• Naomi Klein’e göre iklim krizi artık yalnızca çevre politikalarının değil, küresel güç dengelerinin de merkezinde yer alıyor. İklim krizini çözmek istiyorsak yalnızca emisyonları değil, petrol, gaz ve kömür üretimini de azaltmayı konuşmak zorundayız.
  • Yapay zeka veri merkezlerinin muazzam elektrik tüketimi, Asya'da pazar kaybeden fosil yakıt şirketlerine can simidi oldu. Klein, yapay zeka ekonomisinin iklim krizini hafifletmek yerine fosil yakıt sektörüne yeni bir büyüme alanı sunduğunu vurguluyor.
  • İklim krizinin çözümü ne piyasanın kendiliğinden işlemesine ne de yeni teknolojilerin mucize yaratmasına bırakılabilir. Teknoloji ancak farklı bir siyasal ve ekonomik düzenin parçası olduğunda gerçek bir dönüşüm sağlayabilir.

 

Küreselleşme karşıtlığı, kapitalizm eleştirileri ve iklim adaleti çalışmalarıyla tanınan Kanadalı yazar ve gazeteci Naomi Klein ile Novara Media'dan Michael Walker'ın yaptığı söyleşinin; gezegende yaşanan sorunların, iklim krizinin ve yeşil kapitalizmin değerlendirildiği ilk bölümü.

Naomi Klein, on yılı aşkın bir süre önce yayımlanan “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” (This Changes Everything) kitabında iklim krizini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, kapitalizmin işleyiş biçimiyle doğrudan bağlantılı bir siyasal kriz olarak ele alıyordu. Novara Media'ya verdiği son kapsamlı söyleşide o kitaba yeniden dönüyor; haklı çıktığı noktaları, eksik bıraktıklarını ve dünyanın o günden bu yana nasıl değiştiğini değerlendiriyor.

Konuşmanın ekseninde yalnızca yükselen sıcaklıklar ya da karbon emisyonları yok. Çin'in enerji dönüşümündeki belirleyici rolü, yeşil kapitalizmin sınırları, yapay zeka ekonomisinin yeni enerji iştahı, COP zirvelerinin tıkanması ve yükselen otoriter siyaset de aynı hikayenin parçaları olarak ele alınıyor.

Klein'ın değerlendirmeleri iyimser olmaktan uzak. Ona göre insanlık, bilim insanlarının yıllar önce uyardığı kritik zaman aralığını büyük ölçüde tüketti. Ancak bu, iklim krizinin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Asıl sorun, yaşamı korumak yerine sınırsız büyümeyi önceleyen ekonomik ve siyasal düzenin hâlâ değişmeden varlığını sürdürmesi. Teknolojik atılımlar ya da piyasanın kendi dinamikleri tek başına çözüm üretmiyor; tam tersine, yapay zekadan jeomühendisliğe kadar birçok yeni teknoloji, mevcut güç ilişkileri içinde bambaşka riskler doğuruyor.

Yine de Klein, umutsuzluk yaymıyor. Tam tersine, iklim hareketinin bundan sonra hangi mücadele başlıkları etrafında yeniden güç kazanabileceğine, demokratik dönüşümün neden hâlâ tek gerçek seçenek olduğuna ve "en iyi senaryolar" kadar "en kötü ihtimalleri" de düşünmenin neden zorunlu hale geldiğine dikkat çekiyor.

Naomi Klein/foto:AFP

Kritik zaman aralığı tüketildi!

Klein, söyleşiye bilimsel verilerle değil, gündelik hayatın artık inkar edilemeyen deneyimiyle giriyor. İngiltere’nin başkenti Londra, geçmişte yılda ortalama yalnızca birkaç gün 30 derecenin üzerine çıkarken bugün sıcak hava dalgaları sıradan hale gelmiş durumda. Benzer bir dönüşümü Kanada'nın batısında da gözlemlediğini anlatıyor. Beş yıl önce Britanya Kolumbiyası'nı vuran "ısı kubbesi" sırasında yüzlerce insan yaşamını yitirdi; artan deniz ısısı yüzünden kavrulan milyarlarca deniz canlısı kıyılara vurdu, sahiller günlerce ağır bir kokuyla kaplandı. Klein'ın hafızasında kalan ise rakamlar değil, o yabancılaşma hissi: "Bu bizim havamız değil."

