• “Çok kutuplu dünya” ifadesi fazla teknik kalıyor, gerçekte yaşananlar çok daha sert. Tek merkezli dünya sistemi sona ererken, yeni güç odakları yükseliyor. Tarihte böyle dönemler hep istikrarsızlık üretir çünkü eski güçler konumunu korumaya çalışırken, yenileri daha fazla alan talep eder.
  • Çatışmalar artık yalnızca sınırlar ya da ordular üzerinden yürümüyor; sermaye akışları, lojistik koridorlar ve ekonomik merkezler de bu mücadelenin önemli cephelerini oluşturuyor. Bu yüzden önümüzdeki dönemin belirleyici sorusunun askeri olmaktan çok ekonomik olacağını düşünüyorum.
  • Uzun süre yaşadığımız düzenin değişmez olduğuna inandık. Oysa tarihte hiçbir düzen sonsuza kadar sürmüyor. Küreselleşmenin zaferi de, Amerikan üstünlüğünün kalıcılığı da, bugünün güç dengeleri de bunun istisnası değil. Şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz.

 

Gassan Dibeh* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Bugün okuduğum bir yazı, beni uzun zamandır ik kez bu kadar düşündürdü. Sabah kahvemi içerken okuduğum analiz, gün boyunca zihnimden çıkmadı. Haberleri takip eden herkes gibi ben de kendimi aylardır Gazze’den İran’a, Lübnan’dan Körfez’e kadar uzanan savaşların, krizlerin ve diplomatik hesaplaşmaların içinde kaybolmuş hissediyorum. Fakat bazen yaşananları yalnızca günlük gelişmeler olarak değil, daha büyük tarihi gelişmelerin parçaları olarak görmek gerekiyor. Okuduğum yazı da tam olarak bunu yapıyordu.

Son yıllarda dünyaya baktığımda en çok dikkatimi çeken şey, uzun süre değişmez gibi görünen düzenin çatırdaması. Soğuk Savaş sonrasında kurulan ve “küreselleşme” adı verilen sistem sanki artık son nefeslerini veriyor. Bir dönem dünyanın kaçınılmaz geleceği olarak sunulan serbest ticaret, açık piyasalar ve küresel entegrasyon söylemi bugün yerini korumacılığa, ticaret savaşlarına ve jeopolitik rekabete bırakmış durumda.

Amerika’nın küreselleşmeye tepkisi!

Trump’ın gümrük tarifeleriyle başlattığı yeni dönem aslında yalnızca ekonomik bir tercih değil. Bana göre bu, Amerika’nın kendi kurduğu düzeni terk ettiğini ilan etmesi anlamına geliyor. İlginç olan şu ki, küreselleşmenin en büyük savunucularından biri olan Amerika şimdi onun en büyük eleştirmeni hâline geldi. Bunun sebebi salt ideolojik değil. Küreselleşme büyük şirketlere ve finans sermayesine muazzam kazançlar sağladı ama aynı kazançlar Amerikan orta sınıfına ve işçilerine yansımadı. Birçok sanayi şehri boşaldı, fabrikalar kapandı, ücretler yerinde saydı.

Belki de bu yüzden Batı dünyasında yükselen milliyetçi sağ hareketleri yalnızca kültürel bir tepki olarak okumak eksik kalıyor. Ortada çok somut ekonomik nedenler var. İnsanlar yalnızca kimliklerini değil, geçim kaynaklarını da kaybettiklerini düşünüyorlar. Tarih boyunca ekonomik güvencesizlik ile siyasal radikalleşme arasında güçlü bir ilişki olmuştur. Bugün yaşananlar da bundan farklı görünmüyor.

Fakat bu hikâyenin diğer tarafında Çin var.

Çin sistemin dengesini değiştirdi

Yirmi yıl önce birçok kişi Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonunun mevcut sistemi güçlendireceğini düşünüyordu. Oysa ortaya çıkan sonuç tam tersi oldu. Çin sisteme katılmakla kalmadı; sistemin dengelerini de değiştirdi. Dünya Ticaret Örgütü’ne girişinden sonra küresel üretimin merkezi hâline geldi ve zamanla kendi ekonomik ağırlığını siyasi bir güce dönüştürmeye başladı.

