
Van depremi siyasal olarak bilinen Türk ırkçılığının bambaşka yanlarını da ortaya çıkarken, ‘Ölen Kürt olsun da ister depremle, ister silahla...’ yaklaşımı toplumun tüm katmanlarına empoze edilmeye başlandı. Bu ırkçılıkta yepyeni bir boyuttur. Bu yıllardır “ayrımız gayrımız yoktur, birbirimize kız vermişiz-almışız, bu bizim ortak vatanımız, bir Kürt ne kadar Türkse, bir Türk o kadar Türktür vb”. daha yüzlerce demagoji ile süslenen, cilalanan Türk ırkçılığının iflasıdır aynı zamanda. Van depremi toprak içine Kürt bedenlerini çekerken, Türk ırkçılığını da bünyesinden dışarı fırlattı. Binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yaralandığı, evsiz barksız kaldığı Van depreminin en büyük özelliği AKP ve Fethullah Gülen’in yeni Türkiye’sini açığa çıkarması ve netleştirmesidir. Şimdi bir kez daha hatırlayalım Türk yazılı basınında, televizyonlarında, internet sitelerinde, meydanlarda depreme ilişkin hangi değerlendirmeler yapılmıştı. Bunların bazılarını olduğu gibi düzeltme yapmadan veriyoruz.
‘Watan hainleri...’
- ‘İŞTE WATAN HAİNLERİNE CENABI HAKTAN CEWAP...
artık biraz düşünürler...’ (W Kürt harfi olarak algılanıp, bilinçli yazılmış)
- Fethullah Daha dün Van’da yürüyen hainler TC Van’dan defol derken bugün: dövleettt yordim ettt diyo!!!!! pkk yandaşlarına Allah tarafından taş yağıyor kafalarına!’
- Fethullah Pkk yandaşları inşallah o enkazlardan kurtulamaz. Gerisine Allah acil şifalar versin...’
- Hakkari, Şırnak yerle bir olsun yıkılsınn… toprağın altına gömülmüştür umarim. PKKLI OLANLAR GEBERDİ... OLMAYANLARA ALLAHTAN RAHMET DİLİYORUZ.’
- Fethullah Türklerin şehitlerine üzülmeyenlerin veya sevinenlerin sevinci hüznümüz, acısı ise mutluluğumuzdur.’
- Fethullah...Van’da meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde; vefat eden insanların içerisinde PKK’ya destek verenler olabilir... FethullahAYYY çok sevindim bak inşallah biraz vatan hainlerini temizler iyi olur.’
- FethullahOh iyi olmuş; ölü var mı ölü ondan haber ver.’
- Fethullah Allahın laneti yağıyor kürtlerin üstüne... nankörlügün bedeli bu.. Allahım şükürler olsun sana!!!’
- FethullahAllah diyarbakırada nasip eder inşallah;’
- Fethullah 50 bdp’ye oy çıkan bir şehirde böyle bir afetin müstehak olduğunu düşünüyorum. Darısı diğer pkk’lı illerin başına!.. ”[Baki Gül, “Fethullah Gülen’in Deprem Yorumları”, Gündem, 27 Ekim 2011, s.5.]
Enkazın altındaki ırkçılık
- Valla yerle bir olsa beş kuruş vermem. Van’lıya para göndereceğime sokak köpeklerine mama alır yediririm. Hiç olmazsa ihanet etmez.
- Allah Diyarbakıra da nasip eder inşallah...
- Şehitlerin kanı yerde mi kalacaktı?
- PKK’yla mücadeleye Allah’ın devreye girdiğinin göstergesidir.
- Yeni Asya gazetesi ilahi ikaz adlı bir karikatür yayınlarken, Habertürk spikeri haber “Doğudan gelse de üzücü” tanımlamasını yapabiliyor. Başlangıçta konuyu açarak çözüm sağlayacağım diye nutuklar atan AKP’nin seçim meydanlarında üstünü toprak ve kan ile kapattığı Kürt sorunu, en can alıcı sorunda dahi en yakıcı haliyle karşımıza çıkıyor”du! [Suzan Demir, “Enkazın Altından Irkçılık Çıktı”, Evrensel, 25 Ekim 2011, s.11.]
- Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “afetlerin sınanmak için olduğu düşünüldüğünde depremi yaşayan insanların bu imtihanı verdiklerini, şimdi imtihan sırasının geride kalanlarda olduğu”nu buyurarak, kurtulan Kürtlere mesaj vermesi.
