• 120 dakikalık "Dünyanın En Büyük Düşmanı" belgeseli, Pentagon’un 140 ülkeden daha büyük bir kirletici olduğunu ve iklim müzakerelerinden muaf tutularak dünyayı nasıl kirlettiğini gözler önüne seriyor. Sunulan veriler ve rakamlar, insan zihninin kavramakta zorlanacağı büyüklükte.
  • Belgesel, halka çevre dersi verilirken askeri kirliliğin gizlenmesindeki çelişkiyi eleştiriyor. Ayrıca ABD Donanması'nın yılda 5 milyon deniz memelisine zarar verdiğini, Irak ve Afganistan’da ise öldürülen kişi başına 250 binden fazla mermi atıldığını öğreniyoruz.
  • Filmde başta Pentagon olmak üzere Amerika’nın yasa yapıcıları, “yeryüzünün en büyük düşmanı” olarak tanımlanıyor. Çünkü gezegeni yok edişleri ve kaynak sömürüsünü kapitalist toplumun temel ilkesi haline getirdiklerine dair yeterince kanıt sunuluyor.

 

İnceleme: Laura Pollock* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Abby Martin’in ikinci uzun metraj belgeseli Earth’s Greatest Enemy (Dünyanın en büyük düşmanı) tek bir temel amaca sahip: İklim krizinin ardındaki gizli gerçeği ortaya çıkarmak. Bu gerçek, ABD ordusunun dünyanın en büyük kurumsal kirleticisi olduğu.

120 dakikalık belgesel boyunca izleyicinin karşısına çıkan veriler ve rakamlar insan zihninin kavramakta zorlanacağı ölçüde büyük. Filmin başlarında, ABD Donanması’nın her yıl beş milyon deniz memelisine zarar vermesine ya da onları öldürmesine izin verildiğini öğreniyoruz. Irak ve Afganistan’da öldürülen her bir kişi başına toprağa 250 binden fazla mermi bırakılmış. Martin’in açıkladığı gibi, ABD’nin dünya çapındaki 800’den fazla askeri tesisine yakıt sağlamak için her yıl bir Boeing Pegasus’un 40 yıl tam kapasite yakacağı kadar yakıt tüketiliyor. ABD, böyle 600’den fazla tankere sahip.

Filmde Pentagon, Amerika’nın yasa yapıcıları ve Savunma Bakanlığı’nın tamamı, daha en başta “yeryüzünün en büyük düşmanı” olarak tanımlanıyor; çünkü gezegeni yok edişleri ve kaynak çıkarımını kapitalist toplumun temel ilkesi hâline getirişleri konusunda yeterince kanıt var.

Kişisel sorumluluktan belgesele

Martin’in, gezegeni kendisinin bulduğundan daha iyi bir durumda bırakma yönündeki kişisel sorumluluk duygusu, bu çalışmanın ardındaki en açık motivasyon olarak öne çıkıyor. Film boyunca Martin ve eşi Mike Prysner’ın bu amaç uğruna yürüttükleri çabayı görüyoruz.

İkili, COP26 sırasında Glasgow’a seyahat ediyor; gaziler, bilim insanları ve yerel topluluklarla görüşerek onlarca yıllık askeri faaliyetlerin ekosistemleri nasıl zehirlediğini, küresel ısınmayı nasıl hızlandırdığını ve sonsuz genişleme uğruna geleceği nasıl feda ettiğini ortaya koyuyor.

Film, Alaska ve hızla ısınan diğer bölgeler üzerinden ilerleyerek askeri tesislerin ve tatbikatların zaten ağır baskı altındaki çevresel sistemleri nasıl daha da kötüleştirdiğini inceliyor.

Belgesel boyunca Martin ve Prysner, yüzlerce üs ve onlarca ülkeyi kapsayan geniş tedarik zincirlerini, gemi filolarını, jetleri ve emisyonlarıyla kirlilikleri iklim zirvelerinde kullanılan resmi ölçümlerin dışında bırakılan sayısız aracı sıralayarak sorunun büyüklüğünü izleyiciye sürekli hatırlatıyor.

Yasa yapıcılar, iklim hedeflerine askeri emisyonları dahil etmiyor. Orduya adeta serbest geçiş hakkı tanınıyor.

Yanıtları yaptıklarından da ürpertici

Martin’in COP26 sırasında dönemin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’ye yönelttiği soru da tam olarak buydu. Pelosi, canlı yayında konuşan Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez’in ardından söz almıştı.

Soru-cevap bölümünün ardından Martin, Pelosi’ye büyük bir Pentagon bütçe artışını onaylamış olmasına rağmen COP26’yı neden “tarihi bir iklim eylemi” olarak nitelendirdiğini sordu.