Bugün sık sık duyduğumuz “çok kutuplu dünya” kavramı bana bazen fazla teknik geliyor. Oysa gerçekte yaşanan şey çok daha sert. Tek bir merkezin yönettiği dünya sona eriyor ve yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor. Böyle dönemler tarihte genellikle istikrarsızlık üretir. Çünkü eski güçler konumlarını korumak isterken yeni güçler daha fazla alan talep eder.

Ortadoğu’da yeni düzen arayışı

Tam da bu nedenle Ortadoğu’daki gelişmeleri yalnızca bölgesel çatışmalar olarak görmek yanlış olabilir.

İsrail’in son yıllardaki siyasal dönüşümü üzerine düşündüğümde de benzer bir tablo görüyorum. Uzun süre Batı’da İsrail, modern ve demokratik bir toplum olarak anlatıldı. Fakat içeride yaşanan ekonomik ve toplumsal dönüşümler bu tabloyu giderek aşındırdı. Neoliberal politikalar gelir eşitsizliğini artırdı, toplum içindeki fay hatlarını derinleştirdi ve siyasal merkezin zayıflamasına yol açtı.

Bugün ortaya çıkan aşırı sağ dalga yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. Bunun arkasında sosyal ve ekonomik bir dönüşüm de bulunuyor. Toplumun bazı kesimleri kendilerini dışlanmış hissederken, siyaset giderek daha sert ve daha saldırgan bir dil üretmeye başladı. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca Filistinlileri değil İsrail toplumunun kendisini de dönüştüren bir süreç oldu.

Bazen düşünüyorum: Tarihte faşizmin yükselişi neden çoğu zaman içerideki krizlerle bağlantılı olmuştur? Çünkü insanlar geleceğe dair umutlarını kaybetmeye başladıklarında, karmaşık gerçekleri açıklamaya çalışanlardan çok, bütün kötülüklerin sorumlusu olarak birilerini işaret edenlere inanma eğilimi gösteriyorlar. Bugün bölgede yaşananların bir kısmını da bu çerçevede okumak mümkün.

7 Ekim sonrasında yaşananlar yalnızca bir güvenlik meselesi değildi. O gün, aynı zamanda İsrail’in bölgesel projelerinin de kırılma noktası oldu. Uzun süre konuşulan yeni bölgesel düzen fikri ciddi darbeler aldı. Özellikle Filistin meselesi çözülmeden kalıcı bir normalleşmenin mümkün olmadığı yeniden ortaya çıktı.

Gazze El-Mevasi'de yerinden edilen Filistinliler sıcak yemek kuyruğunda bekliyor (13 Haziran 2026)/foto:AFP

Lojistik koridorlar ve ekonomik merkezler

Dikkatimi çeken bir diğer mesele ise işin ekonomik boyutu.

Geçmişte petrol ile Filistin meselesi arasında doğrudan bir bağ kurmak her zaman kolay değildi. Bugün ise enerji kaynakları, ticaret yolları, teknoloji yatırımları ve bölgesel nüfuz mücadeleleri aynı tablonun parçaları hâline gelmiş durumda. Çatışmalar artık yalnızca sınırlar ya da ordular üzerinden yürümüyor; sermaye akışları, lojistik koridorlar ve ekonomik merkezler de bu mücadelenin önemli cephelerini oluşturuyor.

Bu yüzden önümüzdeki dönemin belirleyici sorusunun askeri olmaktan çok ekonomik olacağını düşünüyorum. Çünkü bir toplumun gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla ölçülmez. Üretebildiği bilgiyle, geliştirdiği teknolojiyle, kurduğu kurumlarla ve insan kaynağının niteliğiyle de ölçülür. Tarihe baktığımızda kalıcı etki bırakan toplumların bunu sadece savaş meydanlarında değil, üretim ve düşünce alanında da başardıklarını görüyoruz.

Belki de bu yüzden zihnim ister istemez İslam medeniyetinin en parlak dönemlerine gidiyor.