The Economist’ bile, “Van’da meydana gelen depremle açığa çıkan ırkçı söylemler”e [“Türk-Kürt Depremi”, The Economist, 29 Ekim 2011] dikkat çekerken, kimi Türk yazarlar Türk ırkçılığını “duygusal”, “anlık tepkiler”, “Türkler ırkçı söylemlere Kürtlerden daha fazla tepki gösterdi” vb söylemlerle, geçiştirmeye ve sorgulanmasını önlemeye çalıştılar.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kürtlere “Beğenmeyen, çeker gider” diyerek “Ya sev, ya terk et” mendebur zihniyeti dayatıyor. Milli Savunma Bakanı, Vecdi Gönül, “Tehcir ve mübadele’yi” gerekli bir vazife olarak addetmektedir. Bütün bu mezalimlere karşı şovenist zihniyet, yine de Kürtleri, “ırkçı” olarak göstermektedir. Zoraki olarak, “maktul”, “katil” olarak lanse edilmektedir.
Suçlu mağdur, suçsuz terörist!
Türkiye adım adım Kemalizmin kalelerini kaybettikçe ve AKP iktidarı dokunamayacağı kurum, kişi, siyaset bırakmayacağını gösterdikçe, kitlelere iktidara teslim olmamak “akıldışılık” gibi kavratılmaya başlandı. Toplumun gözünde çok yükseklerde olan ordunun AKP karşıtı generalleri bir bir tutuklandıkça, geçmişte orduyu tamamlayan Adalet sistemi Kemalistlerden temizlendikçe, AKP dışındaki partilere komplolar düzenlendikçe, yandaşları devlet, basın vb alanlarda atılır ve tutuklanırken; toplum önce hayretle izlemeye ardından korkmaya son aşamada itaat etmeye başladıktan sonra ırkçılık ve Türki hegomanya Kürtlere ve bölgeye uzanmaya başladı.
Hani Kürtler ayrı PKK ayrı idi
Ele geçirilemeyen tek güç PKK oldu. Bunun için önce “Kürtsever” olmak gerekiyordu. Geçmişte Kürt düşmanı da olan kesimlere cesaretle yönelmiş olan iktidar kitlelerin kafasını da bulandırmıştı. “Bu iktidarın çözmeyeceği bir sorun yok” imajı kökleşmeye başlamış, AKP çevresine topladığı Kürt politikacı ve yazarlarıyla da adeta Kürt sorununu sahiplenmiş ve bütün suçu da geçmişte kendisinin de düşman bildiği Kemalistlere yıkarak sonuç almaya çalışmıştı. TRT 6’lardan başlayan Kürt modası, sanatçılara, Prof. Kürt dilini sahiplenmeye kadar uzanmış, hatta özgürlük mücadelesini destekleyen kimi aydınlar bile AKP’nin Kürt sorununu çözeceğine inanmıştı. Oysa bu sürecin bir aldatmaca, bir teslim alma ve daha çok da PKK’nin gücünü dağıtmaya yönelik olduğunu Kürt Özgürlük Hareketi erkenden farketti. Barış grupları bile bu stratejiyi deşifre etmeye yetti.
Bu da tutmayınca AKP iktidarı asıl stratejisini devreye koydu. Erdoğan “Tek millet, Tek Devlet, Tek bayrak”la özüne döndü. Yargı, Kürt olan herkesi PKK’li yaptı, Cumhurbaşkanı “İntikamımız acı olacak” dedi ve sokaklar Kürt avına çıkarken, Gül’ün yeni komutanları Kürdistan’ı kimyasallarla bombaladı. Van depremi işte bu ırkçılığın en insani momentlerde bile ne denli Kürt düşmanı olduğunu belgeledi. Kürt düşmanlığı adeta birbirini boğazlayan CHP, MHP gibi partilerin tek birleştiği, tek ses verdiği, tek selamlaştığı bir konu haline geldi. Hükümetin “Kürtler kardeşimiz, PKK düşmanımız” politikalarını da gün yüzüne çıkardı.
Kimi yazarlar da ırkçılığın dayandığı sınırlara dikkat çekerek “Van ve ötesinin bir kere daha kanıtladığı üzere orta yerde boylu boyunca bir Türk(iye) ırkçılığı varken; “Sistemin toplumda yaratmış olduğu düşman algısı ve Türklüğün üstünlük paranoyası da farklılıklara tahammülsüzlüğün gelişmesini beslemektedir.”[Ali Kalik, Demokratik Ulus, 31 Ekim-6 Kasım 2011, s.30]
Irkçılığın ulaştığı rezalet boyutu Van’da 7.2 şiddetinde olan depremin ardından gözler önüne serilmiştir. Sosyal medyada Van depremi ardından depremde ölen insanlara sevinenlerden, deprem bölgesine yardım yapmayı engellemek isteyenlere kadar birçok ırkçı boy göstermiştir. Siyaset, medya, yönetim, hatta yargı Kürtlere karşı yapılan ırkçı saldırıları “Duyarlı vatandaşın haklı tavrı” diye hoş gördü.
