- Musk ve Thiel gibiler için gelecek, gücü elinde tutan küçük bir azınlığın hayatta kalacağı ve hakikati denetleyeceği yeni bir düzendir. İklim krizini piyasaya ve teknolojik çözümlere bırakmak yerine, demokratik siyaset, kamusal dayanışma ve toplumsal örgütlenmeyi savunmak tek gerçek alternatiftir.
- Klein, son on yılın iklim hareketini karmaşık bir süreç olarak görüyor. Milyonları sokağa döken dalga kalıcı siyasi kazançlar getiremese de 2019-2020 gençlik grevleriyle kırılma anı yarattı. Greta Thunberg öncülüğündeki okul grevleri krizi küresel gündeme taşırken, bugünün iklim taleplerinin ve kavramlarının da zeminini hazırladı.
- Büyük medya şirketleri için haber artık temel faaliyet alanı olmaktan çıktı; daha geniş ticari çıkarların yalnızca bir parçası hâline geldi. Bu nedenle siyasi iktidarla ya da büyük sermayeyle karşı karşıya gelmek yerine uzlaşmayı tercih edebiliyorlar.
- Dijital platformların yarattığı ve Klein’ın "izleyici esareti" dediği durum, içerik üreticilerini sürekli dikkat çekmeye zorluyor. Dolayısıyla derinlikli tartışmalar zorlaşırken öfke, kutuplaşma ve sürekli içerik üretme baskısı öne çıkıyor; haber ise artık temel faaliyet alanı olmaktan çıkıyor.
Kanadalı yazar ve gazeteci Naomi Klein ile Novara Media'dan Michael Walker'ın yaptığı söyleşinin ikinci bölümünde; teknoloji, medya, hakikat krizi ve kıyamet çağında siyaset ve kurtuluş değerlendiriliyor.
Naomi Klein'ın 1999'da yayımlanan “No Logo” kitabı, küresel şirketlerin yükselişini ve medya tekelleşmesini anlatıyordu. Aradan geçen çeyrek yüzyılda medya dünyası kökten değişti. Eskiden tartışma birkaç büyük şirketin hangi haberlerin yayımlanacağına karar veren "kapı bekçileri" etrafında dönüyordu. Bugün ise görünürde çok daha çoğulcu bir medya ortamı var. Herkes kendi yayınını yapabiliyor, doğrudan okuruna ulaşabiliyor. Ancak Klein'a göre bu kez de farklı bir bağımlılık ortaya çıktı.
Dijital platformlar bağımsız gazetecilere ve yazarlara yeni imkanlar sunsa da, onları bu kez de doğrudan izleyicinin beklentilerine bağımlı hâle getiriyor. Klein'ın "izleyici esareti" diye tanımladığı bu durum, içerik üreticilerini sürekli dikkat çekmeye, takipçilerini elde tutmaya ve kendi kitlesinin beklentilerini boşa çıkarmamaya zorluyor. Böyle bir ortamda karmaşık meseleleri bütün yönleriyle tartışmak giderek zorlaşıyor; bunun yerine öfke, kutuplaşma ve sürekli içerik üretme baskısı öne çıkıyor.
Medyanın krizi, hakikatin krizi
Klein, kurumsal medyanın yaşadığı dönüşümü de aynı çerçevede değerlendiriyor. Büyük medya şirketleri için haber artık temel faaliyet alanı olmaktan çıktı; daha geniş ticari çıkarların yalnızca bir parçası hâline geldi. Bu nedenle siyasi iktidarla ya da büyük sermayeyle karşı karşıya gelmek yerine uzlaşmayı tercih edebiliyorlar. Klein'a göre Donald Trump döneminde yaşananların önemli derslerinden biri de buydu: Medya kuruluşlarının editoryal bağımsızlığı, onları finanse eden şirketlerin ekonomik çıkarlarından her zaman daha güçlü olmayabiliyor.
Bu nedenle çözümü yalnızca yeni platformlarda aramıyor. Savunduğu şey, kamusal yararı önceleyen bir "bilgi müşterekleri" (information commons) anlayışı. Güçlü kamu yayıncılığı, kâr amacı gütmeyen gazetecilik ve kamusal bilgi üretimine yapılan yatırım, ona göre demokratik toplumların temel altyapılarından biri. "İyi bilgiye yatırım yapmazsak, iyi kararlar almamız da mümkün olmaz" derken kastettiği tam olarak bu.
