/YPJ savaşçılarıyla birlikte DAİŞ'e karşı savaştığını ve bundan başarılı sonuçlar elde edildiğine dikkat çekerek, Obama yönetiminin Kürtlere karşı uzun vadeli bir tavır içinde olmasının beklenmemesini de ifade ediyor. Ancak iki durumda da açık olan ABD ile Türkiye'nin politikalarıyla bölgedeki mazlum halkların geleceğini karartıkları. 


Kürtlerin sistemi değiştirecek

Suriye'de üçüncü yolu tercih ederek kendi ordularını (YPG/YPJ) ve sistemlerini kuran Kürtler ise bir taraftan Demokratik Özerk yönetimlere halkı oluşturan tüm katmanları (kadınlar ve azınlıklar gibi dezavantajlı gruplar dahil) katarak eşit ve özgür bir yaşamı idame ettirmeye çalışıyor; bir taraftan da bölgedeki tüm halklara ve ezilenlere siper olarak sorunlarına derman olmaya çabalıyor. 


Çözüm iç dinamiklerde

Suriye'de iç savaşın sona ermesi ise ABD ya da başka güçlerin dışardan müdahalesinden ziyade tüm halkların, inançların bir arada, eşit bir şekilde yaşamasına olanak veren Rojava modelinin tüm ülke çapında uygulanabilir hale getirilmesinden geçiyor. Bunun için de bölgede DAİŞ'i durdurabilen tek güç olan ve çete örgütün karanlık sistemine karşı halkların alternatif sistemini kuran Kürtlerin çözüm planlarına kulak vermek gerekiyor.


İnsanlar evinden yurdundan oldu


Savaşlar insanları evinden ve yurdundan etmeye de devam ediyor. Avrupa, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra en büyük göçmen akınıyla karşı karşıya. Bu yıl 300 bin insanın Avrupa'ya geçtiği belirtiliyor. Bu rakama diğer ülkelere gidenler dahil değil. 


Batı mülteci istemiyor

Ancak politikalarıyla dünyadaki savaşların büyümesine neden olan ve Ortadoğu'yu kan gölüne çeviren Amerika ile Avrupa Birliği savaş mağdurlarını kucaklamak niyetinde değil. Bu ülkelerin politikası özetle şu; Mali desteği sağlayarak, göçmenlerin komşu ülkelerde ya da belirlenmiş ülkelerdeki kamplarda kalmalarını sağlamak. Yani olabildiğince göçmenleri kendi topraklarından uzak tutmak. Bu politikanın en büyük savunucuları ise Almanya, İngiltere ve Fransa. AB, üyelerini göçmenler gündemiyle 14 Eylül'de olağaüstü toplantıya çağırdı. Ancak toplantıdan göçmenlerin lehine bir karar çıkması beklenmiyor. Zira AB, insanı değil sınırlarını korumaya devam edeceğinin sinyallerini sürdürüyor. 


Bu politika can alıyor

Bu politika ise savaş bölgelerinden kaçarak Avrupa gelmeye çalışan binlerce mültecinin yollarda can vermesine sebep oluyor. Kimi Akdeniz'de, kimi tel örgülerle çevrili sınırları geçebilmek için saklandıkları kamyonlarının kasasında umutlarına da hayatlarına da veda ediyor. Yaşanan bu trajediye dünya sessiz kaldıkça ve kalıcı, insani çözümler üretilmedikçe daha büyük dramlar kaçınılmaz. 


Çözüm savaşların bitirilmesinde

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş bir kaç gün önce Viyana'da yaptığı konuşmada AB'nin mülteci politikasını eleştirerek, "Kamyon kasalarında ölmek kader değil. Savaş bölgelerinde kalıcı barış sağlanırsa mülteci dramı durdurabilir" demişti. 


ÇİÐDEM DEMİREL/HABER MERKEZİ