ATV de Müge Anlı’lar, ne Habertürk de Duygu Canbaş’lar ile “Van depreminin gösterdiği en temel siyasi gerçek, iktidarın depremi bir siyasi yatırıma dönüştürmesi ve Kürtlerin ne denli ötekileştirildiğinin altının çizilmesidir.”[1 Halil Savda, “Deprem, Nefret ve İnkâr, Yeni Özgür Politika, 28 Ekim 2011.]
Bunda da şaşırtıcı bir şey yoktur “Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumu biçimlendirme politikaları tepeden oluşturuldu. Modernlik adına toplum mühendisliği ile Cumhuriyet Türkiyesi imal edildi. Sağcısı, islamcısı, solcusu devletin bu zihniyetinden bağımsız değil. Mahmut Esat Bozkurt’un, Türkler dışındaki herkesin Türklere kölelik yapması gerektiği söylemi 6-7 Eylül olaylarını, 1938 Katliamı’nı yapanların davranışlarına yansımıştı.(Demir Küçükaydın)
AKP’nin bütün devlet kurumlarını, medyayı, yargıyı ele geçirmesi, Kürtlerin aynı süreçte diz çökmemesi Türk ırkçılığını iktidarın en temel dayanağı ve iktidar ideolojisi haline getirdi. İktidar artık Kürtler dışında kalan herkese oynuyor. Tek koşulu ya Kürt düşmanı olacaksınız, ya da AKP dostu. Seçenekler netleşmiş durumda. Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmasının Kürtler dışındaki Türk aydınlarına, yazarlara bir mesaj vermek dışında bir anlam taşımadığını herkes biliyor. Zaten, “Gözaltına alınmam ve yasadışı örgüt üyeliği ile suçlanmam, Türkiye’de yaşayan tüm aydın ve demokratlara ilişkin bir korkutma ve özellikle Kürtleri yalnızlaştırma kampanyasının bir parçasıdır,” diyen Ragıp Zarakolu herşeyi özetliyordu. Evet, “Sonunda bu hale getirdiler! Yazan, çizen, düşünen, okuyan, araştıran, sorgulayan, tartışan, herkes bugünden yarına Fethullahterörist’ ilan edilebilir” diyen Zeynep Oral ile; “Gelinen noktada artık FethullahPeki, o neden tutuklandı’ diye sormanın, şaşırmanın bir anlamı yok. Bu dişli öğütecek malzeme arıyor”…[(Pınar Öğünç, “KCK Tutuklamalarındaki İkinci Büşra”, Radikal, 4 Kasım 2011, s.10.)]
“Medya CIA operasyon merkezi gibi çalışıyor,” olgusunun altını çizen Hüsnü Mahalli’nin belirttiği üzere, “İçimizden bir sürü kalemi satın almışlar, bu adamlarda onların düşüncelerini pazarlayıp duruyor. Medyada satılmış insan dolu”dur! Evet, evet ulaşılan “saçmalık” ceza hukukçusu Ergin Cinmen’in, hukuk mekanizmasının ve özellikle Terörle Mücadele Yasası’nın tuhaf maddelerinin terörist yarattığı vurgusuyla, “Türkiye’de dünyaya göre terörist patlaması yaşanıyor” dediği merkezdedir!
Bu tabloda “Sahi bu kadar çok teröristi mi var bu devletin?” sorusuyla ekliyor Karin Karakaşlı: “Topluma zapturapt altına alınması gereken bir yığın gözüyle bakan bu düzen mi getirecek mutlu yarınları?..”
Irkçılık kültürü…
Bir çoğumuz ırkçılığı siyah-beyaz arası bir düşmanlık görürüz. Türkiye’de özellikle geçmiş yıllarda siyah tenli insanlar olmadığı için ırkçılığın bu ülkede olmadığını düşünürdük. Zira Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar katliamlardan geçirilmiş, geriye kalanlarda, Türk olmak zorunda bırakılarak kendilerine bile ırkçı kesilmişlerdi. Bütün bu halkların da beyaz tenli olmasından dolayı hepimiz bize anlatılan “düşmanın maşaları” hikayelerine inanmış, bu ülkede ırkçılığın asla olmayacağını düşünmüştük.