Tam da bu nedenle, on iki yıl önce yazdığı “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” kitabı bugün yeniden okuduğunda artık daha hüzünlü geldiğini söylüyor. O yıllarda bilim insanları önümüzde yaklaşık on yıllık kritik bir zaman penceresi bulunduğunu söylüyordu. Bugün ise geriye dönüp baktığında, o zamanın büyük ölçüde tüketildiğini düşünüyor. Yine de kitabın temel iddiasının değişmediğini vurguluyor: Sorun "insan doğası" değil, sürekli büyüme uğruna yaşamı tüketen ekonomik sistem. Dolayısıyla kriz insan eliyle yaratıldığı gibi, onu değiştirecek olan da yine siyasal tercihler olacak.

Klein, bu noktada sıkça gözden kaçan bir ayrımın altını çiziyor. İklim projeksiyonları (tahminleri), on yıl önceki en karamsar senaryolara kıyasla bugün bir miktar iyileşmiş durumda. Bir zamanlar yüzyıl sonunda 4 ila 6 derecelik bir ısınma ihtimali konuşulurken, bugün merkezi tahminler yaklaşık 2,8 dereceye işaret ediyor. Ancak Klein'a göre bu iyileşme, Batı'da iklim siyasetinin beklenmedik bir başarısından kaynaklanmıyor. Asıl belirleyici etken, Çin'in yenilenebilir enerji üretiminde yarattığı ölçek ekonomisi sayesinde güneş panelleri ve bataryaların maliyetini dramatik biçimde düşürmesi. Yani tablo, umut verici bazı gelişmeler barındırsa da bunlar, iklim krizinin kendiliğinden çözüleceği anlamına gelmiyor. Aksine, dünya hâlâ güvenli sınırların oldukça ötesine ilerliyor.

İklim krizinin cevabı Çin'de mi?

Söyleşinin en dikkat çekici bölümlerinden biri, Çin'in iklim krizindeki rolüne ayrılıyor. Röportajı yapan Michael Walker, “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” yayımlandığında tartışmanın büyük ölçüde fosil yakıt şirketleri ile taban hareketleri arasında geçtiğini, ancak bugün tabloya yeni ve belirleyici bir aktörün eklendiğini söylüyor: Çin. Gerçekten de son on yılda güneş panelleri, bataryalar ve elektrikli araçların maliyetindeki dramatik düşüş, büyük ölçüde Çin'in devasa üretim kapasitesi sayesinde gerçekleşti. Küresel iklim projeksiyonlarının iyileşmesinde de Batı'daki siyasi mücadelelerden çok bu dönüşümün etkisi hissediliyor.

Klein bu tespite itiraz etmiyor. Yenilenebilir enerjinin ucuzlamasını "büyük bir gelişme" olarak nitelendiriyor ve bunun iklim mücadelesi açısından gerçek bir kazanım olduğunu kabul ediyor. Ancak aynı anda başka bir gerçeğin de altını çiziyor: Çin hâlâ dünyanın en büyük karbon salımı yapan ülkesi ve kömürden tamamen vazgeçmiş değil. Üstelik Pekin'in önceliği tüketimi azaltmak ya da ekonomik büyümeyi sorgulamak değil; üretimi, refahı ve sanayi kapasitesini artırarak enerji dönüşümünü yönetmek. Başka bir deyişle, Çin'in izlediği yol bir "küçülme" modeli değil, güçlü devlet müdahalesiyle yürütülen farklı bir kalkınma stratejisi.

