1970’lerdeki ikinci dalga feminist hareketin öncüleri, 40 yıl sonra bu çekimde bir araya gelmiş ve feminist hareketin dününü, bugününü konuşmuşlar. Ama en çok kendi mücadelelerini anlatmışlar, ki zaten belgeselin en kıymetli yanı bu.
Onyıllar, hatta yüzyıllar boyunca küçümsedikleri, beğenmedikleri kadınlar, feministler dünyanın hayal gücünü ele geçirmiş durumda ve küresel dünyadaki sağ-faşizan eğilimlere rağmen en görünür mücadele yine kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği mücadele...
ZABEL MİRKAN
Feminists: What were they thinking? (Feministler: Ne düşünüyorlardı?), 2017 yapımı bir belgesel. Son zamanlarda sıkça denk geldiğim, insanlardan iyi eleştiriler duyduğum için zaten merak ediyordum; ancak Feminist Mekân’da da gösterimi olacağını duydum ve ilk fırsatta izlemeye koyuldum.
Belgesel, fotoğrafçı Cynthia MacAdams’ın 1970’li yıllarda önce kendi çevresindeki sanatçı, feminist, aktivist kadınların fotoğraflarını çekmesiyle; ardından sokakta gördüğü, tanımadığı kadınları da çekmesiyle meydana gelen bir kitaptan ilham alınarak kurgulanmış. Bu fotoğraf albümü-kitapta yer alan fotoğraflardaki kadınlardan tek istenen ise en rahat hissettikleri halleriyle poz vermelerini istemek olmuş. Buraya önemli bir not: Albümdeki kadınların çoğu yarı çıplak ve/veya tamamen çıplak. Kadınlar mülakatlarda da söyledikleri gibi ikinci dalga feminizmin de etkisiyle bedenlerinden utanmamayı öğrenmiş ve bedenlerini olduğu gibi kabullenmeye başlamışlar. Evet, bunun pornografiyle alakası yok. Çünkü o dönem yapılan bu işler meclise taşınmış bir şekilde, özellikle feminist sanatçı Judy Chicago; yaptığı işlerin pornografik olduğu gerekçesiyle sağ-muhafazakâr milletvekilerinin ağır saldırılarına ve hedef göstermelerine maruz kalmış. Nihayetinde yaptığı ise kadınların yaptığının sadece, artık bedenlerinden utanmamak olduğunu söylemek olmuş.
“Feministler: Onlar Ne Düşünüyorlardı?” belgeseli, işbu kitaptaki (Emergence) fotoğraflarda yer alan kadınlarla yapılan mülakatlardan oluşuyor. 1970’lerdeki ikinci dalga feminist hareketin öncülerinden sayılan Jane Fonda, Lily Tomlin, Cheryl Swannack, Judy Chicago ve Kate Millett gibi isimler, 40 yıl sonra bu çekimde bir araya gelmiş ve feminist hareketin dününü, bugününü konuşmuşlar. Ama en çok kendi mücadelelerini anlatmışlar, ki zaten belgeselin en kıymetli yanı bu.
Süfrajet misin?
Belgeselde en dikkat çeken ve şüphesiz en ilginç karakterlerden biri Judy Chicago. Çoğu genç feministin idolü olan bu isim, bugün TIME dergisinin 100 En Etkili İnsan listesinde. Belgeselde başına gelenlerin nedenini çok önce çözen Judy, bir yerde şöyle diyor: “Öğrenciyken derste profesör bana söz vermiyordu ve ben de bunun kadın olduğum için olduğunu düşünüyordum; ama bunu söylersem bana ‘Ne yani süfrajet misin?’ diyeceklerdi ve süfrajet insanların kafasında o yaşlı, çılgın, kızgın kadınlardı. Hayır, süfrajetim diyemezdim.” Hemen ardından ise siyah, genç bir kadın beliriyor kameranın önünde. Farklı ama aynı bir hikâyeyi de o aktarıyor. Siyah topluluk içinde beyaz kadınlarla birlikte mücadele etmesinin hoş karşılanmadığından ve feminist olduğunu söylediğinde siyah topluluktaki erkeklerin, onun kendilerinden nefret ettiğini düşündüklerinden bahsediyor. Ve en ikircikli mücadeleyi belki de o veriyor: Beyaz feministlerle ırkçı eğilimleri veya onun siyah olduğunu unutmaları üzerinden, siyah erkeklerle de beyaz feministlerle de mücadele etmeyi seçmesi üzerinden sorunlar yaşıyor. Nihayetinde olan ise kendisine feministim demesinden çekinmesi. Çünkü en iyi ihtimalle biri dalga geçecek. “Aa, feminist misin, tamam ben bir şey yapmadım, saldırma,” diyecek.