Kendisiyle aynı teni taşıyan ama ulusal kökeni Kürt olduğu için yıllardır okullarda, tarlalarda, sokaklarda saldırılara uğramanın başka bir izahı olamaz. Sokakta bir Kürt ile Türk iki ayrı teni taşıdıkları için birbirine ırkçılık yapamazlar. Ama ne zamanki onun bir Kürt olduğu bilinir ya da o Kürt olduğunu farkettirir, linç devreye girer. Bu kültürel ırkçılık ve ayırımcılıktır. Toplumsal dokuya da sirayet eden ırkçı zihniyet aslen devlet eliyle oluşturuldu ve uygulamaya kondu.
Ermeni soykırımını bunun başlangıcı kabul edebiliriz. Rumların mübadeleyle ve sonra çeşitli yöntemlerle sürülmesi, mallarına mülklerine el konulması uygulamanın devamıdır. Yahudilere yönelik 1934 Trakya olayları, 1936 Beyannamesi, 20 kura ihtiyatlar, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955′te aslen Rumlara yönelik pogromlar, 1964′te sürülmeleri gibi en bilinen belli başlı uygulamalar vatandaşın değil devletin uygulamalarıdır. Kuruluşunu Türkçülük ve Türkleştirme üzerine planlayan rejimin bu uygulamaları apaçık ırkçılıktı.
Bugün FethullahErmeni dölü’, FethullahRum tohumu’, Fethullahkorkak Yahudi’, Fethullahpis Arap’, Fethullahhain Kürt’ gibi klişeler geniş kesimlerce gözünü kırpmadan kullanılıyorsa bunun sorumlusu temeli ırkçı olan cumhuriyet rejiminin zihniyetidir. Hrant Dink, Ermeni olduğu için, sokak ortasında, güpegündüz vurulmuştur…
Kürt düşmanlığı
Daha düne kadar varlığı bile kabul edilmeyen Kürt halkı sayısız katliamdan geçirildi. “Kürt yoktur, karda çıkan kart-kurt sesinden türemiştir” şeklindeki derin sosyolojik analizden bugün özerk yönetim tartışmasına gelene kadar Kürtler çok derin acılar yaşadı, yaşıyor. 2009 yerel seçimlerinde Kürtlerden “Bunlar Iğdır’ı da aldılar. Ermenistan sınırına dayandılar” diye düşman ordusuymuş gibi söz eden bakanların ülkesinde sokaklara dökülüp Kürt avına çıkan faşist grupları yadırgamamak gerek. “Bunlar Zerdüşt” diyerek hem Kürtlerin inancıyla alay eden hem de bir başka dini aşağılayan bir başbakana sahip olduğumuzu düşünürsek...
Van depreminde Kürtlere beslenen kin ve düşmanlığın ulaştığı boyutu ibretle izledik. “İlahi adalet!” diye sevinç çığlıkları atanlardan tutun da deprem yardım kolilerine taş, Türk bayrağı ve kirli don koyanlara kadar her düzeyde ırkçı söylem ve eylem kapladı ortalığı. Devletin valisi belediye ile işbirliği yapmayı, Kürt oldukları için reddetti. “Askere polise taş atarken iyiydi. Şimdi deprem olunca devlet gelsin. Oh ne ala! Herkes haddini bilecek!” (Erman Toroğlu) Bu cümleler herkesin bol keseden attığı sosyal medya mecrasında dillendirilmedi sadece.
Irkçılığın akademik sonuçları...
İnsan Hakları Ortak Platformu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi çalışmaları çerçevesinde, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Eser Köker ve Doç. Dr. Ülkü Doğanay tarafından yazılan “Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı – Ayrımcı Söylemler” başlıklı kitapta Türkiye’deki ırkçılığa ilişkin yapılan bilimsel araştırma sonuçları çok çarpıcı:
* Türkiye’de yazılı basının etnik-dinsel azınlıklara ve “ayrıcalıksız gruplara” yönelen ayrımcılığı ve ırkçılığı sorunlaştırmadığını göstermektedir. Aksine, azınlık grupları hedef alan ırkçı-ayrımcı kanı ve yargılar haber ve yazılarda yeniden üretilirken, bu yargıları olağanlaştıran, tartışılmaz kılan, haklılaştırmalara, gerekçelendirmelere ve inkara dayalı söylemsel stratejilere başvurulmaktadır.