Klein'a göre Çin deneyiminin gözden kaçan bir başka yönü daha var. Pekin yönetimini harekete geçiren yalnızca uzun vadeli iklim hedefleri değildi; yıllarca hava ve su kirliliğine karşı örgütlenen yerel toplulukların baskısı da belirleyici oldu. Özellikle başkentte yaşamı dayanılmaz hale getiren hava kirliliği, Komünist Parti açısından bir meşruiyet sorununa dönüşünce devlet kapsamlı adımlar atmak zorunda kaldı. Dolayısıyla Çin örneği, yalnızca güçlü devlet kapasitesinin değil, toplumsal baskının da dönüşümde nasıl rol oynayabileceğini gösteriyor.

Yine de Klein'ın vardığı sonuç net. Çin'in başarısı, iklim krizini serbest piyasanın kendi başına çözecemeyeceğinin, tam tersine, büyük ölçekli dönüşümlerin güçlü kamu müdahalesi olmadan gerçekleşemeyeceğinin kanıtı. Ancak bunun da tek başına yeterli olduğu söylenemez. Çünkü dünyanın en büyük yenilenebilir enerji üreticisi aynı zamanda en büyük emisyon kaynağı olmayı sürdürüyor. Klein'ın gözünde bu çelişki, iklim krizinin teknolojik değil, nihayetinde siyasal bir mesele olmaya devam ettiğinin en açık göstergesi.

Yeşil Kapitalizmin sınırları

“İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” kitabının en çok tartışılan iddialarından biri, iklim krizinin milyarderler ya da piyasa tarafından çözülemeyeceğiydi. Klein'a göre geçen on yıl bu tezi doğruladı. Bir zamanlar kendilerini iklim krizinin çözümünün parçası olarak sunan teknoloji milyarderleri artık bu iddiayı sürdürme ihtiyacı bile hissetmiyor. Sermayenin yeni gözdesi, yeşil dönüşüm değil; yapay zeka.

Klein, bunun yalnızca teknoloji sektöründeki bir yön değişikliği olmadığını söylüyor. Yapay zeka altyapısını besleyen dev veri merkezleri, muazzam miktarda elektrik tüketiyor ve bu da fosil yakıt şirketlerine yeni bir pazar açıyor. Özellikle Asya pazarında eskisi kadar alıcı bulamayan enerji şirketleri için veri merkezleri adeta yeni bir can simidi hâline gelmiş durumda. Klein, yakın dönemde ortaya çıkan sektör belgelerine atıfla, bazı enerji şirketi yöneticilerinin bunu açıkça "yeni bir pazar" olarak gördüğünü hatırlatıyor. Ona göre yapay zeka ekonomisi, iklim krizini hafifletmekten çok, fosil yakıt sektörüne yeni bir büyüme alanı sunuyor.

Bu tablo, Klein'ın kapitalizme yönelik temel eleştirisini de yeniden doğruluyor. Kapitalizm, aynı anda birbirine zıt görünen iki süreci birlikte işletebiliyor. Bir yandan güneş panelleri, bataryalar ve elektrikli araçlardan büyük karlar elde edilirken, diğer yandan toplam enerji tüketimi ve karbon salımı artmaya devam edebiliyor. Dolayısıyla yenilenebilir enerji yatırımlarının büyümesi tek başına güvenli bir iklim anlamına gelmiyor. Ekonomik sistem, yeşil teknolojileri kendi büyüme mantığının içine kolaylıkla eklemleyebiliyor.

Klein'ın burada yaptığı ayrım önemli. Kimse yenilenebilir enerji sektörünün gelişemeyeceğini ya da bu alanda büyük ekonomik fırsatlar doğmayacağını söylemiyor. Asıl soru, bu dönüşümün bizi gerçekten yaşanabilir bir geleceğe götürüp götürmediği. Daha fazla güneş paneli satılması ile insanların güvenle yaşayabileceği, işe gidip gelebileceği, aşırı sıcaklar ya da felaketler karşısında savunmasız olmayan bir toplum inşa edilmesi aynı şey değil. Klein'a göre son on yılın en büyük yanılgılarından biri de bu ikisini birbirine karıştırmak oldu.

