- Kadın özgürlüğü olmadan toplum özgürleşemez; doğa özgür olmadan insan da özgür yaşayamaz. İnsan değiştiğinde toplum değişir; toplum değiştiğinde doğayla kurulan ilişki de değişir.
Seher YILDIRIM
Dünyamızın sınırları yoktur, çünkü insanın vicdanına, doğanın nefesine ve özgürlüğün arayışına sınır çizilemez.
Bugün herkes ekolojiyi ve kadın özgürlüğünü konuşuyor. Yazılar yazılıyor, paneller düzenleniyor, özgürlük kavramı sık sık dile getiriliyor. Ne hikmetse ne kadın gerçek anlamda özgürleşebiliyor ne de doğa sömürünün ve talanın dışına çıkabiliyor. Bunun temel nedeni, özgürlüğün yalnızca sözde kalmasıdır. Yaklaşımda, düşüncede ve pratikte bütünlüklü bir yaşam anlayışı kurulmadıkça, en güçlü kavramlar bile zamanla içi boş sloganlara dönüşür. Oysa düşünce, yaşamla buluştuğu ölçüde anlam kazanır. İnsan ürettiği düşünceleri, yalnızca zihninde kilitli tutarsa zamanla kendi ruhunu da kilitler. Düşünce eyleme dönüşmediğinde, insan psikolojik olarak da yavaş yavaş çürümeye başlar. Yaşam, sadece konuşarak değil, yaşayarak, dokunarak ve üreterek öğrenilir.
İnsan korkmadan, önyargılarından arınarak ve mütevazı bir yaklaşımla hayatın içine karıştığında, hayat ona kitapların öğretemeyeceği hakikatleri öğretir. Bir ağacı tanısak, toprağı dinlesek, suyun akışını anlayabilsek; eğer onların dili olsaydı, belki de bize en büyük eleştiriyi yöneltirdi. Doğayı dinlemeyi unuttuk. Ondan ders çıkarmayı bıraktık. Kendimizi onun efendisi sandık; oysa onun yalnızca bir parçasıyız.
Bir kadın, hislerini özgürce ifade edebilme imkanı bulabiliyorsa, aynı argümanla bir erkek iyi niyetini hiçbir çıkar gözetmeden toplumun ortak geleceği için dile getirebiliyorsa, o toplum er ya da geç hakikati anlayacaktır. Yaşamın özü, rekabet değil, ortak varoluştur. Hayatın aslında doğum ile ölüm arasında sıkışmış kısa bir zaman dilimi olmadığını; asıl anlamın, bu süre içinde insanın kendini yeniden yaratabilmesinde saklı olduğunu görecektir.
Gerçek yaşam, sürekli kendini yenileyebilme cesaretidir, çünkü dünyanın geriye bıraktığı tek miras, insanın kendini değiştirme ve yeniden kurabilme iradesidir. İnsan, bunu kavradığında, ölümün de yaşamın karşıtı olmadığını anlayacaktır. Ölüm, kimi zaman bir son değil, kuşaktan kuşağa aktarılan hafızanın, umudun ve direnişin yeniden doğuşudur. Rüyalar gibi, düşünceler de nesilden nesile aktarılır; her kuşak bir öncekinden aldığı anlamı yeniden üretir. İnsan, işte o zaman yaşamın karşısında utanılacak bir yaklaşım sergilemekten arınacaktır, çünkü hayat, ikiyüzlülüğü değil samimiyeti; sömürüyü değil paylaşmayı; tahakkümü değil eşitliği kabul eder.
Bir kadın, bağrında erkeği taşır, yoldaştır, anadır, yardır, sevgilidir, kardeştir. Bu anlamda erkeğin de bağrında kadını özgürce taşıması gerekir. Yaşam, birbirini var eden bu bütünlük üzerine kuruludur. O halde neden kendi bağrımıza ihanet ediyoruz? Neden kadını, doğayı ve yaşamı birbirinden koparıyoruz? Oysa kadın özgürlüğü olmadan toplum özgürleşemez; doğa özgür olmadan insan da özgür yaşayamaz. Kadın ile ekoloji birbirinden ayrı değil, aynı yaşamın iki nefesidir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, özgürlüğü konuşmak değil, onu yaşamın her alanında inşa etmektir. İnsan değiştiğinde toplum değişir; toplum değiştiğinde doğayla kurulan ilişki de değişir. İşte o zaman dünyamızın gerçekten sınırları kalmaz. İnsan kendisini yalnızca bir birey olarak değil, doğanın, toplumun ve yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başlar. Böyle bir dünyada özgürlük de bir söylem değil, günlük yaşamın kendisidir.