Klein'ın kısa süre önce açtığı Patterns adlı Substack bülteni de bu arayışın bir parçası. Hızlı tüketilen içerikler yerine uzun soluklu yazılar yazabileceği, gündemin hızına teslim olmayan bir alan yaratmak istediğini söylüyor. Ancak bunu dijital platformlara duyduğu bir güvenin göstergesi olarak da sunmuyor. Aksine, Substack'in de nihayetinde özel bir şirket olduğunu ve yarın başka bir teknoloji devinin eline geçebileceğini hatırlatıyor. İdeal olanın, bu tür dijital kamusal alanların kâr odaklı şirketler yerine kullanıcıların ya da çalışanların ortaklaşa yönettiği yapılara dönüşmesi olduğunu düşünüyor.
Bu nedenle Klein'ın medya eleştirisi nostaljik bir "eski gazetecilik daha iyiydi" özlemi değil. Asıl mesele, kamusal tartışmanın sağlıklı biçimde yürüyebilmesi için nasıl bir bilgi ekosistemine ihtiyaç duyduğumuz. Ona göre iklim krizinin, yükselen otoriterliğin ve dijital platform ekonomisinin kesiştiği yerde mücadele yalnızca enerji ya da çevre politikaları üzerine değil; aynı zamanda hakikatin nasıl üretileceği üzerine de veriliyor.
İklim hareketi kendini yeniden kurabilir mi?
Klein, son on yılın iklim hareketine tek bir hüküm vermenin mümkün olmadığını düşünüyor. Bir yandan milyonlarca insanı harekete geçiren, iklim krizini siyasetin merkezine taşıyan güçlü bir toplumsal dalga yaşandı; diğer yandan bu enerji kalıcı siyasal kazanımlara dönüştürülemedi. Yine de geriye dönüp baktığında, özellikle 2019 ve 2020 yıllarındaki gençlik grevlerini önemli bir dönüm noktası olarak görüyor. Greta Thunberg öncülüğünde başlayan küresel okul grevleri, iklim krizini ilk kez milyonlarca insanın gündelik siyasi gündemine taşıdı. Klein'a göre bugün hâlâ kullanılan birçok kavram ve talep, o dönemin yarattığı toplumsal baskının ürünü.
Ancak aynı dönemde hareketin önemli stratejik hatalar yaptığını da düşünüyor. Özellikle Londra'da bazı iklim eylemlerinin sabah işe gitmeye çalışan emekçileri hedef alması, yanlış bir siyasi mesaj üretti. Klein'a göre insanlar zaten hayat pahalılığıyla mücadele ederken, iklim hareketinin gündelik yaşamlarını daha da zorlaştıran bir güç gibi görünmesi büyük bir yanlıştı. Böylece sağ siyaset uzun süredir kurmaya çalıştığı karşıtlığı güçlendirme fırsatı buldu: Sanki insanlar ya "dünyanın sonunu" ya da "ayın sonunu" düşünmek zorundaymış gibi suni bir tercih yaratıldı.
Oysa Klein, başarılı iklim siyasetinin tam tersini yapması gerektiğini savunuyor. İnsanların yaşam maliyetini düşüren, barınmayı kolaylaştıran, ulaşımı ucuzlatan ya da kamusal hizmetleri güçlendiren politikalar aynı zamanda güçlü iklim politikaları da olabilir. Söyleşide buna güncel örnekler veriyor. Ücretsiz ya da düşük maliyetli toplu ulaşım vaatleri, enerji verimli sosyal konut projeleri ya da aşırı sıcaklar sırasında kiracıların korunmasına yönelik düzenlemeler, çoğu zaman "iklim politikası" etiketi taşımadan da iklim adaletinin parçası hâline gelebiliyor. Klein'a göre iklim hareketi, soyut karbon hedeflerinden çok insanların gündelik hayatındaki somut sorunlarla bağ kurduğu ölçüde geniş toplumsal destek bulabiliyor.
Bu çerçevede son dönemde dikkatini çeken yeni mücadele alanlarından biri de yapay zeka veri merkezleri. İlk bakışta teknoloji politikası gibi görünen bu mesele, Klein'a göre çok daha geniş bir toplumsal koalisyon kurma potansiyeli taşıyor. Dev veri merkezleri yalnızca enerji tüketimini artırmıyor; elektrik fiyatlarını yükseltiyor, su kaynakları üzerinde baskı yaratıyor ve otomasyon yoluyla istihdamı da tehdit ediyor. Böylece çevreciler, sendikalar, yerel topluluklar ve tüketiciler aynı sorun etrafında buluşabiliyor. Klein, bunun iklim hareketinin uzun süredir aradığı ortak mücadele zeminlerinden biri olabileceğini düşünüyor.
