Ne diyelim?

İsterseniz şöyle diyelim:

Mustafa Kemal “ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” dedikten sonra...

Ordu diyelim ki Afyon önlerindeyken...

Genelkurmay, “Akdeniz Kalkanı harekatımız başarıyla son bulmuştur” demiş olsaydı...

Ne olurdu?

Şöyle olurdu: Çocuklar Mustafa Kemal’i nerede görseler, “Mustafa mıstık, arabaya kıstık, on mum yaktık, seyrine baktık” diye taşkalaya alırlardı.

Şimdi bir de son MGK kararını, Genel Kurmay açıklamasını ve Başbakan’ın demecini hatırlayalım.

“Fırat Kalkanı harekatı başarıyla son bulmuştur.”

Nerede? Bab’ta...

Oysa Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük “başkomutanı” Recep Tayyip Erdoğan, “ordular ilk hedefiniz Cerablus, ikinci hedefiniz Bab, asıl hedefiniz Minbiç, daha da önemli adımınız Rakka, arkasından Rojava, hemi de Kerkük, Şengal, durmak yok, yola devam, ileri” dememiş miydi?

Demişti.

Şimdi Sur’un bütün Kutoları, Ayşoları, bütün Qırıkları, geçen gün onu Diyarbakır’ın “küçücük” meydanında “atıp tutarken” gördüklerinde, “Atma İrecep, din gardaşıyıx” diye bağırıp, gülüşmekte.

Biz çoktandır yazıyoruz. Başında Erdoğan’ın bulunduğu Türk devleti, Rojava devriminin başladığı ilk günden itibaren, girdiği “Ortadoğu savaşında” yenik düşmüştür. “Kobanê ha düştü, ha düşecek” diye zaferini ilan ettiği gün, Kuzey’de patlayan serhildan ve Kobanê’de tarihi direniş, onun yenilgisinin başlangıcı oldu. Tıpkı Hitler’in yenilgisi nasıl Stalingrad’da başladıysa, tıpkı öyle.

Ve şimdi Bab seferinden yüzü geri dönmek zorunda. Fırat Kalkanı hüsranla sonuçlandı. Ağır asker kayıpları, milyarlarca dolarlık zarar ziyan bir yana, Türk devleti Ortadoğu’daki bütün iddialarını kaybetti.

AKP’li yurttaşların aklı bir türlü bu yenilginin asıl nedenini anlayamıyor. Onlar sanıyorlar ki, “üst akıl” ya da ABD ve AB Türkiye’yi “kıskanıyor”, “üçüncü havaalanına” hasetle bakıyor, Türkiye’nin “büyümesinden”, “güçlenmesinden” korkuyor, o nedenle Tayyip Erdoğan’ı “önlemeye” çalışıyor.

Öyle değil.

Tam tersi.

Tayyip Erdoğan güçlüyken hem ABD, hem AB ve hem de Rusya Türkiye ile can ciğer kuzu sarmasıydı. ABD ve AB Türkiyeyi tüm Ortadoğu için “model ülke” olarak ilan etmişlerdi. Ruslar Türkiye’ye “gaz” veriyor, karşılığında milyonlarca turistle Türk turizmini ihya ediyordu. Ekonomi büyüyor. Türkiye “zenginler kulubünün” toplantılarında baş köşeye oturtuluyordu. AB üyelik müzakerelerinde fasıllar peş peşine açılıyordu. Öyle ki, Türkiye’nin bütün liberalleri onunla birlikteydi. “Ilımlı İslam” adına Gülen Cemaati onun birinci ortağıydı. Kürt sorununda PKK Önderi’nin “çözüm önerilerini” müzakere ediyordu ve Kürdistan’da, PKK’liler tedbirli yaklaşsa da, büyük bir destek kazanmıştı. ‘

Kısaca Erdoğan güçlüyken tarihte hiç bir Türk Hükümetinin görmediği ölçüde Batının ve Doğu’nun ve hatta Arap dünyasının desteğini alıyordu.

Sonra ne oldu?

Ne olacak...Yenildi...

Sadece kendisi yenilse neyse... Ortadoğu’da “Şii kuşağı ile karşı karşıya getirdiği” tüm Sünni halkı da peşinden feci bir yenilgiye sürükledi.

Şu anda ne Irak’ta ve ne de Suriye’de stratejik bakımdan bu ülkelerin kaderinde söz sahibi olmaya aday her hangi bir “Sünni hareketi” yok. Çünkü bu hareket Erdoğan’ın Enverci maceraları sonucunda DAİŞ’in elinde perişan oldu, mücadele edecek ve rol oynayacak olan potansiyel güç DAİŞ’leşti.

Sonuçta Sünni nüfusun politik ve askeri bakımdan “devre dışı” kalması, ABD’yi Şiilerle ittifak kuran Rusya karşısında müttefiksiz bıraktı.

İşte bu gelişmenin sonucunda, ABD ve AB hızla güçlenen “Kürtleri keşfetti” ve NATO üyesi Türkiye’yi Ortadoğu’da işe yaramaz hale getiren “mağlup” Türk devletini bir kenara itti.

Rusya ise geleceğin Suriye’sinde “DAİŞ’leşmiş Sünni”liğe karşı “Sünni ve laik” Kürtleri Alevi Araplığın dayanacağı biricik güç olarak gördü.

Böylece Kürt askeri ve siyasi hareketi, kendi gücüyle dünya devletlerinin desteğini kazandı... Türkiye ise Erdoğan’ın liderliğinde “mağluplar masasına” oturmak zorunda kaldı.

ABD, AB ve Rusya Türk devletini “güçlendiği” için değil, “zayıfladığı” için bu hallere düşürdü.

Kobanê düşmedi ve “Erdoğan rejimi ha düştü, ha düşecek.” Göreceksiniz.