Konuyla ilgili kurum ve kuruluşların yayınladığı raporlar içini daraltıyor insanın. İşte Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler(RSF) örgütünün yıllık yayımladığı “Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması’nda bu yıl Türkiye, 179 ülke içerisinde 154. sırada yer aldı” diyor. Geçen sene yayımlanan sıralamada ise Türkiye, 148. sırada yer almıştı.
Rapora göre sıralamadaki yeri itibariyle 2012’ye göre 6 sıra birden gerileyen Türkiye’de basın özgürlüğündeki bu kan kaybı, 2005 yılından beri sürüyormuş.
Raporunda Suriye’de süren iç savaş yüzünden Türkiye’nin ‘politik önemi’ olduğunu belirten RSF, Türkiye’yi “Şu zamanda dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” diye tanımladı. Raporda ayrıca Türkiye’de bulunan çeşitli ve canlı bir medya varlığına rağmen, ülkenin bölgesel model olma arzusuna ulaşmada başarısız olduğunu açıklayarak, Türk devletini “güvenlik adına, bütün eleştirileri çeşitli yasa dışı organizasyonlar tarafından hazırlanan komplolar olarak görmeye eğilimli bir paranoya” sürdürmekle eleştirdi. Organizasyon paranoyanın, “Kürt sorunu üzerine yükselen gerilimle işaretlenen” geçen yıldan bu yana arttığını belirtiyor.
Ayrıca son günlerde kimi gazetecilerin tasfiye edilmesinin ardından, Avrupa Birliği’nden de tepki yağdı. AB’den gelen açıklamalar da Türkiye’de basın özgürlüğü konusundaki endişelerin arttığı yönünde.
Yayınlanan bildiride, basın özgürlüğünün üç yapı taşı olarak belirledikleri, editoryal özgürlük, politik müdahaleden bağımsız çalışma ve medya sahipliğinde şeffaflık konularına vurgu yapılıyor. Rapora göre: ‘Hükümet yöneticileri ve ordu, basına karşı alenen bir baskı uyguladı, davalar açtı. Hükümeti açıkça eleştiren köşe yazarları işten atıldı. Bütün bunlar medyanın holdinglere olan aşırı ilgisi ve bu ilginin, bilgi akışında ya da ifade özgürlüğünde yarattığı etkiyle birleştiğinde sınırlamalar getiriyor ve ifade özgürlüğü kısıtlanıyor. Bu durum da Türk medyasında otosansürü sıradan bir durum haline getiriyor.
***
“Hukuk devletinde en etkili denetim gücü özgür ve bağımsız medyadır” der Robert Dahl. Bu yüzdendir ki basın özgürlüğü, tarih boyunca diktatörlüğe giden yollarda hep ilk kısıtlanan alan olmuştur.
Sansür genellikle kitle iletişim araçları tarafından üretilip dağıtılan bilgiyi bastırma ve çarpıtma süreci olarak algılanmakla birlikte, bu süreç hem özendirme hem de yasaklama biçiminde gerçekleştirilmektedir. Sansür, iletinin yayından önce ve sonra olmak üzere iki süreçte işlerlik kazanmaktadır.
Oto sansür süreçleri direk olarak iktidardan müdahale gelmeden, siyasal sistemdeki otoriter yapının uyguladığı baskıcı tutumdan dolayı, gazetecilerin korkarak kendilerini sansürlemesiyle başlamaktadır. Bu tutum, gittikçe içselleştirilmiş bir davranış biçimi olarak, gazetecilik pratiklerinde uygulanmakta olduğu karşımıza çıkmaktadır.
Eleştirel tavır alan yazar ve gazeteciler terör ile bağlantılı ilan edilip tutuklanmakta ya da işsiz bırakılmaktadır.
Kasıtlı yanlış bilgilendirme ve bazı gerçek bilgileri ve gözlemleri yanlış yorumlar ve yalanlarla karıştırmak veya gerçek bilginin sadece bir kısmını vererek yanlış yorumlarla bilgiyi dağıtmak, yaygın dezenformasyon taktiklerinden oldu hep bu ülkede.
Eğer hedef kitle bu tip kontrolden etkilenebilecekse uygulanan diğer bir teknik, gerçeklerin gizlenmesi veya sansürlemedir. Bazen de doğrudan baskıcı müdahaleye gerek kalmadan, habercilik alanında ‘intizamı’ sağlayıcı ‘önlemler’ alınır. Estirilen terör, verilen gözdağları zaten zihinlerde karakollar kurup, kendiliğinden gerekli otokontrolü sağlamaya yeterli olur.
Gerçekten demokrasi isteniyorsa medyanın çarpıtmaları, yalan-dolanları bırakması gerekiyor. Medya, çatışmaları meşrulaştıran, olağanlaştıran söylemini terk etmeli, dilini, ahlakını ve değerlerini gözden geçirmeli ve sorumluluk üstlenmelidir.
‘Dünyanın En Büyük Gazeteci Hapishanesi’
Özgür ve muhalif basını bitirmek ve ona destek verenlerin sesini kısmak amacıyla yapılıyor her şey. Bu ülkede muhalif gazetecilere, yazarlara yönelik saldırılar, tehditler, gözaltılar ve tutuklamalar hiç eksik olmadı. İşten çıkarma uygulamaları da günlük yaşamın bir parçası haline geldi artık.