Bu nedenle teknolojiye duyulan iyimserliği bütünüyle reddetmiyor, ancak teknolojiyi siyasal dönüşümün yerine koyan anlayışa karşı çıkıyor. Çin'in yenilenebilir enerji hamlesi ne kadar önemli olursa olsun, yapay zeka ekonomisinin yükselişi de aynı ölçüde yeni çelişkiler üretiyor. Klein'ın vardığı sonuç açık: İklim krizinin çözümü ne piyasanın kendiliğinden işlemesine ne de yeni teknolojilerin mucize yaratmasına bırakılabilir. Teknoloji ancak farklı bir siyasal ve ekonomik düzenin parçası olduğunda gerçek bir dönüşüm sağlayabilir.

Yeşil Yeni Düzen neden siyaseten karşılık bulamadı?

Naomi Klein, iklim siyasetinin son on yılına dönüp baktığında en büyük hayal kırıklıklarından birinin Yeşil Yeni Düzen'in (Green New Deal) yarım kalması olduğunu söylüyor. Kendisi de Bernie Sanders'ın 2020 başkanlık kampanyasında yer aldı ve o dönemi hâlâ önemli bir dönüm noktası olarak görüyor. Sanders'ın önerisi yalnızca ABD'nin karbon emisyonlarını azaltmayı hedeflemiyor, tarihsel sorumluluğunu kabul ederek Küresel Güney'e kaynak aktarımını da içeren kapsamlı bir dönüşüm vaat ediyordu. Seçimi kazanamadı, ancak Klein'a göre asıl dikkat çekici olan, böyle bir programın beklenenden çok daha geniş bir toplumsal karşılık bulabilmiş olmasıydı.

Yine de geriye dönüp baktığında önemli bir eksiklik görüyor. Hareket, güçlü bir toplumsal altyapı kurulmadan doğrudan iktidara ulaşmaya çalıştı. Sanders'ın ABD'de, Jeremy Corbyn'in ise Birleşik Krallık'ta temsil ettiği siyasal moment, tabanda yeterince kök salmadan zirveye oynamıştı. Klein bunu bir "kestirme yol" olarak tanımlıyor. Seçim yenilgilerinin ardından bu enerjiyi ayakta tutacak örgütsel yapı kurulamayınca, ortak mücadele yerini iç tartışmalara bıraktı. Esprili bir dille ifade ettiği gibi, insanlar "örgütlenmek yerine podcast açıp birbirine saldırmaya" başladı.

Klein'ın en sert eleştirisi ise Joe Biden döneminde çıkarılan Enflasyonu Düşürme Yasası'na (Inflation Reduction Act - IRA) yöneliyor. Dışarıdan bakıldığında bu paket, temiz enerji yatırımları açısından ABD tarihinin en büyük kamu hamlelerinden biri olarak görüldü. Ancak Klein'a göre Yeşil Yeni Düzen'in ruhunu taşımıyordu. Franklin D. Roosevelt'in New Deal programı insanların gündelik hayatına doğrudan dokunmuştu: yeni işler yaratmış, parklar, yüzme havuzları, yollar ve ormanlar inşa etmişti. Devlet yalnızca yatırım yapmamış, aynı zamanda sanatçılar, yazarlar ve kültür kurumları aracılığıyla bu dönüşümün hikayesini de anlatmıştı. İnsanlar değişimi yalnızca rakamlarda değil, yaşadıkları kentlerde ve mahallelerde hissedebiliyordu.

Buna karşılık IRA, Klein'a göre büyük ölçüde vergi teşvikleri ve piyasa mekanizmaları üzerine kurulu karmaşık bir program olarak kaldı. Devlet birçok işi doğrudan üstlenmek yerine özel sektörü teşvik etmeyi tercih etti; bu nedenle dönüşüm, sıradan yurttaşların gündelik deneyimine yeterince yansımadı. Sonuçta sağ popülist siyaset, yükselen hayat pahalılığını "yeşil politikaların bedeli" olarak sunabildi. İnsanlar ise bu iddiaya karşı kendi yaşamlarından örnek verecek kadar somut bir kamusal dönüşüm deneyimlememişti.