Bu nedenle geleceğe dair iyimserliği büyük teknolojik atılımlardan değil, farklı toplumsal kesimlerin ortak çıkarlar etrafında yeniden bir araya gelebilme ihtimalinden kaynaklanıyor. Ona göre iklim hareketinin önündeki asıl görev, iklim krizini tek başına çevresel bir mesele olmaktan çıkarıp konut, ulaşım, çalışma hayatı ve enerji gibi herkesin doğrudan deneyimlediği sorunlarla yeniden ilişkilendirmek. Ancak böyle bir siyaset, hem daha geniş ittifaklar kurabilir hem de iklim krizini gündelik hayatın dışında kalan soyut bir tehdit olmaktan çıkarabilir.
Teknoloji kimi kurtaracak?
Naomi Klein, “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” kitabında jeomühendislik fikirlerine mesafeli yaklaşmıştı. Aradan geçen yıllar bu tutumunu değiştirmemiş; aksine daha da güçlendirmiş. Özellikle atmosfere sülfat parçacıkları salarak Güneş ışınlarının bir kısmını geri yansıtmayı hedefleyen stratosferik aerosol enjeksiyonu gibi önerilerin giderek daha ciddi biçimde tartışılmasından kaygı duyuyor. Ona göre mesele yalnızca bu teknolojilerin işe yarayıp yaramayacağı değil, böylesine büyük müdahalelerin nasıl bir siyasal dünyada uygulanacağı.
Klein, laboratuvar araştırmalarına ilkesel olarak karşı olmadığını özellikle vurguluyor. Ancak iklim sistemi üzerinde yapılacak açık hava deneylerinin masum bilimsel çalışmalar olarak görülmesine itiraz ediyor. Çünkü bu tür müdahalelerin etkisi laboratuvar sınırları içinde kalmıyor. Atmosfer üzerinde gerçekleştirilecek küçük ölçekli bir denemenin bile küresel ölçekte nasıl sonuçlar doğuracağını önceden bilmek mümkün değil. En temel sorulardan biri hâlâ cevapsız: Böyle bir teknoloji muson sistemlerini nasıl etkiler? Güney Asya'daki milyonlarca insanın tarımını ve su döngüsünü değiştirebilir mi? Klein'a göre bu soruların kesin yanıtını verebilecek bir deney tasarlamak zaten mümkün değil.
Asıl itirazı ise teknolojinin kendisinden çok, onu kullanacak siyasal düzene yönelik. Jeomühendislik tartışmaları çoğu zaman teknik bir problem çözer gibi yürütülüyor; sanki bu kararları alacak tarafsız ve herkesin çıkarını gözeten küresel kurumlar varmış gibi davranılıyor. Oysa Klein bunun tam tersinin geçerli olduğunu düşünüyor. Dünya, uluslararası işbirliğinin güçlendiği bir döneme değil; milliyetçiliğin, büyük güç rekabetinin ve otoriter yönetimlerin yükseldiği bir döneme giriyor. Böyle bir ortamda atmosfer üzerinde kimin söz sahibi olacağı sorusu, teknolojinin kendisinden daha önemli hâle geliyor.
Bu yüzden sık sık şu örneği veriyor: Diyelim ki Avrupa'da ölümcül sıcak hava dalgaları yaşanıyor ve bazı hükümetler sıcaklıkları düşürmek için jeomühendislik uygulamalarına başvurmaya karar veriyor. Peki bunun sonucunda Hindistan'daki muson yağışları zayıflarsa ne olacak? Milyonlarca insanın yaşamını etkileyebilecek böyle bir kararı kim verecek? Hangi ülkenin güvenliği ya da refahı öncelikli sayılacak? Klein'a göre jeomühendislik, iklim krizini çözmekten çok yeni jeopolitik çatışmalar üretme potansiyeli taşıyor.
Bu nedenle bilimkurgu anlatılarının da dikkatli okunması gerektiğini düşünüyor. Kim Stanley Robinson'ın “Gelecek Bakanlığı” romanı sık sık iklim krizine dair iyimser bir gelecek tasavvuru olarak yorumlansa da, Klein romana farklı bir gözle bakıyor. Ona göre kitap, teknolojinin insanlığı otomatik olarak kurtaracağına dair bir vaat sunmuyor; aksine, böylesi araçların hangi siyasal koşullarda kullanılacağının belirleyici olduğunu hatırlatıyor. Aynı nedenle Mars kolonileri ya da "kaçış" senaryoları da ona göre çözüm değil, mevcut eşitsizliklerin başka bir gezegene taşınmasından ibaret.