Bugün geçmişe çoğu zaman romantik bir özlemle bakılıyor. Oysa geçmişin değeri, nostalji yaratmasında değil, bugüne dair dersler sunmasında yatıyor. Abbasiler döneminde ortaya çıkan bilimsel ve kültürel atılımın temelinde yalnızca askeri başarılar yoktu; merak, öğrenme arzusu ve farklı bilgi kaynaklarına açıklık vardı. Antik Yunan mirası çevrildi, tartışıldı ve geliştirildi; dünyanın farklı bölgelerinden gelen fikirler ortak bir havuzda buluştu.

Ortadoğu bağımlılığa sürüklendi

Harezmi'den İbn Sina'ya, Farabi'den İbn Rüşd'e uzanan çizgi yalnızca İslam tarihinin değil, insanlık tarihinin ortak mirasıdır. Bu nedenle Batı medeniyeti ile İslam medeniyetini birbirinin karşıtı olarak sunan söylemler bana her zaman eksik ve yüzeysel görünmüştür. Çünkü bu iki dünya birbirinden kopuk değil, aynı tarihsel birikimin farklı halkalarıdır.

Belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Bir zamanlar bilgi üreten, ticaret ağları kuran ve dünyanın başlıca merkezlerinden biri olan bu coğrafya nasıl oldu da çoğu zaman tüketici ve bağımlı bir konuma sürüklendi?

Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Ancak çözümün yalnızca serbest piyasa sloganlarında bulunmadığı açık. Kalkınma kendiliğinden gerçekleşen bir süreç değil; uzun vadeli bir vizyon, kurumsal kapasite ve toplumsal seferberlik gerektiriyor.

Bugün yapay zekâ devriminden söz ediyoruz. Fakat teknoloji tek başına refah üretmiyor. Tarih, teknolojik ilerlemenin meyvelerinin toplumun geniş kesimlerine yayılmasının ancak doğru siyasi ve ekonomik tercihlerle mümkün olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde ilerleme, toplumun tamamını değil yalnızca dar bir çevreyi zenginleştiren bir ayrıcalığa dönüşebiliyor.

Arap dünyasının sınavı ve ihtiyacı

Bu yüzden bölgenin geleceğini düşündüğümde aklıma sürekli aynı kavramlar geliyor: üretim, teknoloji, bilgi ve iş birliği.

Arap dünyasının önündeki en büyük sınav da belki burada yatıyor. Birbirinden kopuk ekonomilerle, dar iç pazarlarla ve büyük ölçüde ham madde gelirlerine dayanan modellerle kalıcı bir dönüşüm yaratmak kolay görünmüyor. Gerçek bir kalkınma için daha büyük ekonomik ölçeklere, sanayileşmeye, bilgi üretimine ve sermayenin üretken alanlara yönlendirilmesine ihtiyaç var.

Özellikle Suriye'nin yeniden inşası bu açıdan önemli bir sınav olacak. Eğer ortak bir ekonomik vizyon geliştirilebilirse, bu süreç yalnızca bir yeniden imar faaliyetinin ötesine geçebilir ve daha geniş çaplı bir dönüşümün başlangıcına dönüşebilir.

Günün sonunda not defterimi kapatırken aklımda tek bir düşünce kaldı: Uzun süre yaşadığımız düzenin değişmez olduğuna inandık. Oysa tarihte hiçbir düzen sonsuza kadar sürmüyor. Küreselleşmenin zaferi de, Amerikan üstünlüğünün kalıcılığı da, bugünün güç dengeleri de bunun istisnası değil.

Şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Bu dönemin nasıl şekilleneceğini yalnızca büyük devletlerin kararları değil, toplumların kendi geleceklerini nasıl tasarlayacakları da belirleyecek.

Geçmiş, sadece hatırlanacak bir hikâye değildir. Doğru okunduğunda geleceği kurmak için bir rehbere dönüşebilir. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak budur: geçmişe özlemle bakmak değil, ondan güç alarak yeni bir ufuk inşa etmek.

*Dr. Ghassan Dibeh, Lübnan Amerikan Üniversitesi (LAU) İktisat Bölümü Başkanı ve ekonomi profesörüdür. Ekonomi, fizik ve veri bilimi disiplinlerini birleştiren çalışmalarıyla tanınan akademisyen; özellikle Ortadoğu ekonomisi, kapitalizm ve göç eğilimleri üzerine yaptığı araştırmalarla uluslararası düzeyde tanınıyor.

Kaynak link: https://alsifr.org/post-imperialist-war