Daha sonra Pelosi’ye, Pentagon’un 140 ülkeden daha büyük bir kirletici olduğu ve iklim müzakerelerinden muaf tutulduğu gerçeği ortadayken siyasi liderlerin net sıfır emisyon hedeflerinden nasıl ciddi biçimde söz edebildiğini yöneltti.

Pelosi, iklim hedefleriyle yüksek askeri harcamaların bir arada var olabileceğini savunarak yanıt verdi.

Konferanstaki dinleyiciler konuşmacının bu açıklamadaki cüretkarlığı karşısında kahkahalara boğuldu.

COP’un “liderler” anlatısının, hesaplanmayan askeri kirlilik gerçeğiyle yan yana getirilmesi filmin temel anlatı araçlarından biri hâline geliyor ve “umudun sınırlarını” zorlayan anlardan birini oluşturuyor.

Film ayrıca ABD ordusunun Hollywood’da nasıl temsil edildiğine de değiniyor. Son yirmi yılda savaş ve ordu temalı filmlerde görülen artışın tesadüf olmadığı ortaya konuyor.

Askeri “ekokırımın”

Daha sonra belgesel, bir dizi kişisel hikayeye yöneliyor.

Bunlardan biri, ABD’deki askeri üslerde yakıt sızıntıları, toksik yanık çukurları ve endüstriyel atıklar nedeniyle kirlenen topluluklarda yaşayan insanların hikayesi. Bir diğerinde ise Kuzey Carolina’daki Camp Lejeune’da çocuklarını kaybeden aileler için adalet mücadelesi veren aktivistlerle yapılan röportajlar yer alıyor. Bu bölümler, askeri “ekokırımın” yalnızca uzak ülkelerde yaşanan soyut bir sorun olmadığını, insanların kendi arka bahçelerinde de gerçekleşebileceğini hatırlatıyor.

Film boyunca Hawaii’deki yerlilerin hikayesi de anlatılıyor. Bombalama sahaları ve yerel halkın davet edilmediği üsler nedeniyle yaşam alanları parçalanan toplulukların deneyimleri aktarılıyor.

Ekolojik yıkımın emperyalizmle ve buna karşı gelişen direnişlerle iç içe geçtiği vurgulanıyor. Bu noktada kendi kendime “Peki umut nerede?” diye düşündüm. “ABD ordusu gibi, dünya genelinde onlarca ülkede üsler kurarak kaynakları kapitalist makineyi beslemek için çıkaran bir kurum karşısında ne yapılabilir?”

Daha sonra film bizi Okinawa’ya götürüyor. Martin burada askeri tesislerin inşasına ve genişletilmesine karşı çıkan aktivistlere katılıyor. Askerlerin, üs altyapısı için yer açmak amacıyla mercan resiflerini parçalamak üzere patlayıcı kullandıkları görüntüleniyor.

Kayaklarıyla askeri bölgeleri işgal eden ve protesto eylemi yapan aktivistleri görüyoruz. Bir sahnede ABD sürat tekneleri kayıkları kuşatıyor ve aktivistlerden biri “Bütün kayakçılar gözaltına alındı” diyor.

Resmi kayıtlara alınmıyor

Bir hafta sonra iklim aktivistleriyle birlikte yapılan bir başka eylemde Martin’in umudu yeniden canlanıyor. Ancak bu kez de gözaltına alınanların tamamı serbest bırakılıyor.

Earth’s Greatest Enemy, Martin’in ilham verici araştırmacı gazeteciliğini yoğun bir kurgu diliyle birleştiriyor ve tek bir büyük ifşadan ziyade üst üste eklenen kanıtlarla güçlü bir dava ortaya koyuyor.

Sinemadan çıkarken hissettiğim şey yas ve öfkeydi. Ancak aynı zamanda Martin’in anlatımındaki incelik dikkat çekiciydi. Prysner’la birlikte hem sistemin kurbanlarına hem de faillerine insani bir bakışla yaklaşıyor; onların bedenlerini ve yaşamlarını, tahrip edilmesine katkıda bulundukları manzaralarla yan yana getiriyor.

Bununla birlikte film, sorumluluğun esas olarak Beyaz Saray ve Pentagon’da bulunduğunu açıkça gösteriyor. Bir yandan halka kağıt pipetler ve elektrikli araçlar konusunda ders verilirken, diğer yandan askeri kirliliğin resmi kayıtlardan dışlanmasına izin veriliyor. Bu çelişki, belgeselin en güçlü eleştirilerinden biri olarak öne çıkıyor.

* Laura Pollock, The National’da editörlük yapan bir gazetecidir.

Kaynak: The National