Klein'ın vardığı sonuç oldukça net: İklim krizini değerlendirirken artık "en iyi ihtimalleri" değil, teknolojilerin en kötü koşullarda nasıl kullanılabileceğini de hesaba katmak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca neyin teknik olarak mümkün olduğu değil; bu teknolojilerin giderek daha otoriter, daha kutuplaşmış ve daha az hesap verebilir bir dünyada kimin kontrolünde olacağı.
Kıyamet çağında siyaset: Kim kurtulacak, kim gözden çıkarılacak?
Söyleşinin son bölümünde Klein, Astra Taylor ile birlikte kaleme aldığı yeni kitabı End Times Fascism'e uzanıyor. Kitabın çıkış noktası, ilk bakışta birbirinden çok uzak görünen iki dünyanın giderek birbirine benzemesi: Bir yanda dünyanın sonunu ilahi bir planın parçası olarak gören dini kıyamet anlatıları, diğer yanda insanlığın geleceğini yapay zeka, Mars kolonileri ya da "üstün insanlar" üzerinden kurgulayan teknoloji elitleri. Klein'a göre bu iki yaklaşımın ortak noktası, herkes için yaşanabilir bir dünya kurmaya çalışmak yerine yalnızca seçilmiş bir azınlığın geleceğini güvence altına almaya odaklanmaları.
Bu nedenle Elon Musk ve Peter Thiel gibi isimleri yalnızca teknoloji girişimcileri olarak değerlendirmiyor. Onlara göre gelecek, bütün toplumun birlikte yaşayacağı bir dünya değil; teknolojik ve ekonomik üstünlüğe sahip küçük bir grubun hayatta kalacağı yeni bir düzen. Mars kolonileri, yapay zekayla insanın "bir üst aşamaya" geçmesi ya da lüks sığınak projeleri, Klein'ın gözünde aynı zihniyetin farklı tezahürleri. Ortak fikir, mevcut toplumsal sorunları çözmek değil; onlardan kaçabilecek ayrıcalıklı bir çıkış yolu yaratmak.
Klein'a göre bu dünya görüşünün bir başka özelliği de hakikat üzerindeki denetim arayışı. Söyleşide Elon Musk'ın yapay zeka sistemini ilk aşamada "TruthGPT" olarak adlandırmak istemesini ve Wikipedia'yı sık sık hedef almasını bu çerçevede değerlendiriyor. Ona göre mesele yalnızca sosyal medya platformlarını kontrol etmek değil; hangi bilginin doğru kabul edileceğine karar verme gücünü de merkezileştirmek. Üniversitelerden bağımsız gazeteciliğe, kamu yayıncılığından Wikipedia gibi ortak bilgi kaynaklarına yönelik saldırıları da aynı eğilimin parçaları olarak görüyor.
Bu nedenle Trump'ın yeniden yükselişini yalnızca bir seçim meselesi olarak okumuyor. Klein'a göre son yıllarda çevre koruma, yapay zeka, biyogüvenlik ve nükleer teknoloji gibi alanlardaki uluslararası düzenlemelerin sistematik biçimde zayıflatılması, otoriter siyasetin daha geniş bir dönüşümünün işareti. Böyle bir dünyada teknoloji, demokratik denetimden uzaklaştıkça yeni riskleri azaltmak yerine daha da büyütebilir.
Yine de Klein söyleşiyi karamsarlıkla bitirmiyor. Aksine, bugün karşı karşıya olduğumuz tehdidin büyüklüğünü kabul etmenin, onu değiştirebilmenin ilk koşulu olduğunu söylüyor. İklim krizini teknolojiye ya da piyasalara havale eden çözümlerin yeni sorunlara yol açacağını; demokratik siyaset, kamusal dayanışma ve toplumsal örgütlenmenin hâlâ tek gerçek alternatif olduğunu savunuyor. Söyleşinin sonunda Stanley Kubrick'in Dr. Strangelove filmine gönderme yaparak önemli bir uyarıda bulunuyor: Artık yalnızca en iyi senaryoları hayal etmek yetmez; giderek daha otoriter ve daha çatışmalı hâle gelen bir dünyada, teknolojilerin en kötü koşullarda nasıl kullanılabileceğini de düşünmek zorundayız.
Kaynak: Novara Media Youtube kanalı
Kaynak link: https://www.youtube.com/watch?v=mICeyoJyYhk