Klein'ın vardığı sonuç, bugün birçok merkez sol partinin çıkardığı dersle taban tabana zıt. Ona göre sorun, iklim politikalarının seçim kazandırmaması değil; insanların hayatını doğrudan iyileştiren, görünür ve ortak fayda üreten kamusal programların yeterince inşa edilememiş olması. Başka bir ifadeyle mesele, Yeşil Yeni Düzen fikrinin başarısızlığı değil; onun hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanamamış olması.

İklim diplomasisi neden tıkandı?

Klein, uluslararası iklim müzakerelerine dair hayal kırıklığının yeni olmadığını söylüyor. Dönüm noktası olarak 2009'daki Kopenhag Zirvesi'ni hatırlatıyor. O dönem birçok kişi, dünyanın bağlayıcı emisyon hedefleri üzerinde uzlaşabileceğini umuyordu. Ancak beklentiler karşılanmadı. Altı yıl sonra imzalanan Paris Anlaşması ise küresel iklim mücadelesi açısından önemli bir diplomatik başarı olarak sunulsa da, Klein'a göre temel sorunu çözmekten uzaktı.

Bunu anlatırken çarpıcı bir ayrıntı paylaşıyor. Paris Anlaşması yayımlandığında belgeyi açıp "petrol", "gaz" ve "kömür" kelimelerini tek tek aradığını anlatıyor. Sonuç her seferinde aynıydı: "Bulunamadı." Ona göre bu, iklim diplomasisinin temel çelişkisini özetliyor. Dünyayı ısıtan şeyin fosil yakıtlar olduğu gerçeği ortadayken, onları üretmemeyi ve kullanmamayı açıkça ufkuna koymayan bir anlaşmanın sorunu çözmesi mümkün değildi. Paris, ülkelerin gönüllü taahhütlerine dayanan önemli bir uzlaşmaydı; fakat fosil yakıt çağını sona erdirecek bağlayıcı bir yol haritası sunmuyordu.

Aradan geçen yıllar Klein'ın bu kuşkularını daha da güçlendirmiş. Son dönemde düzenlenen COP zirvelerinin bir kısmına dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisi ülkeleri (örneği zirveyi aynı zamanda Karabağ'daki etnik temizliğini aklamak için kullanan Azerbaycan) ev sahipliği yaptı; hatta bazı zirvelerin başkanlığı doğrudan fosil yakıt sektörünün önde gelen isimlerine verildi. Klein'a göre bu tablo, iklim müzakerelerinin giderek kendi amacıyla çelişen bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Bir zamanlar bu zirveleri küresel baskı oluşturmanın önemli araçları olarak gören pek çok iklim aktivisti de artık aynı inancı taşımıyor.

Yine de tamamen umutsuz değil. Klein'ın dikkat çektiği gelişmelerden biri, dönemin Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro'nun öncülüğünde şekillenen ve fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesini açıkça savunan ülkeler koalisyonu. Yaklaşık kırk ülkenin destek verdiği bu girişim, ilk kez sorunu doğrudan kaynağından ele almaya çalışıyor. Klein, bu tür ittifakların COP süreçlerinin yerine geçmeyeceğini, ancak yıllardır dile getirilmeyen gerçeği nihayet uluslararası siyasetin merkezine taşıdığını düşünüyor: İklim krizini çözmek istiyorsak yalnızca emisyonları değil, petrol, gaz ve kömür üretimini de azaltmayı konuşmak zorundayız.

Bu noktada söyleşi yalnızca iklim politikasıyla sınırlı kalmıyor. Klein, özellikle Donald Trump'ın yeniden yükselişiyle birlikte Latin Amerika'daki ilerici hükümetlerin artan baskıyla karşı karşıya kalmasını da bu bağlamda değerlendiriyor. Arjantin, Şili, Honduras, Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ortaya çıkan alternatif enerji ve kalkınma arayışlarının yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda jeopolitik bir mücadeleye dönüştüğünü savunuyor. Ona göre iklim krizi artık yalnızca çevre politikalarının değil, küresel güç dengelerinin de merkezinde yer alıyor.

Yarın ikinci bölümde: Bizi teknoloji değil demokratik dönüşüm kurtarır