* Gazete sayfalarında, “Irkçı değilim ama…” cümlesinin arkasına saklanırken kolaylıkla milliyetçilikle eklemlenen ırkçı ve ayrımcı dil, inkar stratejileri aracılığıyla asıl ayrımcılığa uğrayanın Türkiye, ayrımcılık yapanın ise Türkiye’yi insan hakları ve evrensel değerler konusunda yargılayan batının ta kendisi olduğunu iddia edebilmektedir. Böylece çoğunluk aktörleri olarak Türklerin haklılığı kalıp yargılarla yeniden dillendirilirken neredeyse her zaman terör ve şiddetle ilişkilendirilen Kürtler ve “Ermeni Sorunu”nun olağan aktörleri olarak nitelenen Ermenilerle ilgili çözümsüzlük siyaseti yeniden üretilmektedir.
* Ayrımcılık haber ve yazıların tematik yapıları içinde olduğu gibi dilinde de görünür kılınmakta, “satır arasına gizlenen” ifadelere sinmekte, sözcük seçiminde, “olumlu kendi-olumsuz öteki” kurgusuna ve “biz ve onlar” karşıtlığına aracılık eden dil kullanımlarında ve başvurulan çeşitli söylemsel stratejilerde kendini yeniden göstermektedir.
* Kürtler, Ermeniler, Hristiyanlar, Aleviler, Kemalist laiklik anlayışı karşısında tehdit olarak algılanan Müslümanlık biçimleri, Türkiye’de çalışan yabancı kadınlar ve genel olarak yabancılar, yazılı basında olağanlaştırılan ırkçı-ayrımcı söylemin hedefleri arasında yer alırken, bu grupların hak taleplerine yer verilmemektedir.
* Türkiye’de yaşayan Romanlara, Araplara, Süryanilere, Yahudilere, Asyalılara, siyahlara, eşcinsellere yönelen ayrımcılık ise görmezden gelinmekte...
Sonuç olarak, çalışmanın bulguları, basının ırkçı-ayrımcı dilinin olduğu gibi azınlıklar ve onların sorunları konusundaki görmezden gelme halinin de deşifre edilmesi, iletişim alanında yaygın medyayı izleyen sivil kuruluşların kamu otoritelerince desteklenmesi, izleme sonuçlarının yaygınlaştırılması için fonlar yaratılması, demokratik toplum ideali doğrultusunda politik etkinlikte bulunan kolektif öznelerin basın yoluyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik edenlere karşı yasal süreç içinde yer alabilmelerini mümkün kılan düzenlemelerin yapılması gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
ECRI: Türkiye’de ırkçılığın cezası bile yok..
Avrupa Konseyinin bağımsız uzmanlardan oluşmuş izleme mekanizması olan “Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu” (ECRI), Türkiye hakkındaki dördüncü izleme dönemi raporu da Türkiye’deki ırkçılığın boyutlarını ortaya koyuyor.
İşte Türkiye’ye ilişkin Avrupa Konseyine sunulan Rapor:
* Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 12 No’lu Protokolü Türkiye tarafından henüz kabul edilmedi.
* Türkiye hukukunda ırk ayrımcılığının henüz bir tanımı yok ve ayrımcılıkla mücadeleye ilişkin kapsamlı bir mevzuat da henüz oluşturulmuş değil. Buna bağlı olarak ırkçı ayrımcılık fiillerine yönelik yasal mevzuatta ağırlaştırıcı hükümlere yer verilmemektedir.
* Dernekler Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan bazı ayrımcı maddeler ve bu kanunların uygulanması da endişe kaynağı oluşturmaktadır.
* Türkiye’de henüz ırkçılık ve ırkçı ayrımcılıkla mücadele konusunda uzmanlaşmış ve bağımsız uluslararası bir oluşum yok.
* Türkiye’de azınlık gruplarının yasal durumlarındaki belirgin eşitsizlikler sürüyor.
* Türkiye hukuk sisteminde kapsamlı iltica yasaları mevcut değildir.
* Son yıllarda ırkçı şiddet olayları meydana gelmiş ve mağdurlar ciddi saldırılara maruz kalmıştır. Aşırı milliyetçi ve aşırı sağcı yayınlarda alenen yer alan antisemit ifadeler çoğu zaman cezasız kalmaktadır.
* Azınlık mensuplarından bazıları polis nezaretinde iken yaşamını yitirmiştir.
* Türkiye’de çeşitli azınlık gruplarının ya da ırkçılığın ve ırk ayrımcılığının boyutlarını değerlendirecek tutarlı ve kapsamlı bir veri sistemi henüz bulunmamaktadır...
ALİ ÖZŞERİK