Kadınların öfkeli ve kızgın olma hali, çok küçük yaşta elimizden alındığı ve öfkeli olmanın kötü bir şey olduğu öğütlendiği için (Sen kızsın, bağırma; sen kızsın, kardeşine bak; sen kızsın, kenarda otur) bunu aşmak hayli zor oluyor. Öfkemizi belli ettiğimizde o “cadı feminist”, “yaygaracı kadın” olarak kodlanmaktan hâlâ korkuyoruz; çünkü kimse böyle kodlanmak istemez. Ama bu yargının ve kadınların bu sakınma hâlinin 1970’ler Amerikası’nda da böyle olduğunu görmek gerçekten son derece “sinir bozucu!”
Kadın Evi projesi
İşte bu Amerika’da Judy Chicago kadınlar olarak, yine erkeklerin her yeri kapladığı kültürel alanda da etkin olmadığımız sürece yerimizde sayacağımıza ikna olduğu için Miriam Schapiro ile bir proje geliştirmiş. Dönem için son derece radikal sayılacak bir proje hem de! Tarihteki ilk feminist sanat pratiği olarak sergilenen bu proje aynı zamanda kadınlar için bir alan, bulunmaz bir nimet. Çünkü projenin adı “Kadın Evi”. İkili, 1972’de Hollywood’da harabeye dönmüş bir evi topladıkları kadın sanatçılarla tamir etmişler ve içine evin restorasyonuna katkıda bulanan tüm kadınların eserlerini yerleştirmişler. Örneğin havlularla dolu bir dolapta cansız bir kadın manken var, dolabın her rafında mankenin vücudunun farklı bir kısmı duruyor. Judy şöyle diyor: “Sürekli bedenlerimize bakan erkeklerin, bedenlerimize bakışlarını nasıl algıladığımızı görmelerini istedim.”
Feministlerin önlenemez yükselişi
Belgeselde Donald Trump’ın protesto edildiği 2017’deki Women’s March (Kadınlar Yürüyüşü) gösterilerinden de görüntüler var. O görüntülerde bir anne ve kızıyla röportaj yapan muhabire anne gözleri dolu bir şekilde, bu yürüyüşe önceden annesiyle geldiğini, annesi vefat ettiğinden beri de kızıyla geldiğini; ama hâlâ sadece erkeklerle eşit haklara sahip olabilmek için orada yürüdüğüne inanamadığını söylüyor. Tüm bunlara rağmen ümit veren en güzel şeyi başka bir fotoğraf sanatçısı söylüyor: Feministlerin önlenemez bir yükselişi vardı. Dünyanın hayal gücünü ele geçirmişlerdi.”
1970’lerden ve daha da öncesinden kadınların en temel talebi erkeklerle eşit olmak. Eşit işleri yapmak ve eşit işleri yaptıkları için eşit ücretleri almak. Kürtaj hakkına sahip olabilmek, istedikleri zaman boşanabilmek, şiddete maruz kalmamak. Ancak bu en temel haklar dahi o denli dişle, tırnakla kazınarak alınmış ki belgeselde en keskin görebildiğimiz şey bu. Ve en üzücü olanı da. Ve belki de en korkuncu yine Judy Chicago’nun söylediği: “Bu eşitsizlik sürdükçe, yaptığımız her şeyin anlamı silinmeye çalışılacak ve yaptığımız hiçbir şey bizi o erkeklerden biri yapmayacak.”
‘Feministim’ dediğimizde aklına ilk gelen şaka yapmak olan erkekler neden aynı işleri yaptığımız halde aynı konumlarda olmadığımızı, olamadığımızı ya da neden eşit ücretler almadığımızı sorgulamaya başladığında bizi anlayabilecekler sadece. Sokakta yürümemizin dahi ne denli politik olduğunun farkında olmadan “feministmiş” esprisi yapmak çok kolay ve zahmetsiz, bir o kadar da ahmakça bir davranış çünkü. Ve erkekler onyıllar, hatta yüzyıllar boyunca bunlara maruz bıraktı bizi. Ama belgeselde de dediği gibi, küçümsedikleri, beğenmedikleri kadınlar, feministler dünyanın hayal gücünü ele geçirmiş durumda ve küresel dünyadaki sağ-faşizan eğilimlere rağmen en görünür mücadele yine kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği mücadele...